VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Temmuz 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > İnanç içsel bir arayıştır
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnanç içsel bir arayıştır

Elif Şafak’ın yeni romanı “Havva’nın Üç Kızı” Türkiye’nin yani ‘kafası karışık ülkemizin’ sorunlarını roman kahramanı Peri ve ailesi üzerinden tartışan bir dönem romanı.

BUKET AŞÇI GÜREL



Havva’nın Üç Kızı”, Türkiye’nin bugün yaşadığı tüm tartışmaları barındıran bir dönem romanı. Evet, Türkiye bu gelenek-modernizm, Doğu-Batı, sol-sağ, milliyetçilik-dünyalılık, inanç-bilim vs. tartışmalarını hep yaşadı. Ancak bu tartışmalar artık günümüzde herkesin tartışması oldu. O yüzden, neden bir dönem romanı yazmak istediniz?
Bu roman uzun zamandır içimde damla damla birikti. Peri’yi hayal ettim. “Gerçekleşmemiş potansiyeller ülkesi,” diyor Türkiye için. Kendi hayatını da böyle görüyor. İyi niyetli, iyi eğitimli, kimseyi incitmemeye çalışan ama âşık olduğu adamı kimsenin kırmadığı gibi kıran bir kadın. Onun hikâyesinde Türkiye’nin çelişkilerini bulacak okurlar. Peri’nin kafa karışıklığı tam da günümüz Türkiye’sinin kafa karışıklığı.


Bu tartışmaların en yoğun hâli Peri’de vücut buluyor. O tüm bu çelişkilerin ve belki de tamamlayıcılıkların simgesi. Bir iç çatışma ve elbette çözüm arayışı kendisi. Bu kişiyi neden bir kadında vücut kıldınız. Cinsiyet tercihinizin özel bir nedeni var mı?
Osmanlı son dönemden bu yana Türk romancılığında kimlik meseleleri ekseriya erkek karakterler temel özne yapılarak tartışılmış. Doğu-Batı, din, kimlik, memleket… gibi büyük kavramlarda kadınlar nesneleştirilmiş. Erkek kahramanların hikâyesini ilerletmek için birer dekor ya da yan karakter olagelmişler genellikle. Ben bunu sarsmak istedim. Kadın karakterleri merkeze koydum. Ve çok büyük meseleleri onlar üzerinden tartışmaya açtım.

Nalbantoğlu ailesinin simgeledikleri üzerinde durmak isterim. Baba, laik ve Kemalist. Anne ise tam aksine dindar. Yani baba Türkiye’nin modernleşmesini, Batılılaşmasını simgelerken; anne Doğu’yu, geleneği temsil ediyor. Benzer bir yaklaşım Orhan Pamuk’un “Sessiz Evi”nde de vardı. Ama bugün Türkiye’de Batı değerlerini daha çok savunan kadınlar sanki. Hatta bu sosyal medyada “Kemalist teyze” ile tanımlanıyor. Siz neden tam tersini ortaya yaptınız?
Kadınların dindarlığı bence erkeklerinkinden çok daha keskin olabiliyor. Ve yeni kuşakları da etkiliyor. Aşırı dindar annelerin büyüttüğü nesillere bakın. öte yandan şu da var: bazen “din”, başka bir şeyi olmayan kadınlara bir güvence hissi veriyor. Bilhassa aşırı ataerkil sistemlerde kadınlar dinde kendilerine bir yer buluyor. Bunları da sorguluyor Peri. Ama bir şeyin altını çizmek istedim: kadınların kaybedecek şeyleri erkeklerden çok daha fazla. Bizim esas “kız kardeşlik” kültürünü yeşertmemiz gerek.

Türk aile yapısına gelelim... Aynı çatı altında bambaşka dünyalar var. Bu sadece basit bir kuşak farkı, kültür çatışması değil. Adeta ayrı gezegenler. Bu durumda Türk ailesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çünkü aile, kişinin kendini en güvende ve huzurlu hissettiği yerdir aslında. Ama hem romanınızda hem de Türkiye’de tam tersi söz konusu. Hep “beyaz yalanlarla” idare edilen bir kurum ve gerçeğin ilk tezahüründe dağılma tehlikesi içeren... Huzursuzluğumuz aileden mi başlıyor?
Bugün yaşadığımız çelişkilerin önemli bir bölümü ailede başlıyor aslında. Ben romandaki Nalbantoğlu ailesi gibi pek çok aile biliyorum, gördüm, gözlemledim. Baba Kemalist, kuzen dindar… Ya da kardeşlerden birinin eşinin başı bağlı, ötekininki açık. Bunlar çok var ailelerimizde. Ama Türkiye’de ailelerde özgür tartışmalar yaşanmıyor. Hep konuların üstü kapatılıyor. Bol bol, makyajla. Bireyselliği teşvik eden, eleştirel düşünmeyi cesaretlendiren bir yapı ne yazık ki yok.

