VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2012 Cuma | Anasayfa > Haberler > İnsanın tek gerçek korkusu: Ölüm
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsanın tek gerçek korkusu: Ölüm

“Gılgamış” bir yüzyıl önce bulunmuş olsa da birikmiş edebiyatın neredeyse bütün temelini oluşturabilecek kadar sağlam ve eşsiz bir şekilde karşınızda duruyor.

Ata Bozoklar

20. yüzyıla gelene kadar binlerce yıllık bir edebiyat tarihinden söz etmek, bilmiyorum doğru olur mu? Yazının bulunma yıllarını M.Ö. 3000’lere uzattığımızda geride 5 bin yıllık bilinen bir yazım tarihi ile karşılaşıyoruz ve galiba bu da bana binlerce yıl deme hakkını bir nebze olsun veriyor. Bu tarihin içinde edebiyat diyebileceğimiz yazım türünün ne zaman başladığı ise ayrı bir soru... Sanırım bunun da bulabileceğimiz en iyi cevabı “Gılgamış Destanı” olacaktır. İşte bu nedenle de bu destan, ortaya çıkarıldığı 1900’lü yılların başından beri edebiyat tarihimize binlerce yıllık bir derinlik kazandırmıştır.
Edebiyatçı olmayan birisi olarak edebiyata baktığımda, içinde hep kendimi görmüşümdür. Edebiyata olan ilgimin kaynağı belki de budur. Bu haliyle, bir bütün olarak ele aldığımda ve bugünkü hekim kimliğimin verdiği bilimsel bakış açısıyla, edebiyatı “insan ruhu üzerine yapılmış kollektif bir çalışma” olarak değerlendirirsem umarım kimseyi kızdırmam. Eserlerin hiçbirisi kendi içinde böyle bir amaç gütmese de birikmiş edebiyat aslında insanı anlatan bir bilimsel çalışma gibidir. Onun için Freud, ruhsal plandaki sorularının pek çoğunun cevabını Dostoyevski’ nin eserlerinde bulmuş ve bunu da açıkça ifade etmiştir...
Buna benzer örnekleri hepimiz biliriz çünkü pek çoktur. Hatta somut dünyamızın şekillenişinin bile bir edebiyatı vardır. Bilimsel gelişmelerin, sosyal davranışlarımızın arkasında koskocaman bir edebiyat dünyası yatar. Birisi “Aya seyahat, ilk kez bilim adamları tarafından değil de, Jules Verne tarafından planlandı” derse, bu fikre kaçımız itiraz edebiliriz. Öyle ya belki geleceğimizi yaratacak olan unsurlar içinde en önemlilerinden birisi de günümüzün edebiyatı olacaktır.
TANIDIK BİR METİN
Böyle bir noktadan bakınca en geriye gidip, tarihin ilk edebi kahramanını yakalamak benim için çok anlamlı geliyor. Ondan sonraki her şeyden önce gelen bir karakter. Adeta eski bir sandıktan çıkmış ve size soyağacınızla ilgili çok şey anlatan, unutulmuş, tozlu bir resim gibi.İşte “Gılgamış”ın benim için böyle bir anlamı var. Resim tam değil... Bazı yerleri yırtık... Hatta neredeyse yarısına yakını kayba uğramış, çizgileri silik ama onda öyle bir şey var ki onun, ailenizin bir üyesi olduğunu bütün açıklığıyla görüyorsunuz. Destanın kendisi bir yüzyıl önce bulunmuş olsa da birikmiş edebiyatın neredeyse bütün temelini oluşturabilecek kadar sağlam ve eşsiz bir şekilde karşınızda duruyor. İçinde mitoloji, din ve en önemlisi insan var. Hem de en yalın ve de en çıplak haliyle... Daha sonra yazılmış tüm eserler, sanki onun birer bölümü gibi... İnsanın belki de tek gerçek korkusu olan “ölümü” ve en büyük özlemi olan “ölümsüzlük arayışını” anlatıyor. Sahip olduğumuz bütün medeniyetin asıl nedeni de bu arayış değil mi? Bilgiye duyduğumuz ihtiyaç, tüm tutku, hırs ve gayretlerimizin altında bu korku ve bu özlem yatmıyor mu? Bunun için çok değerli saydığımız özgürlüğümüzü bile seve seve feda etmiyor muyuz? Eserin yazıldığı gün ile bugün arasında geçmiş bunca zamana ve kat edilmiş yola rağmen bu konuda değişen çok az şey var.
Zaten bu nedenle bu kadar tanıdık geliyor. Zenginliğini, anlatımındaki yalınlıktan aldığı için de çok açık ve vurucu. Sanki aradan geçmiş yıllar hep anlatılanı unutturmak için harcanmış gibi... Gerçeği, insanın yüzüne bir anda vuruveriyor. “Şurasını da anlamadım” diyen hiç kimsenin olabileceğini düşünmüyorum. Olsa olsa bazılarına basit veya ilkel gelebilir. Ama gerçekten de öyle mi acaba? Eserin gerçek anlamına ve derinliğine pek azımızın nüfuz edebildiğini anlamak için yaşadığımız dünyaya şöyle bir bakmak yeterli. Gılgamış’ın hikayesini bıkmadan usanmadan tekrarlayıp duruyoruz. Ama olsun, her ne kadar ders alınamayacak türden olsa da insanın böyle bir ziyafeti kaçırmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu satırlarda “Gılgamış”ın, neden benim en büyük kahramanım olduğunu destanın bizzat kendi üzerimde bıraktığı etkiden yola çıkarak özetlemeye çalıştım. Destanı buradan satır satır benim açıklamaya kalkışmam haksızlık olur. İlgilenenlere tek tavsiyem, destanın sadece yorumlarını değil orijinali metni bulup okusunlar.
Üzerine ne kadar çok açıklama, tez veya yorumlama yapılmış olursa olsun Gılgamış’ın kendisiyle tanışmak gerek. Hatta diğer tüm karakterlerle de... Emin olun hiç kimse, hiç kimseye yabancı gelmeyecek. Ne de olsa binlerce yıllık diye sıfatlandırdığımız bir edebiyat tarihinin temelinden çıkıyor. Orada Dostoyevski den Jack London’a ve daha nicelerine varana kadar hepsi var.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam