VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
23 Temmuz 2012 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > İnsan coğrafyasının kuytularına doğru
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsan coğrafyasının kuytularına doğru

Barnes’ın insanlık hallerini ironik bir şekilde anlatma mahareti bu hikayeleri boğucu derecede hüzünlü hikayeler olmaktan çıkarıyor.

Tevfik Kalkan

Julian Barnes, yazar merceğini insan coğrafyasında dolaştırmayı sürdürdüğü son kitabı “Nabız” da birbirinden farklı ama temelde insanlık hallerinin izleğini sürdüğü bir demet yeni öykü ile çıkıyor okurun karşısına.

Barnes’ın yazarlık serüveni, insanlığın nabzını tutma gayretinin göz doldurucu bir çalışkanlıkla ortaya koyduğu eserler ile taçlanmış durumda. Son romanı, Son Verme Duygusu ile Anglosakson edebiyat dünyasının en saygın ödüllerinden biri olan The Man Booker 2011’e layık görülen yazar, bu ödülden hemen sonra Nabız adlı bir kitap yazarak eşsiz ironi duygusunu bir kez daha konuşturmuş.
İnsan edebiyatı ya da daha özelde bir yazarı neden sever sorularının çok hoş yanıtları var bu kitapta. Barnes’in kafaya taktığı şeyler, eğer çağıyla ve insanlıkla didişen ve onlar hakkında düşünen bir insansanız, bir şekilde sizin de kafaya kafaya taktığınız şeyler.

Neler mi bunlar: Hastalık, yaşlanmak, genç kalmak, kendinle ya da bir başkası ile iletişim kurmak/ kuramamak, aşık olmak/ olamamak, flört etmek/ edememek, kalp kırıklığı, bir kalbin olduğunu unutmak, çocuk olmak, ebeveyn olmak, politikacılara maruz kalmak, öğretmenlerden, doktorlardan, avukatlardan oluşan bir uzmanlar topluluğuna maruz kalmak...

Barnes’ın kahramanlarının, feyizlerini besbelli ki yaratıcılarından alan, çizginin hangi tarafında olursa olsun çelebice tavrıları var hayata karşı. Ayarında bir isyan, kıvamında bir hüzün, ikisini de bastıran ama yine de ölçüyü kaçırmayan bir mizah duygusu ve her satıra sinen ince alay.
Veysel’in “Her kim ki olursa bu sırra mazhar/ Dünyaya bırakır ölmez bir eser” ile Woody Allen’ın “Ben eserlerimle değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum” paradoksu ölümsüzlüğü arayan insanoğlunun din ve bilim değilse sanat olabilir mi çözüm bilmecesinin iki farklı boyutunu oluşturuyor. Bu yaklaşımı ile insanlığın kadim sorunsalına karşı kinik tavrını da ortaya koymuş oluyor Barnes.

GENÇLERİN GÜDÜSÜ

Aşk konusunda, çoğumuzun uzun zamandır sormaya başladığı soruya yanıt arıyor dört entelektüelin dizginsiz sohbetinden oluşan “Phil ve Joannalarda” adlı öyküsünde yazar. “Gençlerin biriyle yatmak söz konusu olduğunda ikinci kez düşünmediklerini ama yakınlık kurmaktan ya da birilerinin onlara yaklaşmasından korktuklarını keşfettim. Aşktan korkuyorlardı, bağlanmaktan korkuyorlardı ya da birilerinin onlara bağlanmasından. Ya da her ikisinden ama aslında ıstırap çekmekten.” “Birisi kalp kanseri diye bir şeyin olup olmadığını soruyordu, elbette var ve bunun adı aşk.”

İşte bir paradoks daha, kıskançlık krizleri ve aklınızı başınızdan uçuran ıstırap olmadan aşkın varlığından söz edemiyorsak eğer bu krizler ve bu ıstırap aşk için değer mi? Alternatif tarih yazımını denediği Dünya Tarihi adlı eserinde bu paradoksu bir kere daha ele almıştı Barnes. 10.5 bölümde Dünya Tarihi adlı romanın küsuratlı bölümünü aşka ayırmıştı yazar ve tüm dünya tarihini aşkla ilişkilendirmişti. Aşıksan eğer daha esinlisindir. Yaşamın renklerine, gün dönümlerine, kuşlara, çiçeklere, çocuk gülümseyişlerine daha duyarlısındır. Aşıksan eğer daha iyi bir insan olmuşsundur. Ve hiçbir aşığı teselli etmeyecek feylesofça bir deyişle söylersek, aşıkkken ne ayakların yerden kesilmiş ve mutlulukla ne kadar yükseklere uçmuşsan sonunda o kadar yüksekten çakılırsın yere. Bu düşüş Barnes’in yemek masası sakinleri tarafından matrak bir şekilde tartışılıyor.

“Suç Ortaklığı” adlı hikayede “neden Keder’in zalim derslerine maruz kalırız” sorusunun yanıtını buluyoruz: “Anne ve babalarımız bizi trafik meselesi ve ıslak merdivenlere dikkat etmemiz gerektiği konusunda uyardı. Buzlanmış yollar ve güneş çarpmalarına karşı uyardı, kartopunun içine taş koyan çocuklar, bıçaklar ve makaslar ve bağlanmamış ayakkabı bağçıklarının tehlikeleri konusunda uyarıldık. Bizleri kandırarak arabalara ve kamyonlara sokmaya çalışacak tuhaf adamlar konusunda uyarıldık. Kötü oğlanlar ve daha sonra kötü kızlar konusunda uyarıldık. Mahçup bir fen bilgisi öğretmeni bizi zührevi hastalıklar konusunda uyardı. Oburluk, tembellik, okuladaki derslerimizi asmak konusunda uyarıldık, cimrilik, öfke, ailemizi ve ülkemizi hayal kırıklığına uğratmamak konusunda uyarıldık. Gelgelelim kalp kırıklıkları konusunda hiç uyarılmadık.”

AĞIR ATAN NABIZ

Genelde dokunaklı hikayelerden oluşsa da Barnes’ın insanlık hallerini ironik bir şekilde anlatma mahareti bu hikayeleri boğucu derecede hüzünlü hikayeler olmaktan çıkarıyor ve kitabın kimi bölümlerinde doğrudan kimi bölümlerinde ise metaforik olarak bir arkadaş sohbeti havasına dönüştürüyor. Oldukça eğlenceli bir arkadaş sohbeti havasına üstelik.

Eğlenceli arkadaş sohbeti yakıştırması sizi “Nabız”ın ağırlığı konusunda yanıltmasın sakın. Çünkü kitabın ikinci bölümünün kimi öykülerinde kafkaesk tatlar da içeren “Nabız”, insan coğrafyasının kuytularına doğru sizi gezintiye çıkarırken bunu giz hakkında konuşmaktan çok, yazınsal bir maharetle gizi hissettirerek başarıyor.


NabızNabız

Julian Barnes

Detay için tıklayın

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam