VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
10 Nisan 2011 Pazar | Anasayfa > Haberler > İnsan hakları çiğnenince tuhaf bir ses çıkarır tadı da kötüdür!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsan hakları çiğnenince tuhaf bir ses çıkarır tadı da kötüdür!

Hakan Günday""ın yeni kahramanı Derda, hikayesine alıştığımız bir Ünzile.

Buket Aşçı

Ama toplum denilen yaratığın midesi öyle sağlamdır ki, hazmedilmesi için birkaç nesil yeter. Tabii ki İngiltere gibi bir ülkede, suç, görünüp duyulduğu anda müdahale görür. Ancak kurbanın gönüllü olduğu bir suçu tespit edip sonlandırmak için herhalde medeni olmaktan fazlası gerekir. Sonuçta hiçbir kanun, insanın, dolaylı da olsa, kendine zarar vermesini engelleyemedi şimdiye kadar.

Her birey, devlet adındaki hizmetkârın doğuştan patronudur. Ve devlet, patron seçme özgürlüğü olmayan tek hizmetkâr olduğu için, isyan edip bireyi ezmek üzere daima pusuda bekler. Dolayısıyla laiklik de böylesi bir hizmetkâr isyanını durdurmanın en etkili yollarından biridir. Diğer bir deyişle, devlet, bireyin kendini koruması için evinde beslediği bir aslana benzer. Ve bu aslanın boynundaki zincirleri eksiltmeye gerek olduğunu düşünmüyorum.

Burka her şeyi değersizleştirdiği iddia edilen Batı modernizmine karşı bir sığınak olabilir mi? Bu konu ancak, dünya üzerindeki hiçbir ülke ya da bölgede burka giymenin zorunlu olmadığı gün geldiğinde tartışılabilir. O güne kadar da, insan haklarına ilişkin değerleri
en üst düzeyde yaşamaya alışık Batının pornolaşarak manevi değerlerini kaybetme kaygısını burkanın karanlığıyla hafifletmeyi düşünmesi ancak bir fantezi olabilir.

Sakin, mesafeli ve fısıltıyla konuşanlar vardır, en gürültülü ortamları bile bir anda susturan. Kelebek kadar zarif hareket ederler ama tek dokunuşları ile karşısındakinin kalbini durdurabilirler. Sözleri bir yumruk gibidir. Size yöneldi mi sendeletir. İncinmişlerse bir kağıt olup keserler, geride incecik bir sızı bırakarak. Ergenliğin en doğru, en samimi yanına sahip çıkmışlardır; öfkesine! Bu yüzden bakışlarının değdiği en çorak yerde bile bir vicdan azabı yeşerir. İnce politik oyunlara, uzun analizlere kapılmazlar. Cümleleri, kısa, sert ve acımasızdır. Tam da bu yüzden şefkatleri çok büyüktür.


Hakan Günday benim için böyle bir yazar. Ne zaman onu okusam, içimde ölen o ergenin mezarında tepinmeye başladığını hissederim. Üstelik bu ergen “kendini dev aynasında gören o şımarık” değildir. Az sonra yetişkinlerin dünyasına düşeceğini bilen, korka korka işleyeceği o “ilk günahların” çok geçmeden sıradanlaşacağını bilen sübyandır. Hiçbir kadın tecavüze uğramamış, hiçbir çocuk doğranıp çöpe atılmamış, bir halk sırf bir başkasının işine yaramadığı için katledilmemiş gibi her yıl, aynı zamanda baharın gelmesine ve erik ağacının çiçek açmasına şaşırıp kalandır. Bunları anlatmaya çalıştığında “çok abartıyorsun” diyen yetişkin üslubu karşısında kalemini batıra batıra elini kanatan, kanıyla yazdıklarına imza atandır.


Hakan’ın (Cümleleri ile tekme tokat dayak yediğim bir yazara mesafeli bir üslup kullanarak adı ve soyadı ile hitap edemeyeceğim) yeni romanı “Az” işte böyle bir roman.


e öyle bir roman ki, bir kez daha yaptığım işi sorgulamama neden oldu. Bir kez daha bir romanı, röportaj yapmak için acele acele okuduğum için kendime kızdım. Bırakıp gitmek istedim kendimi... Kişisel tarihime, benim Türkiye’me dair notlar almak, kendimi pataklamak istedim. İstedim ki, bu romanı evimden uzak bir yerlerde okusaydım ve geri dönmek için ayaklarım yarılana kadar yürümek zorunda kalsaydım. Kalsaydım da, kaçacak delik bulamadan düşünebilseydim.

Ama Hakan, tüm korunaklarıma rağmen tek neşter darbesi ile dünyama girdi ve bana kaçacak delik bırakmadı. Neden mi? Çünkü “Az” öyle bir roman ki, okuyanına “çok” gelecek!

BAZI ÇIĞLIKLAR DUYULMAZ, KULAKLARA SAPLANIR

Hakan romanların serttir, sözünü, vicdanını sakınmayan bir yazarsın... Ama nasıl desem “Az”ın yanında diğerleri bile hafif kaldı. Sanki şu ana kadar okurunu yumrukluyordun ama nedense yere sermeye kıyamıyordun. Bu kez nakavt eden yumruğu sallamaktan çekinmemişsin. Hiç kimseye acımamış ve bir o kadar da herkese acımışsın. Hakan neden böyle bir roman yazdın? Derdin ne, derdimiz ne?

Benim derdim, öncelikle bir hikaye anlatmak. Ve hikaye anlatırken de hayatın işleyişini anlamaya çalışmak. Bu roman da, diğerleri gibi, bu sorunun peşinde. Hayat nasıl işler? “Az”ın hikayesine bakılırsa, hayat insanları umursamadan işliyor. Doğa kanunları kadar acımasız ve tarafsız. Kimin canını yaktığı umurunda değil. Belki de insanın hayatın anlamını sorgulamasının
nedenlerinden biri de, en azından neden dayak yediğini öğrenme
isteğidir.

Derda, Sezen Aksu’nun Ünzile’sine benziyor. Daha doğrusu hikayesi böyle başlıyor. Yani bizim bittiğini sandığımız hikayeyle. Öyle ya, küçük kızlar kadınlığa adım bile atmadan biricik ailesi tarafından bir kocaya satılır, onun tarafından dövülür, horlanır... Ünzile’nin hikayesi budur. Biz hep bu kadarını bilir, bunun üzerine konuşurduk. Senin romanında ise Ünzile’nin hikayesinin bildiğimizin de ötesinde olduğunu görüyoruz. Nasıl oldu da Derda sana çığlığını duyurmayı başarıp Ünzile kimliğine hapsedilen hikayesinin ötesine geçmeyi başar

Bazı çocukların korku filmi izlemesi yasakken, bazılarının hayatı korku filmlerinden beter. Derda ya da Ünzile gibi kızların çığlıkları duyulmaz, insanın kulağına saplanır. Saplandığı yerde de uğuldamaya devam eder. Öyle bir uğuldar ki, çığlık atma sırası o kulağın sahibine gelir.

Derdâ’nın hikayesinin başladığı okul, Güneydoğu ya da diğer adıyla Kürt sorununu özetleyen bir yer. Okurken askere de kızıyorsun, öğretmene de, korucuya da, Kürtlere de, PKK’ya da, devlete de... Ama aynı zamanda hepsini anlıyor, hepsinin çaresizliğini görüyorsun. Kimsenin kimseye yardım edecek hali yok. Buradan çıkış yok mu? Burada artık şefkat yeşermez mi?

Dilinde “affetmek” kelimesi bulunan her halk şefkati yeşertebilir. Ama sözlükteki onca kelimeden sonra sıra affetmeye biraz zor gelir. Çıkış bir tane değil, her yerde. İnsan, çıkışla kuşatılmış durumda. Sorun, o ilk adımı atmasında.

