VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Ekim 2013 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İnsan, dünyaya dayanmak üzere tasarlanmış makine gibi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsan, dünyaya dayanmak üzere tasarlanmış makine gibi

Hakan Günday, “Daha” ile okurlarını yine şaşırtıyor. Hem kalemi, hem zekası hem de içtenliğiyle. Dünyada olup bitenlere bir kez daha kafanızı kaldırıp bakacaksınız. Ben kendi payıma düşeni aldım. Sıra sizde.

Handan Özsoy



Birkaç gündür ağzımda acı bir tat var; ne yapsam geçmiyor. Mideme bir yumruk yemiş gibiyim. Gözlerimi kapayıp derin nefes alıp rahatlamaya çalışıyorum. Tıpkı ölümün kokusunu içine çekmemek için nefesini tutup zamana karşı direnen Gazâ gibi. Ama nafile.
Gözümün önündeler hepsi. Gazâ, Ahad, Cuma, Yadigar Ender, Harmin ve Dordor, Felat, Bamiyan Budaları ve diğerleri. Kaçak göçmenlerin yaşadığı karanlık ve leş dehlizler, kamyon kasaları, Afganistan, Kandalı hepsi birbirine karışıyor. Biraz karamsarım. Çünkü hayatı sorgulamaktan kaçarken Hakan Günday’ın romanına tutuldum. Daha ne olabilir ki derken okudukça daha da derine daldım.
Hakan Günday okurlarını yine şaşırtıyor. Hem kalemi, hem zekası hem de içtenliğiyle. Onun sayesinde dünyada olup bitenlere bir kez daha kafanızı kaldırıp bakacaksınız. Ben kendi payıma düşeni aldım. Sıra sizde.

Bir önceki romanınız “AZ” alfabenin ilk ve son harflerini buluşturuyordu. Romanlarınızın hikâyesi de bir kelimeden hareketle şekilleniyor. Burada “Daha” tam olarak sizin için neyi ifade ediyor?
Hiçbir şeyin ve hiç kimsenin, göründüğünden ve içinde bulunduğu andan ibaret olmadığını. Yani, her şeyin ve herkesin bir “daha”sı olduğunu ifade ediyor. Bu da, bir gün soyu tükense bile insanoğlunun asla bitmeyecek ve tamamlanmayacak bir hikâye olduğunu kabullenmek anlamına geliyor. Dolayısıyla, roman da bu kelimeyle yani bu ön kabulle başlıyor.

Günümüzün hemen bütün toplumsal yaralarını, insanlık dramlarını sadece bütün çıplaklığıyla okumuyor, adeta bir film gibi izliyorsunuz romanda. İnsan kaçakçılığından çocuk işçilere, çocuk tecavüzlerinden terör, uyuşturucu ve eşcinsellerin sorunlarına, mezhep savaşlarından tarikatlara birçok mesele var içinde. Nasıl demlendi bunca şey?
Eğer baskı ve gücü tartışmak üzere bir hikâye anlatacaksanız, en küçük çerçeveden bile yola çıksanız, kendinizi, kısa sürede çok geniş bir alanda bulabilirsiniz. Çünkü iki insan arasındaki güç ilişkisinin, bir lider ve halkıyla arasındaki baskı ilişkisinden pek bir farkı yok. Dolayısıyla, hikâye süresince zeminler ve fonlar ne kadar değişse de, merkezde daima bir yöneten ve yönetilen ilişkisi var. Birbirinden farklı gibi görünse de, hikâyenin sözünü ettiği bütün bu alanlarda, insanlar, kendilerini, diğer insanlar üzerinde kurdukları otoriteyle tanımlıyor. Ve galiba, toplumsal yara dediğiniz her şeyin temelinde, kişinin, kendine güç üzerinden bir kimlik vermesi yatıyor. Ya gücün yanında ya da karşısında. Ve böylece güç, insanlar arasında yükselen bir duvara dönüşüyor. Sonuçta bazı insanlara da o duvara yazılar yazmak düşüyor.

