VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2015 Perşembe | Anasayfa > Haberler > İmparator’un görkemli girişine ve gafa dair
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İmparator’un görkemli girişine ve gafa dair

Zülfü Livaneli yeni romanı “Konstantiniyye Oteli”nde Türkiye’nin bir panoramasını çiziyor. Konusu İstanbul’da geçen roman, 2014 yılının son günlerinde başlıyor. Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli’nin açılışı ve erken bir yılbaşı kutlaması yapılmaktadır. Böylece İstanbul’un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet’teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan bu otelde bir araya gelir. İşte otelin açılışından bir bölüm:



"İmparator iriyarı bir adam. Kafası, omuzları, elleri, ayakları, ağzı, burnu, her yeri çok büyük; bilekleri kalın, bakışları haşin. Çehov’un, bu dünyada küçücük bir yer işgal ettiği için amirinin karşısında ezilip büzülen, yok olmaya çalışan küçük memur karakterlerinin aksine, bu adam yeryüzünde iki üç insanoğlu kadar yer kapladığı için çevresine ha patlattı ha patlatacakmış gibi tehdit edici bir hava yayıyor.

Böyle iri adamların Türk dünyasında korkuyla karışık bir saygı uyandırdığını bilen Zehra bu da hayatını Türkler hakkında gözlem yapmaya harcayan Emre’nin “yemek buldun ye, dayak gördün kaç” teorisini doğrulayan bir şey adamın çevresinde oluşan saygı halesinin, herkesi dövebilecek olmasından mı, kapladığı hacmin ürkütücülüğünden mi, yoksa para gücünden mi olduğunu kestiremiyor ama İmparator’un salona, süet smokin içinde müthiş bir görkemle girdiği kesin bu arada Zehra hayatında ilk kez süet smokin görüp, bunun çok komik olduğunu düşünüyor. Ergun Bey abartılı sayılabilecek kadar zarif bir biçimde İmparator’un elini sıkıyor, onu görmekten ne kadar memnun olduğunu söylüyor. Bu sırada denildiği gibi bir kameraman ordusu görüntü alabilmek için birbirinin üstüne tırmanmakta. İmparator’un arkasında en az on beş kişilik maiyeti var. Tam yanında da görenlerin ağzını açık bırakan, düşlerden fırlamışa benzeyen sarışın bir kız duruyor. Kuzeyli sarışın ırkla Asyalı ırkın birleşiminden özellikle elmacık kemiklerinden anlaşılıyor bu doğmuş bir tanrıça görüntüsü herkesi sarsıyor. İmparator onu Ergun Bey’e ve elini sıktığı Elmas Hanım’a “Tanya” diye tanıştırıyor.

“Moskva’dan” Moskova değil de Rusların söylediği gibi Moskva! diyor, sonra da, “kendisi bizim hanım sayılır” diye bir açıklama daha yapıyor. Türkçeyi koyu bir Orta Asya aksanıyla ama kusursuz konuşuyor. Ergun Bey’le Elmas Hanım bakışıyorlar; belli ki İmparator metresini getirmiş oraya, yapacak bir şey yok. İmparator’a karşı koymak ne mümkün! Adam da, kız da onlara en az yirmi santim yukarıdan bakıyorlar zaten. Hatta kız yüksek topukların üstünde İmparator’dan daha da uzun. Ayrı dünyadan gelmiş yaratıklar gibi ikisi de. Salon sessizliğe gömülmüş, bu görkemli konukları izliyor. Normalde bu kadar güzel bir kızın varlığından rahatsız olan diğer kadınlar gözlerini ondan alamasalar da onun medeni halini bahane ederek saldırıda bulunur, böylece Tanrı’nın adaletsizliğinin intikamını almış ve kızı aşağılamış olurlar ama bu durumda böyle davranmaları mümkün değil.

Olsa olsa kuzeylilerin çok güzel bir ırk olduğu ama çabuk bozuldukları, kırk yaşından sonra yüzlerine bakılmaz hale geldiği söylentilerine sığınabilirler yüreklerini soğutmak için. Bir süre sonra Ergun Bey Tanya’nın elini alıp nazik bir hareketle dudaklarına götürüyor ama Eton mezunu bütün görgülü insanların yapacağı gibi değdirmeden bırakıyor; çok memnun olduğunu belirtiyor İngilizce olarak. Elmas Hanım da kızın elini sıkıyor. Tanya bütün bunlara hafif bir reveransla karşılık veriyor; uzun bacaklarını hafifçe büküyor, yüzünde kibar ama gizemli bir gülümsemeyle onları selamlıyor.

Sonra iki yana açılan kalabalığın arasından geçerek yemek salonuna gidiyorlar, onları hayranlıkla izleyen insanlar da peşlerine takılıyor. Tam bu sırada Dvoøák müziği patlıyor kulaklarda: Yeni Dünya Senfonisi, imparatorlara yaraşan bir müzik. Zehra içinden, aferin Emre diyor ama yine de, keşke bir zıpırlık yapmasa diye düşünmeden edemiyor. Yemek salonu çok zevkli bir biçimde hazırlanmış. Yuvarlak masaların üstünde taze çiçeklerden yapılmış, kokularıyla ferahlık veren süsler, beyaz kolalı örtüler, peçeteler, gümüş altlıklar, en iyi kalite porselenler, gümüş çatal bıçak takımları, kesme kristal kadehler var; yani kusursuz bir yemek daveti için her şey hazır: şık bir sahne, kürsü, mikrofon, yumuşak, göz almayan ışıklar, iyi eğitilmiş, sessizce oradan oraya koşturan garsonlar...

Zehra bir çırpıda her şeyi gözden geçiriveriyor; şimdilik bir aksaklık yok. Bu arada Ergun Bey İmparator’u ve Tanya’yı sahnenin tam karşısındaki 1 numaralı masaya buyur ediyor. İmparator, Ergun Bey, Tanya, ona “buyur şekerim” diyen Elmas Hanım, Amerikan büyükelçisi, eşi, Ortodoks patriği ve İstanbul’un önünde ceket iliklediği birkaç önemli işadamı da 1 numaralı masada yerlerini alıyorlar.

1 NUMARALI MASA

Hepsinin yüzünde kibar bir gülümseme var. Tam o sırada Zehra, Elmas Hanım’ın kendisine işaret ettiğini görüp yanına gidiyor, ona doğru eğiliyor. Elmas Hanım kulağına, “Zehracım, şu konuşmanın İngilizcesini düzeltsene” diyor. “Konuşma sayın Bay ve Bayan Hamzatbekov diye başlıyordu ama belli ki adamın yanındaki karısı değil. Ne diyeceğimi bilemedim. Bir bakıver kızım.” Zehra konuşmanın yazılı olduğu kâğıdı alıp bir köşeye çekiliyor. Bay ve Bayan Hamzatbekov adının üstünü çizip “Our dear guests Mr. Hamzatbekov and Miss Tanya” yazıyor. Kâğıdı Elmas Hanım’a geri götürüp konukların anlamasına fırsat vermeden örtünün altından aydırıveriyor. Kadın gözucuyla kâğıda bakıyor, tamam diye başını sallıyor. Bu arada diğer konuklar da adlarının yazılı lduğu masalara oturmuşlar, yemeğin başlamasını bekliyorlar.
Kimse gözlerini 1 numaralı masadan alamıyor. Kendi aralarında konuşurken bile o masaya bakıyorlar. Zaten o masa hakkında konuştukları da kesin. Zehra’nın duyarlı kulaklarına, “Bu dev, o kızcağızın pestilini çıkarır yatakta be” di. yen bir kadın sesi geliyor.

Ardından gülüşüyorlar. Belli ki konuklar arasında cinsel fanteziler almış yürümüş. Eee, İstanbul bu. Cinselliğin konuşulmadığı masa olur mu hiç!

Parlak mor ceketli, saçları jöleli yakışıklı sunucu da tam o sırada çıkıyor sahneye. Aşırı özenli Ankara Devlet Tiyatrosu telaffuzu ve bariton sesiyle, “Hanımefendiler, beyefendiler hoş geldiniiiiiiiz, sefalar getirdiniiiizzz” diyor ve salondakiler tarafından alkışlanıyor. Emre son anda, bir kreşendoyla yükselen sese acayip bir eko yüklemiş olmalı ki, “diniz, diniz niz niz niz” diye yankılanıyor ses. Sunucu, “Şimdi konuşmasını yapmak üzere zarif ev sahibemiz sayın Elmas Bereket Hanımefendi’yi sahneye davet ediyorum” dediğinde Elmas Hanım, ancak yakından tanıyanların anlayabileceği bir telaşla yerinden kalkıyor, alkışlar arasında sahneye çıkıyor, sunucu iki basamak yükseklikteki sahneden uzanıp hanımefendinin elini tutuyor, onu kürsüye götürüyor.

Elmas Hanım dar eteğinden dolayı yan yan çıkıyor basamakları. Sonra utangaç bir gülümsemeyle elindeki kâğıtları kürsüye yayıyor, gözlüğünün üstünden salona bakıyor; konuşmaya hazırlanan her Türk’ün yaptığı gibi mikrofon başlığına birkaç kez küt küt diye vuruyor.

Bu seslerle mikrofonun açık olduğuna kanaat getirdikten sonra en başta Patrik Hazretleri’ne, İmparator’a, sonra Miss Tanya’ya, Amerikan büyükelçisi ve saygıdeğer eşine, hanımefendilere, beyefendilere, sevgili dostlarına hoş geldiniz demek istediğini belirtiyor. Onları burada görmekten, değerli eşiyle kendisinin büyük bir onur duyduklarını, bu muazzam otelin açılış davetinde buluşmanın yarattığı heyecanı anlatıyor.