Bazı entelektüeller Türkan Saylan’ın ÇYDD gibi derneklerin çalışmalarını çok eleştiriyor, hatta faşizanca buluyor; Kürt kız çocuklarını anadilinden koparıp asimile ettiği iddiası ile. Bu eleştirinin doğruluk payı olabilir ama Derda’nın hikayesini okurken bu eleştiriyi ne yalan söyleyeyim çok lüks ve şefkatten yoksun buldum. Sen ne dersin?
Benim söyleyebileceğim tek şey, bu konuda esas söz hakkı olanların o kızlar olduğu!
Derdâ bir tarikat mensubunun oğluna satılınca hayatı İngiltere’de, yobaz bir ortamda geçer oluyor. Burada gördüğü şey işkence, dini yobazlıkla da sınırlı değil. Yani sadece çarşafa sokulup evden dışarı çıkılmasına izin verilmemekle sınırlı kalmıyor hayatı. Aynı zamanda evlendirildiği adam sadist bir sapık... Bezir nasıl karşına çıktı ve bu romana girdi?
Acı çektiğini bilip de yardım elini uzatmayan ve kendini “iyi” olarak tanımlayan her insanın biraz da olsa sadist olduğunu düşünürsek, Bezir gibi bir karakterin herhangi birinin karşısına çıkma ihtimali çok da düşük değil. Her gün tanık olduğu ve farklı iletişim araçlarından izlediği acıya kayıtsız kalan, kadın ya da erkek milyarlarca Bezir var sokakta. Ve tabii ki onlar da evleniyor.
İngiltere’nin yani güneşin batmadığı imparatorluğun ortasında bir apartmanda yaşayan bir tarikat. Kadınlar eve hapsedilmiş, adamlar ortaçağda gibi yaşıyor. Bu nasıl bir medeniyet ki kadınların eve hapsedilmesini görmeyen, duymayan... Farklı kültürlere saygı derken zalime göz mu
yumuyoruz?
Göz yummaktan ziyade, gözlerimizi kocaman açıp seyrediyoruz. Seyrettikçe de, daha iyi durumda olduğumuz için kendimizi daha iyi hissedebiliyoruz. İnsan hakları çiğnenince tuhaf bir ses çıkarır. Tadı da kötüdür. Ama toplum denilen yaratığın midesi öyle sağlamdır ki, hazmedilmesi için birkaç nesil yeter. Tabii ki İngiltere gibi bir ülkede, suç, görünüp duyulduğu anda müdahale görür. Ancak kurbanın gönüllü olduğu bir suçu tespit edip sonlandırmak için herhalde medeni olmaktan fazlası gerekir. Sonuçta, hiçbir kanun, insanın, dolaylı da olsa, kendine zarar vermesini engelleyemedi şimdiye kadar.
Tabii Bezir Allah adına yaşarken Allah için de işler çeviriyor. Uyuşturucu kaçakçlığı, savaşlara destek vermek gibi. Ve bunları yaparken tarikat (Hikmetçiler) söylemlerini de güzel ve erdemli insan olmanın yolunu anlatarak yapıyor. Hakan, bize güzellikten bahsedenlere şüphe mi duymalıyız?
Elindeki ürünün tanıtımına, işe yarar taraflarını anlatarak başlayan tezgahtardan şüphe duymakta fayda var. Çünkü sıra, ürünün yan etkilerine hiçbir zaman gelmeyebilir ve siz çoktan satın almış olabilirsiniz. Güzellikten bahsetmekte herhangi bir sorun yok ama güzellikten bahsedenler, her ne hikmetse, o güzelliğin bedelini tahsil edenlerle aynı kişiler oluyor
genelde.
Gelelim, Doğu ve Batı’nın ya da iki ayrı coğrafyanın birbirine sağır yanına... Derda İngiliz komşusundan, kendini çok iyi ifade eden bir yöntemle yardım istiyor. Adeta avazı çıkana kadar “Help!” diye bağırıyor. Ama karşısındaki yapı o kadar farklı ki, o onun çığlığını bir seks fantazisi sanıyor. İki kültür bu kadar mı sağır birbirine?
Doğu’yla Batı arasındaki sağırlık hali, “duymaz, uydurur” biçiminde özetlenebilir. Her iki taraf da uydurduğuna inanmak konusunda çok başarılı. Çünkü insanın kendine inanması kadar huzur verici bir şey yok.
Ama bu sağırlığa rağmen Derda ve Steven şiddette birleşiyorlar. Şiddeti paylaşıyorlar. Hakan şiddetten başka paylaşacak bir şey kalmadı mı? Empati için önce şiddet mi gerekli?
İnsan, neye sahipse onu paylaşır.
KADINSI SEZGİLERE
GÜVENMEK GEREKİR
