VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Temmuz 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > İlk tatilin kumda bıraktığı ayak izleri
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İlk tatilin kumda bıraktığı ayak izleri

İlkler önemlidir, iz bırakır. Hele hele söz konusu tatilse. Fotoğraf albümlerindeki siyah beyaz fotoğrafla ya da saklanan küçük bir mayoyla anımsanabilir. Peki yazarların ilk tatilleri? Onlar nasıl hatırlıyor o ilk “geçici yer değişikliklerini”?

HABER:İPEK CEYLAN ÜNALAN





CANAN TAN/ İzmir ve Piraye

İnsanı derinden etkileyen seyahatler vardır. Sevdiklerinizle paylaştığınız keyifli dakikalar, gezilip görülen ilginç yerlerin belleğinizdeki ve ruhunuzdaki saltanatı, evinize döndükten sonra bile hükmünü sürdürebilir. Bir sonraki seyahate kadar! Yeni tatil programı bir öncekini ezer, siler ya da en azından geri plana iter. Ama benim belleğime kazınmış öyle bir tatil var ki, aradan onlarca yıl geçmesine karşın, diriliğinden hiçbir şey kaybetmedi ve bendeki değerini hep korudu. Çünkü gezilip görülen yerlerin ötesinde, yaşamımı yönlendirecek, kişilik yapımın şekillenmesinde büyük bir rol oynayacak, çok özel bir seyahatti o... İlkokul ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçtiğim yılın yaz tatiliydi. Ankara’da yaşıyorduk. O zamanlar tatil denince İstanbul’a giderdi Ankaralılar. Babam, “Bu yaz İzmir’e, İzmir Fuarı‘na gidiyoruz” dediğinde sevinçten havalara uçmuştum. “Teyzemde kalacağız” demişti babam. “Piraye’de.” Babamın, teyzesine yalnızca “Piraye” demesini yadırgamıştım. Ama ilk karşılaşmada ona hak verdim. Piraye Teyze, babamdan yalnızca iki yaş büyüktü ve en az on yaş daha genç görünüyordu. Görür görmez vurulmuştum ona! Çok güzeldi. Omuzlarına dalga dalga dökülen kumral saçları, duru beyaz teni, incecik dal gibi bedeniyle, gazetelerde fotoğraflarını gördüğüm güzellik kraliçelerine benziyordu. Ama ben en çok, yüzünün ayrılmaz bir parçası gibi duran o sıcacık gülüşünü seviyordum Piraye’nin. Evet, ben de babam gibi “Piraye” diye hitap ediyordum artık. O öyle istemişti. NATO’da çalışıyordu Piraye. Kaymakam kızıydı, iyi bir eğitim almıştı ve birkaç dil biliyordu. Daha önce gördüğüm hiçbir kadına benzemiyordu. Giyim tarzı da farklıydı. Kolsuzdu elbiseleri, askılıydı; uçuşan kelebek kanatları gibi üfül üfül, uçuş uçuştu etekleri. Billur gibi sesiyle şarkılar söylüyor, çın çın kahkahalar atıyordu. “İzmir’i çok seveceksiniz” diyordu. “Böyle şehir dünya üzerinde yok!” İnciraltı‘na götürdü bizi, Çeşme’nin altın kumlu plajlarına. Denizden çıkınca saçlarımı örüyordu annem. Bir keresinde, “Serbest bırak saçlarını, özgür kalsınlar” diyerek örüklerimi çözdü Piraye. (O günden sonra hiç örmedim saçlarımı, özgür kaldılar.) İzmir Fuarı akşam mekânımız olmuştu. O zamanlar gazinolar vardı fuarda. Yabancı ülkelerin pavyonları, lunapark... Lunaparktan çıktığımız bir gece, pamuk helvacıya takıldı gözüm. “Gecenin bu saatinde... Dişlerin çürür” diye karşı çıktı annem. Duymazdan geldi Piraye. Bir bana, bir kendine. Yaramazlık yapan çocuklar gibi, alçak bir duvarın üzerine oturduk, ağzımıza yüzümüze bulaşmasına aldırmadan yedik helvalarımızı. (Hâlâ çok severim pamuk helvayı. Geçtiğimiz yaz İzmir Fuarı‘nda gene alçak ve kimselerin beni göremeyeceği bir duvarın üzerinde, ama bu kez tek başıma -kocam bu tür çocukça eylemlerden pek hoşlanmaz-yedim pamuk helvamı.) Bu yaşa kadar edindiğim deneyimler, kız çocuklarının hayranlık duydukları hemcinslerine öykündüklerini gösteriyor. “Rol model” ya da “idol” diyorlar şimdilerde. Evet, Piraye de benim örnek kadınımdı. Bir daha hiç görmedim onu. Görevli olarak Almanya’ya gitti, oraya yerleşti. Ve orada vefat etti. Ama bendeki izleri asla silinmedi. Öyle ki, ilk romanımı yazmaya koyulurken, başkahramanımın adı çoktan belliydi: Piraye! Özgüvenli, kişilikli, özgürlükçü Piraye’m benim... Yanı sıra İzmir... Eğer o yaz tatil için bir başka yere gitmiş olsaydık, ne Piraye’yi tanıyacaktım, ne de Piraye’li bir İzmir’i...

MARİO LEVI / İlk fotoğraflarım

İzmir’e gitmiştik. O zamanlar 11-12 yaşlarındaydım. İzmir Kordon’daki İzmir Palas Otel’inde kalmıştık. Otel İzmir’in en güzel otellerindendi. Hemen altında İzmir’in ünlü balık restaurantlarından Deniz Restaurant vardı. Orada ailece balık yemiştik. Yaşadığım şehirden uzaklaşarak farklı bir şehre ilk kez gitmiştim. Gittiğimiz her yer geçtiğimiz her sokak zihnimde yer ediyor, İzmir’i tanımama ve sevmeme neden oluyordu. Hiç unutmam yanımda fotoğraf makinem vardı. Onlarca fotoğraf çekmiştim. İlk tatilimden aklımda kalanlar 1970’li yılların güzel İzmir’i ve Kordon’un eşsiz güzelliği....

ONUR CAYMAZ/ Bir kıvılcım maziyi derinleştiriyor

Ailemle birlikte gittiğimiz ilk yerin Gemlik’e bağlı Kumla. Altmış yetmiş basamaklı merdivenler varmış, dayım söylerdi, gençmiş o zamanlar iyice, beni kucağında taşırmış, üç dört yaşlarında olmalıyım. Daha net hatırladığımsa, Tekirdağ - Silivri arasında, Gümüşyaka diye bir yerde birkaç aylığına kiraladığımız yazlık ev. On iki on üç yaşında olmalıyım, 88 - 89 yılı... Sitenin adını bile hatırladım şimdi: “Kaptanlar Sitesi”. İlk aşk, sivrisinekler, başka çocukların bisikletleri, deniz, kabuk bağlamış yaralar, deniz tuzuyla kollara kazınmış harfler, Nâzım Hikmet’ten şiirler, babamın oradan buradan sürekli akrabalar, mangal sefaları, sadece sefalar... Çoğunlukla hatırlanabilecek şey akla gelmiyor dedim ama bir kıvılcım maziyi derinleştiriyor. Dansa davet oyunundaki şarkıları, sadece cumartesi pazar yazlığa gelebilen babamın, balkonun çıplak ampulü altındaki rakı bardağını, tabağında kalmış karpuz çekirdeklerini anımsıyorum. Bir de annemin gölgesini. Her şey belli belirsiz, özlenecek kadar güzel ve yalnız şimdi. Gemlik’miş, Silivri’ymiş; hep merkeze yakın yerler işte...

MENEKŞE TOPRAK/ Aylardan temmuzdu
hatırladığımsa toplu bir sevinç

Almanya’da okul dışında, ancak büyüklerin ve yağmurların izin verdiği oranda oyun sahamız olabilen parklardan ve ev içindeki tekil oyunlardan sonra, Kayseri’ye bağlı Sarız ilçesinde, dedemin evindeyiz. Aslında çocukluğumda bütün ailenin bir araya gelebildiği rutin temmuz aylarından biri bu. On yaşımda olmalıyım. Bizim gibi uzaklardan gelmiş yaşıtımız bir sürü kuzen, başka akraba ve komşu çocukları. Annemin tedirgin bakışları, sakın geç kalma gibi direktifleri yok burada. Her gün bir başka düğün var ilçede yahut yarım saat uzaklıktaki köyümüzde. Köy temmuz sıcağına rağmen püfür püfür, bir yayla esintisi altında. Büyük şehirlerden gelmiş üniversiteli ablalar, ağabeyler... Akşamları gökyüzünde sapsarı bir tas gibi kıpırdayan ayın ışığı altında, insan boyu uzunluğundaki otların arasında saklambaç oynuyoruz. Bir evin geniş salonunda toplanmışız; üniversiteli bir delikanlının bağlamasına eşlik eden genç kızların sesleri çınlıyor kulağımda. Yine aynı, belki de bambaşka bir mecliste büyüklerin birer masal gibi anlattığı eski hikâyeler. Evinden ayrılan bir gelinin gözyaşları sevinç mi yoksa derin bir kederin dışavurumu mu, bilmiyorum. Her şey bir oyun gibi. Dünyayı çocuk aklıyla daha da genişleten bir sevinç. Ne dedemizin evinin sundurmasına konmuş siyah beyaz televizyonun karşısındaki akşam yemekleri ne ay ışığının altındaki saklambaç oyunları ne de topluca dinlenmiş bir bağlamanın ya da anlatılan bir hikâyenin hatırası çıkmış aklımda. Aşk gibi bir şey olmalı bu, toplu bir sevincin, güvenin çocuk kalbindeki tezahürü yahut.


ARET VARTANYAN/ Lefter’li tatillerim
Benim için çocukluğumda tatil demek, Büyükada demek. Bütün kış hasretle beklenen, okulların kapanmasından açılmasına kadar süren İstanbul’un yanı başında başka bir hayat...
Okulların kapanmasına bir iki hafta kala kışlık evden yazlığa gidecek eşyalar, örtülerle sarılmaya, kolilere konmaya başlar sonrasında da taşıma motorlarıyla kumluk limanına bırakılırdı. Annem, anneannemle hepimizden önce adaya çıkar, evi temizler, ailenin geri kalanlarının gelebileceği hale getirirlerdi. Adaya getirilen eşyaların at arabalarıyla evlere taşınması öncesi yaşanan ücret pazarlığına birkaç kez denk gelmiştim ve nedense çocuk halimle çok eğlendirici gelmişti. Benim için çocukluğumdaki yaz tatilinin önemli bir sembolü, dedemle oturup saatlerce sohbet ederken bana nasihatlerde bulunan bazen de fırçalayan efsane futbolcu Lefter... Onunla birlikte yitirdiğim büyüklerim, onların arkadaşları bir yanda, aldığı göçle, silinen simalarıyla, değişen çehresiyle Büyükada’ya bugün baktığımda çocukluğumun yaz tatilini özlemle anarken, biraz da hüzünleniyorum.