Fatih’lerin, Kanuni Süleyman’ların sarayına ve muhteşem camilere bu kadar yakın bir yerde, İstanbul’un tarihi kalbinde bulunmanın ne büyük bir mucize olduğunu sayıp döküyor. Bu arada Zehra sessizce bütün kelimeleri Elmas Hanım’la birlikte tekrar ediyor. Çünkü günler öncesinden, Emre’nin acımasız alaylarına katlan Hanım, çok şükür kazasız belasız konuşmayı bitirip bu sefer telaffuz etmekte epey zorlanarak İngilizce konuşmaya başlıyor. Kâğıdı yaklaştırarak tane tane, yine aynı kişilere teşekkür ediyor, hoş geldiniz diyor. Eh fena da götürmüyor doğrusu.

Büyükelçiye his excellency demeyi bile kıvırıyor ama ah o Süleyman bölümü yok mu, ah o Kanuni bölümü? Olmaz olaydı! Oraya gelir gelmez öyle bir şey yapıyor ki, Zehra o ismi yazdığına yazacağına bin pişman olup yerin dibine geçiyor. Elmas Hanım, “Süleyman the law maker”ı, “Süleyman the love maker” diye telaffuz ettiği anda, kendisi koskoca padişahı kanunilikten bir seks makinesine indirgediğini fark etmemiş olsa bile salonda bir kahkaha patlıyor, Amerikan büyükelçisinin karısı kendini tutamayıp içkisini püskürtürken kıpkırmızı kesiliyor. Zehra, Ergun Bey’in yüzünde korkunç bir küçümseme ve neredeyse nefret diyebileceği bir ifade görüyor. Zavallı Elmas Hanım konuşmasını apar topar bitirip iniyor. Masaya döndüğü zaman, elini sıkıp tebrik eden, sonra da sandalyesini tutan büyükelçinin şefkatiyle sarılıp sarmalanarak yerine oturtuluyor. Kadının yüzünde bir panik ifadesi görüyor Zehra. Onun çok acı çektiğini düşünüyor ama bu sırada o acıyı artıran bir şey daha oluyor. Herkesin kulak tozunda patlayacak kadar yüksek biçimde bir mehter marşı duyuluyor salonda: “Ceddin deden, neslin baban / Hep kahraman Türk milleti / Pek çok zaman vermiştiler / Dünyaya şan...” Emre’nin bu zıpırlığı Zehra’yı iyice kızdırıyor.

“Zalimlik bu” diye düşünüyor. Zaten perişan olmuş kadını daha da rezil etmeye çalışmak insafsızlık değil mi? Tam içeri haber gönderecekken, sanki kendisini duymuş gibi sonradan yazıldığı ve uyduruk olduğu belli mehter marşını kesiyor.

Belki de bulunduğu bölmeden Zehra’nın yüzündeki hoşnutsuzluğu gördü. Kimse onu göremez ama o, tercümanların kullandığı camlı kabinden her şeyi izleyebilir. Aynen istediği gibi. Bu sırada Amerikan büyükelçisi sahneye çıkıp Türkçe bir konuşma yapıyor. Kırık dökük bir Türkçe bile olsa izleyicilerin çok hoşuna gidiyor bu. Sonuçta koskoca Amerika’nın koskoca büyükelçisi, boru değil. Türkçe konuşuyor. Ne büyük onur, ne büyük onur!

Büyükelçi, Başkan Obama’nın ilk yurtdışı gezisinde ziyaret edip hayran kaldığı caminin bu kadar yakınındaki bu görkemli otelde bulunmanın tarihi önemini vurguluyor ama herhalde kibarlığından diye düşünüyor Zehra o caminin önünde eskiden Roma hipodromunun bulunduğunu söylemiyor.

Ne de olsa diplomat tabii. Türklerin, bu şehri kurmadıklarını, zapt ettiklerini sürekli olarak hatırlatmak ister gibi, fethin bilmem kaçıncı yıldönümünü kutlamaya çok meraklı olduklarını biliyor. Binlerce yıllık İstanbul’un tarihini fetihle başlatıyorlar. Büyükelçi alkışlar arasında sahneden indikten sonra, mor ceketli sunucu yine çıkıyor ve daha eğlence başlamadığı halde yanlış bir yerde, “Hanımefendiler, beyefendiler eğleniyor muyuuuuuz?” diye soruyor. Hınzır Emre bu soruyu da “muyuz muyuz uyuz muyuz uyuz uyuz” haline dönüştürüyor. Sonra sunucu durumu toparlıyor ve gecenin en önemli anına geldiklerini belirterek, Kazakistan’dan İmparator lakaplı petrol, doğalgaz, alüminyum ve daha birçok şeyin imparatoru işadamı Sayın Gaydar Rustemoviç Hamzatbekov’u ve bu oteli onunla birlikte yapmaktan onur duyan ortağı, Türkiye’nin imparatoru Ergun Bereket Beyefendi’yi sahneye davet ettiğini duyuruyor."

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam