VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mart 2017 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İnsanı kendi kötülüğünden daha fazla üzen bir şey yok!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsanı kendi kötülüğünden daha fazla üzen bir şey yok!

Ülkemizde yaşadığımız zor günler, cinayetler, bombalar, hüzünler, gözyaşları ve çığlıklar usta kalemleri özellikle de kadınları sorgulamaya, yazmaya itiyor. Nermin Yıldırım, böylesi bir zamanda sessiz kalmanın içimizde yarattığı derin izlere yelken açmış. “Dokunmadan”ı yazarıyla konuştuk.

YONCA BOZTUNALI

Nermin Yıldırım son romanı “Dokunmadan”da, insanı birebir kendiyle yüzleşmeye, keyifli bir okumaya ve sarsıcı bir akışa davet ediyor. Son derece detaylı psikolojik çözümlemeler, duygu anlatımları o kadar güzel bir akışla yoğrulmuş ki; bir yandan su gibi okur kıvama geliyorsunuz, bir yandan da güçlü ifadelerin derinliğinde durup düşünmeden edemiyorsunuz.

Elbette, burada okurun gözlerini fal taşı gibi açmasına sebep olacak romandaki sürprizleri açıklamak gibi bir niyetimiz yok. Ancak Nermin Yıldırım’ın, giderek çok daha güzel romanlarla bizi buluşturduğunun altını çizmek ve “Dokunmadan”daki önemli soruyu kendimize sormak lazım: “Herkes bu kadar kırıldıysa; kıran, üzen kim?” “Dokunmadan”da şöyle diyor: “Bütün cezaları tek başımıza üstlenemeyiz”. Ama bu da bizi rahatlatmamalı zira bu karmakarışık dünyada sessiz ve tepkisiz kalmanın da bedelini ödüyoruz. İşte bu bedeli roman kahramanımız Adalet, derinden geçmişini sorgulayarak yaşıyor ve fark ediyor ki; “İnsanı kendi kötülüğünden fazla üzen yok” aslında.

Yaşamın değeri, geçmişin izleri, aşk, içimizdeki sesler, tepkisizlik ve daha birçok şey enfes bir romanla, güzel bir hikâyeyle harmanlanmış.

Adalet’in kıvılcımını yakan ne oldu içinizde? Nerden aklınıza geldi onun öyküsünü yazmak?
Memlekette ve dünyada akıl almaz şeyler oluyordu. Ben de çoğu insan gibi acı çekiyor, içimde sebebi meçhul suçluluk ve utanç duyguları büyütüyordum. Kendi başıma çok büyük bir suç işlememiştim ama içinden geçtiğim çağda yaşanan cinayetlere, tecavüzlere, haksızlıklara karşı bir şey yapamadığımı hissediyordum. Suçluluk duygumuzun çoğu zaman yaptığımız bir şeyden değil, yapmadıklarımızdan yahut yapamadıklarımızdan kaynaklanıyor olabileceğini fark ettim. Yani gezegenimizin feci bir seyirde devridaim etmesi karşısındaki çaresizliğimin sonucu olarak çıktı Adalet ortaya. Susarak, sessiz kalarak bir parçası olduğum, olduğumuz adaletsizliğe tepki olarak doğdu diyebilirim sanırım.

”Dokunmadan”da karakterler elleriyle, dişleriyle kişiliklerini, yaşamlarını ele veriyor; hikâyelerini görünüşleriyle bile anlatıyorsunuz. Etrafınızdaki insanları hep böyle inceler misiniz günlük hayatta?

İncelerim. Ama mesleki bir merak değil bu. Hayatta olmanın getirdiği doğal bir eğilim. Kendime en sık sorduğum soru “neden?”dir hayatta. Bu fena halde kalp kıran bir soru. Neyse, diyeceğim o ki sonsuz bir anlama çabası belirler hayatımın seyrini. Hal böyle olunca her şeye uzun uzun bakarım, her şeyi uzun uzun dinlerim. Sadece insanlardan değil, gördüğüm, işittiğim, duyumsadığım her şeyden bahsediyorum. Dünya kocaman, bizse ummanda zerre kadarız. Hayatı kendi duygu ve deneyimlerimizle sınırladığımızda, dünya misafirliğimizden hiçbir şey anlamıyoruz aslında. Bu yüzden bakmak, dinlemek, dokunmak ve en nihayet anlamaya çalışmak çok önemli.

Her insan bir hikâyedir

Her insanın içinde masumiyeti kaybedişiyle uzayan bir yaşam yolculuğu, kırdıkları, kırıldıkları var... Aslında her insan bir hikâyedir diyebilir miyiz? Bu noktada yazmaya, irdelenmeye değer olanları belirleyen nedir sizce?
Elbette deriz. Her insan bir hikâyedir. Her varlık, her oluş, olamayış, tamlık, eksiklik, hepsi. Az önce konuştuklarımızdan hareketle söyleyeyim, yazmak da benim için bir tür anlama çabası. Anlatmak değil, anlamak için yazıyorum. Bu yüzden anlamak istediğim her şey, yani aslında her şey hikâyedir benim için. Az sonra eriyecek bir kar tanesi de büyük bir aşk kadar derin meseledir. Kırmaya, kırılmaya gelince, hepimiz birilerinin katilleriyiz bir nevi. Hep kalbimizin kırıldığından yakınırız, bir yandan başka kalpler kırarak. Haksızlığa uğradığımızdan yakınırız, başkalarına haksızlık yaparak ya da yapılan haksızlıklara çanak tutarak, en azından sessiz kalarak... Kimse sandığı, umduğu kadar temiz değil gibi. Bir kara filmin, kara romanın parçalarıyız; maceralı ya da korkulu hikâyelerin, romantik komedilerin kahramanları olduğumuz kadar.

Kitapta trajikomik gazete haberleri var ve bunlar kurmaca değil; hakikaten ülke tarihimizde vuku bulmuş olaylar... Bunları eklerken ne düşündünüz?
Gazetelerde görmeye alıştığımız kimi haberleri romanlarda görünce, gazetelerdeki haberlerin ne kadar absürt olduğunu daha iyi anlıyoruz. Gerçeği bağlamından kopararak, saçmalığını ifşa etmek istedim. Ya da kanıksanmış kötülüğü. Amacım buydu.
Delilikle normalliği karıştırdım

Delilik ve normallik biraz karıştı mı günümüzde? Normal çok mu abartıldı, yoksa hakikaten delirdiğimiz bir çağda mı yaşıyoruz sizce?
Karıştı. Ben de “Dokunmadan”da bir güzel karıştırdım bu yüzden. Romandaki gazete haberlerinden bazıları hakikaten gazetelerden bulduğum haberler, bazıları tamamen benim hayal ürünüm, bazıları da ikisinin terkibi. Bir noktadan sonra hepsi birbirine karışıyor. İşin doğrusu şu ki, en saçma, olmayacak, tuhaf olanları gerçek. Neleri, olmayacak ne işleri kanıksadığımızı görmek, göstermek arzusuyla yaptım bunu. Normalin nasıl kılık değiştirdiğini... Gerçi normale inanan biri değilim. Normali ilk bakışta tanıdığımı iddia edemem. Fakat merhametsizlik, kötülük başka şey. Onları ilk görüşte tanımamız lazım. Ama o terazi de şaştı, tartamıyoruz artık kolayca.
Kitap kahramanları arkadaşımdı

Çocukluğun her bireyin erişkinliğini ve yaşamını etkileyen olaylarla, anılarla dolu olduğu söyleniyor. Bir yazar olarak çocukluğunuzun kaleminize etkisi nedir?
Çocukluğum kalemimi kalemlikten çıkarıp elime tutuşturdu. Sonra ucu köreldikçe sivriltti. Kalemim de oldu, kalemtıraşım da. İçine kapanık bir çocuktum ben. Sokakta pek arkadaşım olmadığından oyun arkadaşlarımı kitaplardan seçerdim. “Pal Sokağı Çocukları” en sevdiğim romandı mesela. Kitabın kahramanlarından Nemeçsek en iyi arkadaşımdı, Boka’ya âşıktım. Onlarla oynardım. Sonra bir gün oyun arkadaşlarımı bizzat yaratabileceğimi fark ettim ve çok küçük yaşta hikâyeler karalamaya başladım. Her şey böyle başladı. Yani bazı şeyler böyle başlarken, bazı şeyler de böyle bitti.

“Dokunmadan”da anlatıldığı kadar güçlü bir şekilde; yaşamın güzelliklerinin ve kaybolan hayallerin farkına varacak kadar, ölüm döşeğinde olan birini tanıdınız mı?
O şekilde değil belki, ama ölümün yaklaştığını bilen ve hayatının kalanını buna göre şekillendiren insanlar tanıdım. İhtiyarlarla çok iyi anlaşırım, çok vakit geçiririm, bol sohbet ederim. Ölüm yaklaştıkça bir tür korkusuzluk, kabulleniş gelir onlara. Fakat bu geçmişi değil, gelecek olanı kabulleniştir. Ölüm yaklaştıkça, pişmanlıklar güçlenir. Keşke’ler, tüh’ler... Ölüm, başımıza geleceğinden emin olduğumuz tek akıbet. Buna rağmen, hiç yokmuş gibi yaşamaya çalışırız. Ama ne zaman hatırlasak, hemen sorular belirir kafamızda. Geleceğe biçilen zaman azaldıkça, geçmişi yeterince iyi ve doğru değerlendiremediğimizi düşünürüz. “Dokunmadan’da söylemek istediğim biraz da şu: Masumiyetimiz hakkında düşünmek ya da daha iyi bir insan olmayı arzulamak için ölmek üzere olmamız gerekmiyor. Sonunda muhakkak öleceğimizi hatırlamak da yeterli. Bu dünyadan geçip giderken geride ne bırakacağımızı düşünmek... Vakit varken dünyayı ve kendi hayatımızı iyileştirmeyi deneyebiliriz.

Paylaş

Mungan’ın odaları Murathan Mungan’ın edebiyatıyla tanışmam eve kapanıp günlerce Dostoyevski, Albert Camus, Kafka okuduğum üniversite yıllarına rastlar.

Devam
15 Mart 2017 Yıl : 12
Sayı : 157