VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > İki hükümdar; iki “farklı”
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İki hükümdar; iki “farklı”

Mağdur askerden mağrur yazara... İskender Pala""dan ""Şah ve Sultan"" edebiyat dünyasına bomba gibi düştü.

Belma Akçura

28 Şubat sürecinde ordudan atılan muhafazakâr Sünni bir yazar İskender Pala... İki darbe arasında ötekileştirilen, hayatı çalınan “mağdur” edilmiş bir asker... Alevi-Sünni kimlikleriyle savaşan bir tarihin de neredeyse hakemi rolünü üstlenmiş gizli ‘mağrur’ yazarı... Dolayısıyla İskender Pala’yı anlamadan yazdıklarını yorumlamak çok mümkün olmayabilir. Bilemiyorum belki de doğru olan dindar oldukları için mağdur edilen insanlar ve onları mağdur eden düşüncenin zihnindeki İslam algısına karşı ‘şiirle’, ‘aşkla’ karşılık veren
bir insandan şüphe duymamak gerektiğidir...

İskender Pala’nın hem asker hem de mağdur olmasının önemi büyüktür; Çünkü sadece haksızlığa uğramış bir askeri değil, bir insanın inançları ve düşünceleri yüzünden nasıl ötekileştirilerek incitilebileceğini öğreniyorsunuz. Ama aynı Pala “Şah ve Sultan”ı yazarken muhafazakar bir Sünni olarak; Alevilere karşı mezhepler savaşında dinsel kimlikle empati yapmanın zorluğunu yaşıyor. Hatta bütün samimiyetiyle bunu kendisi de itiraf ediyor.
Sorun şu ki; ötekileştirilen ve mağdur edilen bir düşünce, bir inanç ya da sizden farklı olanla empati yapmak O’nu ‘anlamak’ başka, bir tarihle yüzleşmek başka bir şeydir. Mezhepler arasında yaşanan ve bugüne kadar uzanan bir çatışmanın tarihini etnik ya da dinsel kimlikler üzerinden yorumlamak çoğu kez çarpıtılmış, kendi gerçekliğinden koparılmış, tarihteki hükümdarların, bugün güç ve iktidarın algılamalarıyla biçimlenmiş bir başka ve yine bizi tartışılır bir gerçeklikle bizi karşı karşıya bırakabilir. Nitekim Pala’nın “Alevilerin önyargılarından kurtulmalarının Sünniler kadar kolay olmadığı şeklindeki düşüncesini de yakın tarihimizde yaşananlar pek doğrulamıyor diye düşünüyorum. Muhafazakar Sünni kimliğiyle mağdur edilen Alevilere tarihten kalma olumsuzlukları yükleyenlerin, siyasi ortamlarda yine Aleviler gibi düşünenler olduğu yönündeki saptamaları ise bu tartışmayı alevlendirecek boyutta...

İnsan elbette yaşadıklarından yaşananlardan farklı sonuçlar çıkartabilir ama burada önemli olan yaşananlardan geriye kalan ne? Yaşanandan geriye bize kalan masum mu? Kabul edilebilir mi? Pala romanında Sultan Selim’in sırtını Sünnilere, Şah İsmail de Kızılbaşlara dayayıp her ikisinin de kendi mezhebinden olmayanlara acımazsızca davranmış ve zulüm etmiş olmaları gerçeğini değiştirmemiş. O’da yaşananları kabul edilebilir bulmuyor ama yüzleşme anlamında muhafazakâr kimliğinden de sıyrılamıyor.

BARIŞ DİLİNİ YAKALAMAK İÇİN KENDİMİ SORGULADIM
Şah ve Sultan’da iki hükümdarın savaşını yorumlarken, “Alevi Sünni çatışmasının temelini atan bu savaş, Türk tarihinin de kırılma noktasıdır” diyorsunuz. Bir Sünni olarak sizin barış dilini yakalamak için Alevilerle ilgili kırılma noktanız ne oldu?

Ben bir Sünni’yim. Sünni zihinlerde Alevilikle ilgili bazı önyargılar mevcuttur. Tıpkı Alevi zihinlerde Sünniler hakkında mevcut olan önyargılar gibi. Bu roman için araştırmalar yaparken anladım ki barış dilini yakalayabilmem için önce kendimdeki anlayışı sorgulamalıydım. Elbette tarihi gerçeklere bakarak... Tarihin satır aralarında dolaşmaya başladıkça bazı ön kabullerin yanlışlığı kendiliğinden ortaya çıkıyor çünkü. Gerçekleri gördükçe karşılıklı hataların nerelerden kaynaklandığını, bunların hepsinin kocaman bir cehaletin eseri olduğunu işte o vakit gördüm. Zihnimde çatışmalar oldu. İlk kez Aleviler hakkında bildiklerimin bilmediklerinden az olduğunu fark ettim ve zihnimdeki kirli önyargıları ayıklamaya başladım. Tarihsel olayların sebepleri üzerinde düşünürken her iki tarafın da gereksiz duyarlılıklara kapıldıklarını, bunlardan bazılarının siyasi olduğunu, siyaseti etkilemek ve kendini haklı göstermek isteyenlerin de inanç ve kültür malzemelerini ortaya sürerek karşısındakini “öteki”leştirdiğini anladım. Bu ötekileşme azınlık olanda travmalara yol açıyor, duyarlılıkları arttırıyor, kinleri büyütüyor ve içine kapanarak kompleksler oluşturuyor... Bu da insanın savrulması demekti. Ben daha önce dayatmalara uğramıştım ve kendi çektiklerimle Alevilerin içinde bulundukları durumu kıyasladım. Çaldıran sahrasında gecelediğim zaman iyice anladım ki her iki tarafın da öteki taraf hakkındaki fikirleri yanlıştı. Yani barış dili orada tamamlandı. Şimdi bütün Alevilerin ve bütün Sünnilerin bu süreci kendi zihninde tamamlaması gerektiğini düşünüyorum.

MEHMET ALİ ERBİL SÜNNİLİĞİ BİLMİYOR

Siz bir röportajınızda Alevilerin fikirlerindeki değişiklikleri, Sünnilerin fikirlerindeki değişikliklerden daha fazla önemsediğinizi bu nedenle kitabınızı özellikle Alevilerin okumasını istediğinizi dile getirdiniz. Bu konuda size bir geri dönüşüm oldu mu? Kitabınıza ilişkin özellikle Alevilerden nasıl tepkiler aldınız?

Bu araştırma bana gösterdi ki; Sünniler Alevilik aleyhtarı kitaplar yazmıyorlar artık. Tarihte yazılmış birkaç kötü yakıştırma onların zihinlerinde slogan olarak çakılı duruyor. Çoğunluk oldukları için de kasıtlı olarak Alevileri kötülemek gibi bir tavır içinde değiller. En azından benim de içinde olduğum muhafazakâr Sünnilerin böyle bir derdi yok. Öte yandan Aleviler tarafından son yıllarda yazılmış kitapların hemen tamamı Sünnilere kin ve nefretle yaklaşıyor ve kötülemekte habbeyi kubbe yapıyorlar. Bir yanda Sünnilik düşüncesinde olan kişilerin Müslüman kimlikleri onların Aleviler hakkında kötü söylemler kullanmalarını inanç esası gereği men ederken Alevilerin dilindeki “Sünni” kavramında bir hedef kayması olduğunu gördüm. Yani bir Alevi “Sünni” dediği vakit kendisi dışındaki herkesi kast ediyor, oysa Sünniliği kendisine kimlik edinen muhafazakârlar Alevileri böyle görmüyorlar. Mesela bir Alevi “Mum Söndü” yaftalamasının karşı hedefine Sünniliği koyuyor ama onları “Mum Söndü” yapmakla itham eden kişilerin (Mesela Mehmet Ali Erbil veya Güner Ümit), Sünnilikle yakından uzaktan bir vicdani bağları bulunmuyor, hatta Sünniliğin ne olduğunu dini terminoloji içinde bilmiyorlar. Yani Alevilere tarihten kalma olumsuzlukları yükleyenler, siyasi ortamlarda yine Aleviler gibi düşünenler. Bunu günümüz ideolojik bakış açısıyla ölçersek Hem Aleviler hem de onlara bu tür yakıştırmaları slogan gibi tekrarlayanlar sol partilerin çatısı altında görüş birliği içindeydiler. Bu durumda Aleviliğin bugün muhafazakâr Sünnilikle bir problemi olmaması lazımdır, bilakis kendisiyle aynı safta yer alan kişilerle problemi olması gerekir. İşte bu da tarihi hakikatleri önce Alevilerin öğrenmesi gerektiğini ortaya çıkıyordu. Sonuçta Sünnilerin (Muhafazakârların) Aleviler hakkında yakışıksız iddialarda bulunmaları onların dini kimliklerinde yer almazken bir Alevi, kendisine yapılan hakaretin bedelini dini terminoloji sosuyla bulandırıp Sünniliğe ödetiyor, “Yezid”likle suçladığı insana bir dini kimlik yakıştırıyor. Sonuçta ben de kitabımı “Sünniler mutlaka okumalı, ama Aleviler okumadan asla” diyorum... Çünkü önyargıları atacaksak, muhafazakâr Sünnilerin bunu kolayca bırakacaklarından zerre kadar şüphem yok. Ama Alevilerin bu önyargılarından kurtulmaları acaba bu kadar kolay olabilir mi? Çünkü onların nefretleri kaç yüz yıldır sürüyor. Yani Alevi Sünni çatışmasının mağduru Aleviler kadar muhafazakâr Sünnilerdir de... Alevilerin bu ayırımı yapmaları, onları ötekileştiren düşüncelerin adreslerini netleştirmeleri, kimin kendilerine “karşı” olduğunu görmeleri gerekiyor.