Roman Bezir’le birlikte siyasi İslam’ı, Derda’nın alınıp satılmasıyla Türkiye’nin laiklik ve kadın sorununu, Güneydoğu’da başlamasıyla Kürt sorununu, İngiltere ve buradaki sado mazoit gruplar ile Avrupa ve diğer Batı kültürlerinin bunalımını ele alıyor. Bu yüzden şunları tek tek sormam gerek:
a) Laiklik bize gerekli midir, korunmalı mıdır?
Her birey, devlet adındaki hizmetkârın doğuştan patronudur. Ve devlet, patron seçme özgürlüğü olmayan tek hizmetkâr olduğu için, isyan edip bireyi ezmek üzere daima pusuda bekler.
Dolayısıyla laiklik de, böylesi bir hizmetkâr isyanını durdurmanın en etkili yollarından biridir. Diğer bir deyişle, devlet, bireyin kendini koruması için evinde beslediği bir aslana benzer. Ve bu aslanın boynundaki zincirleri eksiltmeye gerek olduğunu düşünmüyorum.
b) Kadınların siyasal İslam’ın yükselişi ve muhafazakarlığın artmasından korkması pek çok kişinin yorumladığı gibi bir paranoya mıdır yoksa bir öngörünün ifadesi midir?
Eğer böyle bir korku varsa, bu konudaki kadınsı sezgiye güvenilmesi gerektiğini düşünüyorum.
c) Kürt meselesinde ilk adım ne olmalıdır?
İlk adım, her ne ise, bugüne kadar atılmadığı için özür dilenerek başlanabilir her şeye.
d) Nilüfer Göle, modernizmle her şeyin spot ışıklarının altında olmasını, pornolaşmasını eleştirmek için “Burkanın karanlığını seviyorum” dedi. Romanda Steven, Derda’nın çarşafına sarınıyor. Burka her şeyi değersizleştirdiği iddia edilen Batı modernizmine karşı bir sığınak olabilir mi? Ayrıca Batı’ya dahil olmayan diğer topraklar da değer daha mı çok?
Bu konu ancak, dünya üzerindeki hiçbir ülke ya da bölgede burka giymenin zorunlu olmadığı gün geldiğinde tartışılabilir.
O güne kadar da, insan haklarına ilişkin değerleri en üst düzeyde yaşamaya alışık Batının pornolaşarak manevi değerlerini kaybetme kaygısını burkanın karanlığıyla hafifletmeyi düşünmesi ancak bir fantezi olabilir.
Az önce Batı ve Doğu’nun bir yardım çığlığını bile anlayamayacak kadar birbirine sağır kesildiğini anlattığını söyledim romanın. Ancak aynı zamanda bir başka şey daha söylüyor. O da şu: Bizim şu ana kadar bahsettiğimiz Doğu ve Batı ayrımını farklı bir şekilde yorumluyor. Ve diyor ki; en ayrıldığımız noktada aslında birleşiyoruz.
Çünkü birinin dövülmeye diğerinin dövmeye ihtiyacı var. (Bu arada tam da bu yüzden romanın yerellikten çıkıp evrensel bir dil kazanmış, gerçekten tebrikler, teşekkürler... İşte öyle!) Hakan ne diyorsun, şu ana kadar dile getirilen Doğu-Batı ayrımı aslında yaratılmış bir ayrım mıydı? Batı’nın oryantal bakışı ile yarattığı, Doğu’nun bir şekilde Batı tarafından görüldüğü için razı olduğu?
Doğu-Batı iletişimindeki şiddetin yerini görmek için dünya üzerindeki mevcut askeri operasyonların yönünü incelemek yeterli aslında. Ayrıca yine, Doğu-Batı iletişimindeki sorunları, göçün ellinci yılında olunmasına rağmen Almanya’daki Alman-Türk ilişkilerinde de görmek mümkün. Sonuçta Doğu da Batı da, birbirini anlamak için kendisinden yola çıktığı ve karşısındakini görmezden geldiği sürece bu böyle devam edecek. Hatta, eğer bugün Hindistan’da, beyazlaştırıcı kremler en çok satan kozmetik ürünler arasındaysa, kimsenin kimseyi anlamaya niyeti olmadığı çok açık!
Türkiye kritik bir dönemden geçiyor. Bir kitabın daha yayımlanmadan yasaklandığı ve bazı yazarların, gazetecilerin bunu “vardır bir sebebi” diye karşıladığı... Senin tüm bunlara yorumun ne?
Bu konudaki yorumum şu: Türkiye, Adolf Hitler’in “Kavgam” adlı faşist propaganda kitabına ulaşmanın en kolay olduğu ülkelerden biridir ve kitap, 2005 yılında en çok satanlar listesine girmiştir.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163