AZRA KOHEN/ Zihnimi hayata uyandıran köy

İlkokuldaydım. Trafik kazası nedeniyle girdiğim komadan çıkalı iki sene olmuştu, iki ameliyattan sonra hâlâ koltuk değneklerim vardı. Annem çaresizdi, toparlanmam umuduyla beni fındık hasadında Kutluca ’ya göndermişti. Ormanın içindeki uçurumun Indiana Jones tadında, o zamanlar sadece bir iki traktör görmüş yolundan köye ulaştığımızda büyülenmiştim ama sadece birkaç saat. Köy yollarında yürüyebilmek için koltuk değneklerimle boğuşmama, yumurta toplarken köyün en kabadayı horozunun saldırısıyla yalağa düşmem eklenince ikinci gün annemi özledim! Telefona ulaşmak için o Indiana Jones yolunu aşmak şarttı. Ertesi sabah beni bir ata bindirdiler, büyük kuzinimle çıktık yola. Can sıkıntısına dönüşen yaz tatili aslında o atın üstünde hayatımın tatiline dönüşecekti. Ne mi oldu? Hiçbir şey olmadı, sadece fark ettim. Zihnim uyandı. Neye?... Hayata. Yolda yaşadıklarımız muhteşemdi. İçimdeki yetersizlik hissi doğayı fark edişimle dindi. Sakinliğime kendim bile şaşırarak konuşurken annemle, karar verdim: Keşfedecektim! Yıllar geçti ama Kutluca ’nın eşsizliği hiç değişmedi. Bugün, yürüyemeyecek, yürüse bile topallamak zorunda olacak birinden havalarda sıçrayıp koşabilen birine dönüşebildiysem, Kutluca sayesindedir. Vazgeçmemeye uyandığım yerdir.

GÜNDÜZ VASSAF/ Las Vegas’ın öğle sıcağı

Yolculuklarımızdan kartpostallar var aklımda. Ve karmaşık duygular. Almanya’da trendeyim. Kompartmanda İsveçli turist rehberi. “İnsanlar tatile çıktıklarında arkada bıraktıkları sandıkları problemlerini yanlarında taşır” demişti. Tatil sonrası tatil gerektiğine inananlardanım. Tatillerde iyi vakit geçirme siparişlerimiz iflasa mahkum. Tek başlarına kalamayacaklarından çocuklarını yanlarında taşıyanların onlara çektirdikleri ızdırabı düşünsenize. Benim için öyle olmadı. Annem-babam her fırsatta bana bir yerleri göstermek istediler.
Öylesine anlar geliyor aklıma. Gözlem vagonunun duvarları şeffaf olan bir trenle boydan boya Amerika’yı geçişimizde umutlu bir sabırla beklediğim at sırtında kızılderileleri görebileceğimin heyecanı, Las Vegas’ta bir öğle sıcağında babam etrafı kollarken, annemin beni gizlice Sahara Oteli’nin kumar salonuna soktuğu ve ayaklarımın ucuna basarak tek kollu makinelerde oynayışımı, Disneyland’da eğlence sanayiinin hayallerimi zapt edip kapana sıkıştırmasını... Seyahatimiz, yaz tatili için geldiğimiz Boston’dan başlamıştı. 11 yaşımda şehrin en eski kilisesinin kapısındayız.
Annemin ses tonunda hayal kırıklığı. “Oğlum, neden?” diyor. Camiye zaten girmişliğim yokt. Tutturdum kiliseye girmem diye. Geçen sene, aynı kilisenin önünden geçiyordum. Annemi, 50 küsur yıl önce kırmış olabilmemin duygusu sarıp sarmaladı. Hem anısına hem de meraktan içeri girdim. Biletli. Basın kartımı gösterdim. Nazikçe, ama belli belirsiz bir kınama tonuyla, “%10 tenzilat yapabiliriz,” dediler. Gene girmedim. Tanrının evi olduğunu iddia ettikleri ibadet yerlerine girebilmek için hiç para verilir mi? Bu yazıyı yazarken kiliseye sanal bir ziyarette bulundum. Trinity Church 1885’de Amerikalı mimarlarca ülkenin en önemli binası seçilmiş. Hala ilk onda. Kapılarını Yahudi ve Müslümanlar için ibadete açtığı da olmuş.

NUR İÇÖZÜ/ Eskiden tatil mi vardı?

Bu gün kollarını açmış denize doğru koşan küçük bir kız gördüm. Çok özlediği bir yakınını kucaklayacakmış gibiydi. O ben miydim, ben mi oydum bir an uzun yıllar öncesine gittim.
Çocukken günler ne kadar da ağır geçer. Sabah ile akşam arasına bin bir türlü oyun sığdırır çocuklar. Hele benim çocukluk çağımda kapı önlerinde, birkaç sokak ötedeki boş bir arsada, hemen yanı başımızdaki kum ambarında oynadığımız oyunlar hiç unutulur mu? Yaşamımın en sorumsuz, en sorunsuz günleri gözlerimin önünden bir bir geçince o günlerde “tatil” sözcüğünün lugatımızda hiç yeri olmadığını şaşkınlıkla fark ediyorum.
Ve tatile benzer kısa bir dönemin büyük amcamın Heybeliada’da kiraladığı, yazlığının iki minik odasının arasında geçtiğini söyleyebilirim. Sanırım altı yaşlarındayım. Amcamın çocukları yok. Yengemin sevecen ama bir o kadar da otoriter ev sahipliği geliyor hemen aklıma. Çevremde hep eş dost ahbap... Dedeler, nineler, komşular... Belli belirsiz sisli bir görüntü!
Komşulardan biri denize gittikleri bir gün beni de yanlarına almasa, ada sularında yüzmem bile olanaksız.
Oysa ben, yaz günlerinde Bakırköy’deki evimizin iki adım uzağındaki denize koşa koşa hatta bazen yalnız başıma gitmeye alışkınım. Annem önden giden komşuların bana sahip çıkacaklarını bildiğinden olsa gerek, hiç çekinmeden elleriyle diktiği mayomu üstüme geçirip salıverir peşlerine. Deniz; Yaşamımın olmazsa olmazı. “Tatil” mi dediniz? Eskiden tatil mi vardı?

BARIŞ MÜSTECAPLIOĞLU/Fabrikada başlayan tatil

Ben çocukken Kocaeli’nin can damarı olan SEKA Kâğıt Fabrikası, ailemle çıktığım ilk tatilin de başlangıç noktası olmuştu. SEKA’nın Sapanca Gölü‘nün kenarında, tüm çalışanların dönüşümlü olarak kalabildikleri harika bir yaz kampı vardı. Gölün çevresine kurulu ahşap kulübelerden oluşan kampa, diğer çalışanların aileleriyle birlikte doluştuğumuz bir servis otobüsüyle gitmiştik. SEKA Kampı‘nda ailemle yaptığım ilk tatilin her günü ayrı bir maceraydı. Sabahları göldeki nilüferlerin üstünde konser veren kurbağaların sesleriyle uyanırdım. Geceleri cırcır böceklerini dinleyerek rengârenk rüyalara dalardım. Komşu kulübelerdeki yaşıtlarımla kurduğum arkadaşlıklar, birlikte kamptan kaçıp ormanda kayboluşumuz …Yüzme öğrenmeye çalışırken, gölde yüzen ağabeyimi bir süper kahramanmış gibi gıpta ile seyretmem, göldeki su yılanlarına dair öyküleri korkuyla dinlemem...
Açık hava sinemasının tahta sıraları üzerinde battaniyelere sarınıp, o efsunlu ortamda bana muhteşem sanat eserleri gibi gelen B sınıfı filmleri seyredişimiz. SEKA Kâğıt Fabrikası ile birlikte, ne yazık ki SEKA Kampı da tarih oldu, ama çocukluğumun o en güzel anları aklımdan hiç silinmeyecek. Ne zaman bir açık hava sineması görsem, o minik, tahta kulübeleri ve kurbağaların şarkılarını özlemle yâd edeceğim.

Paylaş