Gelelim, romandaki inanç tartışmalarına... Siz bu tartışmayı felsefi bir düzlemde ele almaya çalışmışsınız. Oysa bugün benim Türkiye’de gördüğüm; inançtan, teoloji tartışmasından ziyade siyasi tartışmalar ve çıkarlar tartışması. Hatta Türkiye her konuda öyle siyasallaştı ki, inanç unutuldu sanki. Kimsenin “Tanrı ya da Allah sevgisinden” bahsettiğini duymuyorum. Varsa yoksa, herkes birbirinin daha günahkâr ya da çağ dışı olduğunu tartışıyor. Ne dersiniz?
Maalesef din ve dindarlık o kadar öne çıktı ki Tanrı felsefesi unutuldu. Hâlbuki yüzyıllar boyunca mistikler, agnostikler, felsefeciler, şairler hep Tanrı felsefesini okumuş, araştırmış, sorgulamış. Bugün ise dindarlık adına, suretler önemsendi. Dış görünüşler. Oysa inanç bir içsel arayış. Ben diyorum ki “inanç ille de dindarlık” filan demek değil. Hayatta birçok şey inanç işi aslında, buna roman yazmak ya da âşık olmak da dahil. İnsanin insana olabilmek için hem inanca hem kuşkuya ihtiyacı var. Başka türlü ilerleyemeyiz.

Tanrıyı arayan biri bunu başkalarının yaşam biçiminde, suretlerinde mi arar? Yoksa kendi vicdanında mı?
Burada felsefi ve siyasi bir nüans var. Levinas gibi filozoflar bunu vurguluyor. Öteki’nin yüzünde Tanrı’yı bulmak demek, en dışladığımız insanları anlamaya çalışmak, empati yeteneğimizi geliştirmek, bilgeliği geliştirmek demek. Kimseyi ötekileştirmeyen bir felsefe arayışı.Bu zaten vicdan ile el ele giden bir şey. Irkçılıktan, ayrımcılıktan, uzak durmak mesela. Bu kişinin vicdanıyla da ilintili aynı zamanda.
n Uzundur kafama takılan, düşünüp durduğum bir şey var. Türkiye gibi Türk edebiyatı da siyasallaştı. Türkiye’nin sorunları kimi zaman bir aydın kimliği ile kimi zaman bir siyasetçi dürtüsüyle kimi zaman bir köşe yazarı bakış açısıyla tartışılıyor romanlarda.

Romanların “zamansız ve mekânsız” olabilme özelliği gitgide azalıyor. Bu bir tehlike değil mi? Mesela Türkiye tüm bu sorunlarını çözdükten sonra ya da çözemeyip bambaşka bir şeye dönüştükten sonra bu romanlar da birer tarih kitabına dönüşebilir. Siz bu riski nasıl aşmaya çalışıyorsunuz?
Türk romancığılının siyasallaşması bence tesadüf değil. Edebiyat bir soluk alanı demek. Toplumun başka katmanlarında konuşulamayanları bambaşka bir dille tartışmaya açmak demek. Benim için aslı olan sorular. En zor konularda soru sormak. Cevaplar her zaman okurun takdirine kalmış. Yani ben yazarların bir şeye öğretmeye çalışmasından hoşlanmıyorum. Biz okurlarımızın üstünde değiliz. Önemli olan tabuları, zor konuları açık yüreklilikle ve sorularla açmak, çok sesliği korumak ve cevapları her zaman okura bırakmak.

Romanınızı kız kardeşliğe adamışsınız. Sizin de işaret ettiğiniz üzere bu, Türkiye’nin eksik yanı. Bu dayanışma kültürü nasıl gelişir. Siz bu konuda ne tür çalışmalar yapıyorsunuz. Sizin destek verdiğiniz kadın kuruluşları neler?

Uzun zamandır beni hem Twitter’dan hem yabancı başındaki yazılarımdan, söyleşilerimden ve Türkiye’deki söyleşilerimden takip edenler biliyorlar ki, hem kadın hareketine hem LGBT hareketine gönülden destek veriyorum. Kadına karşı şiddeti Türkiye’nin en önemli ve en acil sorunlarından biri olarak görüyorum. Ben derdimi kelimelerimle ifade ediyorum. Ne dediğimi anlamak için doğrudan benim kalemimden çıkan kelimelere bakmak gerek.


Dışarıdan, Londra’dan Türkiye nasıl görünüyor? Daha beş yıl öncesine kadar çok olumlu bir bakış açısı vardı, sizin de yaklaşımınız buydu, değişim nerede başladı. Kırılma noktası ne oldu?
Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihinde kırılma noktası tek bir nokta değil, birden fazla. Liberal, çoğulcu, demokratik, AB yanlışı bir söylem vardı eskiden, bundan beş değil, on sene evvel bilhassa. Zamanla bundan fersah fersah, kademe kademe uzaklaşıldı. Ne yazık ki bugün kutuplaşma o kadar derin ki bu gergin ortamda hiç kimsenin mutlu olması mümkün değil Ben başörtüsünden dolayı üniversiteye alınmayan kızların haklarını da savundum, bundan dolayı geçmişte hakaretler ısıttım. Cinsel azınlıkların, etnik azınlıkların eşitlik haklarını da savunurum; bundan dolayı da hakaretler ısıtıyorum. Gönlümden gecen 360 derece herkesin haklarını eşit bir şekilde korumaya ve savunmaya çalışan bir demokratik söylemin Türkiye’de yeşermesi. Keşke olabilseydi...


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163