Romanı yazarkenki ruh halinizi çok merak ediyorum. Sonuçta tüm bu karanlık dünya, yaşanan şiddet gerçek hayatta da var.
Böylesi bir hikâyeyi anlatırken, durup kendinizle uğraşmaya pek bir fırsatınız olmuyor. Dolayısıyla yazarkenki ruh halimi pek de bilemiyorum. Ama son cümleden sonra, derin bir nefes verdiğimi hatırlıyorum.











İNSANIN SON HALİ BİZ DEĞİLİZ
Dünya karanlık ve klostrofobik bir yer. Kötü oyunların ve oyuncuların elinde adeta bir oyuncak. Bir kısırdöngü içinde kıvranıyorsunuz okurken. Hiç iyi bir şey yok mu? Gerçekten dünyanın çivisi mi çıktı, daha doğrusu insanlığımızın?

Eğer bir zamanlar dünyanın çivisi yerine oturmuş olsaydı, çıkmasından söz edebilirdik herhalde. Ama bu konuda biraz şüpheliyim. Her şeyin bir süreç olduğunu hatırlamak gerekiyor belki de. İnsanın son hali biz değiliz. Eğer bunu kabul edersek, her şey daha kolay olabilir. Ve iyi olan bir şey varsa, o da hâlâ kötü şeyler hakkında konuşuyor ve onları değiştirmek üzere tartışıyor olabilmemiz, belki de. Dolayısıyla en kötü senaryo, mevcut dünyayı kanıksamak olacaktır.

Gazâ hayatta çok büyük sınavlardan geçiyor. Başına gelmedik felaket kalmıyor. Şeytana uysa da acıyıp, sempati duyduğunuz bir karakter. “Bir insan daha ne kadarını kaldırabilir?” diye düşündürtüyor. Gerçekte bu kadar yükü bir insan kaldırabilir mi? Kitabın ilk sayfalarında alıntıladığınız Arthur Rimbaud’nun “Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır” cümlesi bunun cevabı olabilir mi?
Gazâ’yı hayatta ve ayakta tutan gücün sadece ona has olduğunu düşünmüyorum. Aynı gücü, hatta çok daha fazlasını, beş çocuğu açlıktan ölünce altıncı çocuğuna hamile kalan bir kadında da, üzerine atom bombası düşmüş ve nesiller boyu sakatlanmış bir şehrin halkında da görmek mümkün. Bütün bunları düşündüğünüzde, insan, dünyaya dayanmak üzere tasarlanmış bir makine gibi. Ve bu makine birtakım yakıtlarla çalışıyor: Unutma enerjisi, hayatta kalma isteği... Ve tabii ki gerçek bir fosil yakıt olan, umutla!

İnsanın hayatla olan ilişkisini sorguluyorsunuz. Aynı zamanda insanların ruh hallerinin de adeta röntgenini çekiyorsunuz. Psikolojiyi çok iyi bilen, bolca kitap karıştıran, iyi gözlem yapan biri bu kadar iyi analiz yapabilir diye düşünüyorum. İnsan davranışlarında en çok ne ilginizi çeker?
Beklenmeyen davranışlar. Öngörülemeyenler. Psikolojiye ilişkin kitapların hiçbirinde yer almayan davranışlar. Yani, öğretilmemiş olanlar.

Romandaki Kandalı’yı merak ediyorum. İnternette bulamadım. Tam olarak nerede? Gerçekte var mı burası? Eğer varsa gerçekten Atatürk oraya gitmiş mi?
Kandalı diye bir yer yok. En azından haritada yok. Ama zaten haritalarda birçok şey yoktur. Hatta bunun için de, uydu fotoğraflarında, dünya uzaktan çok huzurlu görünür. Kandalı gibi kasabaların koordinatları, içinde yaşayan insanların davranışlarıyla her an değişir.

Gelelim Afganistan’da, Hazaracat bölgesinde Taliban güçleri tarafından 2005 yılında yok edilen Bamiyan Budalarına. Romanın asıl karakterleri gibi, hikâyeye de inanılmaz bir güzellik katıyorlar. Bunları romana koyma fikri nasıl başladı? Tarihin savaşlarla yok olması sizde nasıl duygular uyandırıyor?
Bence Bamiyan Budalarının yok edilişi, günümüz dünyasını basit bir dille özetliyor. Kayalara oyulmuş bir heykel de olsanız, insan öfkesi gelip sizi bulabiliyor. Ve bu sadece Taliban’a ya da aşırı olarak nitelenebilecek insan gruplarına özgü bir davranış değil. Dünyanın her yerinde, kendisini “otorite olmak ve diğer insanlara hükmetmek” üzerinden tanımlayan her devlet ya da kişinin, artık bir reflekse dönüşmüş olan sıradan bir davranışı. Gücün yettiği sürece kendinden olmayana karşı verilen bir savaş hali! Dolayısıyla tek yok olan tarih değil bence. Onu yok edenlerin kimliği de, o patlamalarla birlikte buharlaşıp gidiyor. Geriye de sadece toz ve duman kalıyor.

Gazâ’nın Afgan göçmenler üzerinde yaptığı deney üzerine hazırladığı makalenin taslağı orijinal biçimde kitapta karşımıza çıkıyor. Bunun hikâyeye önemli ölçüde gerçeklik kazandırdığını düşünüyorum. Sizin için de amaç bu muydu?
Belki de. Ancak öncelikle Gazâ’nın yaşını ve hayatı algılayış biçimini hatırlatmanın bir yoluydu.

“DAHA” İLE İYİ ANLAŞIYORUZ
Rönesans resmindeki dört temel ilke de var kitapta. (Sfumato, Cangiante, Chiaroscuro ve Unione) Resim sanatı ve renkler... Nasıl bir buluşma var romanda?

Kitapta dört bölüm var. Ve dördünün de ayrı birer tablo olması gerekiyordu. Ve her tabloyu, farklı bir Rönesans tekniğine uygun olarak, kelimelerle resmetmeye çalıştım. Aslında bunu gerektiren hikâyenin içeriğiydi. Ne de olsa birer sanat eseri olarak Bamiyan Budalarından, Gazâ’nın geçirdiği dönüşümlere kadar hikâyenin birçok noktasında “yeniden doğuş” vardı.

Zor beğenen biri olduğunuzu okumuştum. “Yazdıklarımla aram hiçbir zaman iyi olmadı” demişsiniz. “AZ” en çok sevdiğiniz romandı. “Daha”nın üzerine hâlâ aynı fikirde misiniz?
Yazdıklarımla aramın iyi olmadığı kesinlikle doğru. Hatta bu yüzden, geçici bir süre için de olsa, aram ancak son yazdığım metinle iyi olabiliyor. Dolayısıyla o sorunun sorulduğu dönemde, “AZ”ın en çok sevdiğim roman olmasının, yazmak denilen bu yolda verdiğim son mola yeri olmasıyla ilgisi vardı. Ve bütün bunların doğal sonucu olarak, bu aralar da “Daha”yla daha iyi anlaşıyoruz. Ama bu da gelip geçecektir çünkü hiçbir zaman, zihnimdeki bir hikâyeyi eksiksiz olarak anlatamayacağımı uzun zaman önce anladım.

“Politika insan bedenine giren yabancı bir madde gibi” diye bir cümleniz var. Bunu biraz açar mısınız?
Eğer herhangi bir kavram, gündelik hayatınızda, doğanızdan farklı davranmanıza neden oluyorsa, bu, yabancı bir maddedir. Ve politika da buna bir örnek. Eğer bunu böyle kabul edersek, insan tarafından üretilmiş olan bu yabancı maddeyi, insan lehine dönüştürmek, yenilemek de mümkün olacaktır. Nezaket kurallarından ahlaka, onur kavramından politikaya kadar, insan hayatındaki birçok yabancı madde yeniden tasarlanabilir. Oyunu, bin yıl önce konulmuş kurallarla sürdürmenin pek bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Çünkü “toplumsal kurallar ne kadar eskiye dayanıyorsa o kadar geçerlidir” cümlesi, bence gerçek bir palavra! Kurallar, eskidikçe değerlenmez.

Sizin bir cümlenizden hareketle, söz söyleme hakkımız olmayan bir dünyaya geliyoruz. Harmin’in bileğindeki dövmede yazdığı gibi “Dead to be free” yani ölünce mi özgürleşiyoruz?
Ölünce, geriye özgürleşecek bir şey kalıp kalmadığını bilmiyoruz tabii. Ama Harmin’in durumunda, bu bir düşünceden ya da bir oluştan ziyade, bir duygu. Harmin, özgürlüğünü ancak ölümde bulabileceğine inanmış. Çünkü ne kadar arasa da, özgürlük duygusunu yaşarken bulamamış bir karakter.

Ölüm demişken kitaba bolca ölüm ve ölüm korkusu da hakim. Ölümden korkar mısınız?
Ölümü bilmiyorum ama yeniden doğmaktan daha çok korkarım herhalde.

Unutmak mı tek çözüm? Çünkü kitaptaki umut cümleleri böyle diyor: “Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar umutlanmak. Her günü ilk kez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş.”
Romandaki umudun varlığı, geçmişi unutmaktan çok, geleceği unutmaya bağlı. Çünkü Gazâ, her insan gibi hayatı ve anılarını biriktire biriktire ilerliyor. Ve bütün o biriktirdiklerinin acısını bir sonraki gün çekmekten korkuyor. Ve madem biriktirdiklerini unutamıyor, belki bir sonraki günü unutmak mümkündür, diye düşünüyor.

Tek olana karşı verilen bir savaş, bir linç. Bir linç kültürünün içinde mi yaşıyoruz her an? Barış ve kardeşlik içinde yaşadığımız bir dünya mümkün mü?
Politikanın aksine, linç, insan için kesinlikle bir yabancı madde değil. Bence, doğasına tamamen uygun. Tek olandan ya da azınlıktan nefret etmek, insan için doğal. Hatta buna bağlı olarak, lincin tersi de doğal: Yani tek olanı aşırı yüceltmek, hatta ona körü körüne itaat etmek. Dolayısıyla çokla tek arasında bir nefret ve aşk ilişkisinin olduğunu söylemek mümkün. Ve galiba, daima, bir toplumda, birileri “tek”, diğerleri de “çok” olacak. Dolayısıyla linci sona erdirmenin yolu, herhalde tekle çok arasındaki ilişki biçimini değiştirmekten geçiyor. Yani işe, her insanın “tek” olduğunu, her insana hatırlatarak başlamak gerekiyor. Tabii güne, Nevzat Çelik’in “İtirazın İki Şartı” adlı şiiri okunarak başlansa, bunun da mutlaka iyileştirici bir etkisi olur. Bütün bunların haricinde, “Barış ve Kardeşlik İçinde Yaşayan Bir Dünya” müthiş bir bilim kurgu romanı adı olur!

Yeni kitap oluşmaya başladı mı desem çok mu erken olur?
Mutlaka oluşmaya başlamıştır ama benim haberim yoktur.

* 2000 tarihli ilk romanı “Kinyas ve Kayra”dan beri kendi sadık okur kitlesini yaratmış özgün bir kalem Hakan Günday. “Zargana” (2002), “Piç” (2003), “Malafa” (2005), “Azil” (2007), “Ziyan” (2009) ve “AZ”ın (2011) ardından, Doğan Kitap’tan çıkan “Daha” geldi.

Paylaş