ÖZGÜRLÜKLERİ DOĞRU KULLANMAK GEREKİR
Kitabınız bazı Alevi kesimleri rahatsız etti. Sizin gerçekte çatışmacı geçmişimizle yüzleşmediğinizi, aksine, sizin iki farklı kimliği Sünni potasında ‘erittiğiniz düşüncesinde olanlar "aynı kültür" ifadenize karşı çıkanlar var.

Bugün bazı Alevileri rahatsız ettiğim gibi bazı Sünnileri de rahatsız ettiğimi biliyorum. Hakikatler ezber bozmaya başladığında kaçınılmaz olarak birileri rahatsız olur. Türkiye’mizde Alevi meselesinin çözülmesini istemeyen Aleviler ve Sünniler olduğu aşikârdır. Eğer bu mesele çözülür, çatışmalarımız ortaklıklara dönüşürse onların oyunları bozulacak, kurdukları tezgâhlar kâr etmeyecektir. Ben tarihteki gerçekleri yazdım. Tarihe bakarken hiç kimseyi aklamak veya karalamaktan yana asla olmadım. Tarihi bir roman yazıyorsanız tarihe sadık kalmanız gerekir. Ama zihninde efsaneler üretenler ve masalları tarih zannedenler elbette bu yazdıklarımdan rahatsız olacaklardı. Bunu baştan biliyordum ve ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamayacağımı, ama tarihin gerçeklerini de herkese anlatmam gerektiğini biliyordum. Kaldı ki bunu anlayan, yaptıklarımı ve yazdıklarımı teşekkürle karşılayan Aleviler, itirazı olanlardan çok. İyi ki de böyle. Çünkü bu ülkede artık kardeş kavgası durmalı.

Ordudan ‘irticacı’ olduğu gerekçesiyle atılan, sivil asker çatışmasını ‘mağdur’ edilmiş dinsel kimliği üzerinden sorgulayan Pala ile Alevi ve Sünni çatışmasını kendi etkin dinsel kimlik algılamalarıyla yorumlayan Pala arasında bir farklılaşma var mı? Yani roman sizin kendinizi de sorgulamanıza yol açtı mı? Farklılaştığınızı düşündüğünüz oldu mu?

Fikirlerimin berraklaşması açısından elbette çok farklılaştım. Burada temel nokta, dayatmaların insanlardaki tezahürleridir. Benim mağdur edilmiş olmam, başka mağduriyetlerin yaşanmaması için mücadele etmemi kolaylaştırıyor. Din, ırk, kültür vb. ne tür dayatma olursa olsun insanlar bundan vareste tutulmalıdır. Devletin görevi budur. Sonuçta her insan, bir defalığına ömür sürüyor. Bu sefer falancanın hatırına böyle yaşayayım da bir dahaki ömrümü gönlüme göre yaşarım deme lüksümüz yok. O halde özgürlüklerimizi hangi alanda olursa olsun-doğru ve yerinde kullanmak temel insani hakkımızdır. Bu hakkı kullanırken başkalarının özgürlüklerine göre tavır almaktan gayrı bir kısıtlama asla kabul edilemez. Ben bu mücadeleyi veriyorum. Aleviler için verdiğim mücadeleyi mağdur edilmiş herkes için eşit tutuyorum. Kürt kimliğinin kabulü veya başörtüsü de benim için aynıdır.

SÜNNİ OTORİTE ALEVİLERE BASKI UYGULAMIYOR

Sizinle yapılan hemen bütün söyleşilerde “Muhafazakâr Sünni yazar” kimliğiniz öne çıkartılıyor. Siz de Alevileri anlatırken sürekli olarak otoritenin ‘sahibi’ duygusuyla satır aralarına sıkışmış bazı tanımlamalarda bulunuyorsunuz. Oysa yüzleşmek farklılıkları olduğu gibi kabul etmek değilse nedir?

Hiç şüphesiz ben farklılıklarımızla var olmaktan yanayım. Çünkü kültürlerin çatışma noktasında dünya zaten yeterince kaos içinde. Bu yüzden her ülkenin kendi kültür faklılıklarını zenginlik olarak algılaması, menfaati icabıdır. Öte yandan Sünni otorite Alevilere eskisi gibi yaptırım falan da uygulamıyor. Bilakis gönlünü almak, eski duyarlılıkları unutmak, farklılığını kabul etmek, kısacası kucaklaşmak istiyor. Bunun bir zorlama ile de yapmıyor üstelik iyi niyetini gösteriyor. Bunun olumlu neticelenebilmesi için bence Alevilerin kendi aralarında birlik sağlamaları şart. Asıl problem, sanırım burada düğümleniyor. Ülkemizdeki Aleviler artık tek bünye değiller ve makasın uçları gibi Ateizme varan bir Şaman kültürünü benimsemiş bir Alevilik yanında oruç tutan bir muhafazakâr Alevilik de mevcut. Sünni irade bunların hangisiyle mutabakat sağlasa diğeri buna itiraz etmeye hazır bekliyor. Dedim ya, bu açılımda bir mutabakat olacaksa iki taraf da birbirinin tarihsel süreçteki hatalarından kurtulacak sadakati göstermeleri gerekir.

Din dersinin mecbur tutulmasından yanayım

Türkiye’de hâlâ bütün dinleri baskı altında tutan, kontrol eden, yönlendiren bir irade var. On yılda bir kriz yaratan bir ‘mum söndü’ önyargısında densizliğinde ısrarcı olanlar var. İbadethanesi kabul edilmeyen, Alevi çocuğuna okulda kendi inancı öğretmeme kararlılığında olan, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını isteyen Alevileri ise çocuk gibi azarlayan bakanlar var... Bunlar olmadı olmuyor diyemezsiniz?

Ben din derslerinin mecburi tutulmasından ve bu mecburiyetin Alevi vatandaşlar için de kendi öğretileri doğrultusunda mecbur olmasından yanayım. Yani din dersi mecburi olur, öğrencilerden isteyen Alevi din dersine, isteyen Sünni din dersine girer. Ama din eğitiminin insan üzerindeki olumlu yaptırımlarından kaçmamak gerekir. Din dersini ortadan tamamen kaldırıp benim çocuğumun (ki ben devletin çocuğuma din eğitimi vermesini istiyorum-) din eğitimi hakkını da elinden almak doğru değildir. Kaldı ki din artık vicdanın da göstergesidir.
11 Eylül’den sonra da ne kadar vicdanlarda otorite kurmuş bir din anlayışına muhtaç olduğumuz anlaşılmıştır.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163