VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Kasım 2017 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > İnsanın en büyük yükü insan olmak
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsanın en büyük yükü insan olmak

Çağdaş Azerbaycan edebiyatının önemli temsilcilerinden Maksat Nur’un, yalnız bir adamın “şehrin sahibi” tarafından arabasına davet edilmesiyle başlayan yolculuğunu anlatan romanı Türkçede. Roman, anlatıcının şehirde yaptığı yolculuk ile kendi geçmişine yaptığı yolculuk üzerine kurgulanmış.

ETHEM BARAN




Yaşadığı çevrenin dışında ilginç şeylerin bulunduğuna inanan, merak eden ama evden azıcık uzaklaşınca evini, her gün önünde oturduğu penceresini, alıştığı görüntüleri özleyen, sıcak yuvasında kendini rahat ve güvenli hisseden bir adamın çocukluğunu ve bugününü okuyoruz Maksat Nur’un romanında.

Bize hikâyesini anlatan adamın adı Ferec. Bir enstitünün laboratuarında çalışıyor. Moskova’da sinema eğitimi görmüş ve Bakü’de yaşıyor. Sarhoşken kayadan düşüp ölen babası Âlim’i hatırlamıyor. Şimdi artık yaşlanmış olan kimyacı annesi Leyla ile birlikte aynı evde hayatını sürdürüyor. Ferec’in rahat bir hayatı var gibi görünüyor ancak dışarıdan göründüğü gibi olmayan bu hayat romanın daha başında değişmeye başlıyor.

Maksat Nur, 1968’de Azerbaycan’da doğmuş bir yazar. 2005 yılında “Ters Gibi” adlı bir öykü kitabı yayımlanmış ve “Şehrin Sahibi” ile Azerbaycan’ın Millî Kitap Ödülü’nü (2011) almış.
Yol ve yolculuk metaforu
Maksat Nur, “Bazı insanlar sessizce suç taşıyor,” diye başlıyor romanına. 1986 yılı nisan ayındayız. Ferec’in akrabalar, komşular ve arkadaşlardan uzak, yalnızlığa odaklanmış yaşantısı, bir gün, valinin yani “şehrin sahibinin” onu arabasına davet etmesiyle suçun nasıl sessizce taşındığına doğru yavaş yavaş yol almaya başlıyor. Roman, anlatıcının, valiyle birlikte şehirde yaptığı yolculukla, kahramanın kendi geçmişine doğru yaptığı yolculuk üzerine kurgulanmış. Yol ve yolculuk önemli bir metafor olarak çıkıyor karşımıza. Anlatıcının, çocukken, pencerenin önüne oturup yoldan geçen arabaları izlediği sahne romanın ilerleyen sayfalarında bizi şaşırtacak ve sağa sola savrulmamıza yol açacaktır: “Her sabah okula gitmeden önce dizlerimi, penceremin altına yerleştirdiğim küçük taburenin üstüne koyuyor, Nobel Caddesi’nden geçen rengârenk otomobillere bakıyordum. Penceremin önünde, her sabah aynı saatte oraya gelen ve bizim evin önündeki trafik lambalarında duran siyah Volga marka arabayı; daha doğrusu o siyah arabanın arka camından görünen, dizlerini arka koltuğa bükmüş, küçük, tombul kollarını çenesine dayayarak etrafı seyreden çocuğu bekliyordum.” Aslında kendisi de etrafı seyreden, soru sormayan, sorarsa bazı sırların açığa çıkacağından korkan bir çocuktur. Sokakta kendisine birileri soru sorar ve o da cevaplayamazsa diye ödü kopar. Bu yüzden saati herkesten önce o öğrenir sınıfta. Yılda bir kez, Nevruz Bayramı’nda iki gün ortadan kaybolan annesi gizemlerle dolu bir kadındır ve sınıf arkadaşı olan valiyle olan ilişkisi ise tam bir bilmecedir.

Maksat Nur, “Şehrin Sahibi”nde, Sovyet rejiminin çözülme dönemine denk getiriyor anlatı zamanını. Kahramanlarının geçmişlerine yaptığı yolculukla da rejimin ülke ve insanlar üzerindeki etkilerini göz önüne seriyor. Kahramanımız valinin arabasına bindiği ilk andan itibaren anlıyor içinde bulunduğu anlamsızlığı. Çünkü arabanın camlarından görünen dünya bildiği dünya değildir artık. Otoritenin, gücü elinde bulunduranın gözünden görünen dünya bildiğimiz dünyadan çok hem de çok farklıdır. Valinin yanına oturur oturmaz midesi bulanmaya, vücudu kasılmaya başlar Ferec’in; adama yaranmak, onun gölgesinden ayrılmamak ister, çünkü “dış dünyadaki” herkes omuzlarının üzerinde öküz, tilki, çakal, koyun, keçi, tavuk, domuz gibi başlar taşımaktadır. O andan itibaren düşünceleri allak bullak olur: “Ben bu büyülü güne kadar, alelade geçmişiyle yaşayan biriydim. Oysa yaşadığım ömrün hatıraları, bu otomobilin yerinden kımıldaması kadarmış.” Onun hayatı başkalarının çektiği bir filmin sahnelerinden ibarettir aslında ve film daha etkileyici olsun diye onunla birlikte gördüğü şu insanlar acımasızca kullanılmaktadır. İnsan gövdesine ve hayvan başlarına sahip bu insanlar güce tapmakta, inanılmaz bir akıl tutulması mı yaşamaktadırlar? Zira bunca hayvan başının arasında aslan ya da kaplan başı taşıyan kimse yoktur.

İnsan olmak çok zor!
Anlatıcı artık geçmişine dönüp baktığında kendini, boynuna tasma takılıp gezdirilen bir tazıya benzetmektedir: “Bana tasma takmaları da artık anlamsızdı çünkü tasmasız hiçbir yere koşamazdım, sahibimin gölgesinden uzağa gidecek durumda değildim. Bu anlamsızlığı, hem de her gün, bir sağa bir sola doğru geçip giden petrol tankerlerini gördükçe anlıyordum ve onları kendime benzetiyordum.” Valiye karşı düşünceleri ise son derece çarpıcıdır. Çünkü ona göre, vali, herkesin düşüncelerini okumaktadır. Kimseye özel bir şey söylemese bile ona hizmet eden insanlar, şoför, yardımcısı ve korumaları onun hareketlerinden ne demek istediğini anlarlar. Kendi aralarında kurdukları özel iletişim dili sayesinde birbirlerinin aklından nelerin geçtiğini, niyetlerinin ne olduğunu bilirler. “Bu da sihirli bir âlemdir, sırdır. Bu sırrı sadece vali biliyor. Bu olağanüstü hasletlere sahip olan, sadece vali... Üstelik sadece vali bu sırlı, büyüleyici yöntemle otomobilin penceresinden, dışarıdaki insanların mizacını görme ve anlama; aynı zamanda bu sırrı yanındaki adamlara da aşılama ve onlardan tekrar geri alma yeteneğine sahip...”

Romanda anlatılanların tamamı bir rüyadan mı ibaret, yoksa bir şehir ve insanları kötü bir rüya görmüş de artık uyanmışlar mıdır, bu soruların cevabı okura bırakılıyor.
“Şehrin Sahibi”, insan olmanın insana en büyük yük olduğunu anlatan bir roman. “Herkes insan olabilir ama insan olmak çok zor!” diyor Maksat Nur.

Romanı dilimize çeviren İmdat Avşar bir öykücü. Onu “Çiğdemleri Solan Bozkır” (2009) ve “Soğuk Rüya” (2012) adlı kitaplarıyla tanıyoruz. Avşar, “Şehrin Sahibi”ni pırıl pırıl bir Türkçeyle dilimize kazandırmış.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam