VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
20 Ocak 2009 Salı | Anasayfa > Haberler > İnsanoğlunun toplumsal nüvesi şiddet mi?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İnsanoğlunun toplumsal nüvesi şiddet mi?

Primo Levi unutmanın vicdanı temizleyen bir parazit olduğunu görmüştü. Cinayetler unutuldukça yenileri işlenecekti. Levi, hatırayı canlandırmanın000 insanoğlunun kıyıcılığına set çekeceğini düşünmüştü. Bu umutla yazdığı anılarını, Gazze’ye bakakaldığımız bugünlerde yeniden okumalıyız.

SAADET ÖZEN


Primo Levi 1987’de öldü. Bir kimyagerdi, 2. Dünya Savaşı’nda Auschwitz’e bağlı Buna çalışma kampında kaldı, Rus birliklerinin gelmesiyle sağ kurtulmayı başardı. Savaştan önce birkaç öykü yazmıştı, yazmaya belki devam edecek belki etmeyecekti. Ama çalışma kampı ona anlatmadan edemeyeceği, anlatılmasını bir görev addettiği anılar bıraktı. Levi yaşadıklarını ilk olarak Türkçeye “Bunlar da mı İnsan?” adıyla çevrilen “Se questo é un uomo”da anlattı, hatıratına “Boğulanlar Kurtulanlar” ve “Ateşkes”te de devam etti, ayrıca başta “Il Periodico Sistemico” olmak üzere birkaç kurgusal metin de yazdı.
Levi’nin ölümünde bugün hâlâ tartışılan ve fikir birliğine varılamayan bir nokta var: Levi yaygın olarak söylendiği gibi intihar mı etti, yoksa kaza sonucu mu öldü? Ölümünün ertesi günü gazeteler intihar haberiyle çıkmıştı. İntihar diyenlere göre Levi anılarında Auschwitz günlerine sarsıcı derecede uzak bir mesafeden bakmış, yaşananların şiddeti aşan, asıl ürkütücü olan boyutunu ortaya koymuştu. Kamptaki tutsakları birer kahraman olarak çizmemiş, dayanışmayı erdem olarak görmeyen, hatta böyle hasletleri unutmuş varlıklara dönüştüklerini, karşı çıkanlarınsa bir avuç istisnai insan olduğunu anlatmıştı. Levi’nin kamp dışındaki hayatının açmazlarının peşindeki Carole Angier de bu düşüncede: İntihar bu mesafeli dilin, dışarı vurulmamış umutsuzluğun patlayışı, bedeliydi.
İntihar etmedi, diyenler ise Levi’nin bütün yapıtlarını insana, hayata olan sevgisinin ifadesi olarak okuyanlardı ve onlara göre 68 yaşında kendini öldürmüş olamazdı.
Öteden beri edebiyat çevrelerinin intihara bireyin kendi kaderini tayin etme kudretinin ifadesi olarak bakmayı, hatta kimi zaman bunu yazar biyografisine konulacak şık bir son nokta olarak kullanmayı sevdiğini düşünmüşümdür. Bu yüzden, ama sırf bu yüzden Levi’nin 68 yaşında, başı dönüp üçüncü kattan düşmüş olması ihtimali bana daha sıradan ve daha ikna edici gelmiştir.
Fakat ölüm günlük hayatımızın bir parçası oldukça ve olağan koşullar dışındaki ölümler normalleştikçe Primo Levi ve umutsuzluk başka bir anlam kazanıyor. Resmi dillerin insani sıfatlarından arındırarak aktardığı, dahası cennetlik ve cehennemlik diye kıymetler takdir ettiği, Doğu’dan soğuk haberleri gelen ölümlerde. Ya da Filistin’deki aslında hiç bitmeyen, ancak şiddetin dozu arttığında, çocuk yüzleri art arda “taze haber” niteliğiyle gazetelerde kendine yer bulduğunda duygularımızı harekete geçirebilen, canımızı acıtan ölümlerde.
Primo Levi, anılarını yazmaya çalışma kampındayken başlamıştı. Korkunç koşullarda aylarca yük taşıdıktan sonra, kimyager olduğu için laboratuara alınmış, eline kâğıt kalemin geçtiği anda yazmaya başlamıştı. Hemen yok etmek zorunda olduğu satırlardı bunlar, ama hayatta kalma mücadelesine anlam katacaklardı: Levi’nin tutunduğu tek canlı dal, o kampta yaşananların dış dünyaya anlatılması gerektiğine yürekten inanması, bunu bir tür ilahi görev addetmesiydi.
“UNUTMA” PARAZİTİ
Kurtulduktan sonra bunu yaptı da. SS’leri, Alman ekonomisine bedava işgücü sağlayan kamplardaki korkunç koşulları, gaz odalarına gönderilen kafileleri anlattı. Ama ilk bir aydan sonra duyarsızlaşan, başkasının tayınını çalarak, küçük işbirliklerine giderek, siviller arasından hamiler arayarak hayatta kalan tutsakları, yanındaki yirmi yaşındaki adamın yarın öleceğini bildiği halde kendi gaz odasına seçilmediği için Tanrı’ya dualar eden yaşlıları da anlattı, şiddetten daha ağır olan buydu: Herkesin, her milletten, insanın bir an için de olsa insanoğlunun toplumsallaştıkça ürettiği, ruhuna bitişik olan zarar verici içgüdülerine bir sınır çeken yasalardan sıyrılabildiği gerçeği.
Levi insanoğlunun unutma yeteneğiyle savaşıyordu. Toplama kamplarının tanıkları konuştukça aynı acılar bir daha yaşanmaz diye düşünmüştü. Levi unutmanın bir taraftan insanın yaşamasını, acıların üstünden atlamasını sağlayan şey olduğunu da biliyordu. Fakat aynı yeteneğin insanın vicdanını temizleyen bir parazit olduğunu da... Levi hatırayı canlandırmanın insanoğlunun içgüdüsel kıyıcılığına bir set çekeceğini, bu dürtüsü zayıf olanları harekete geçireceğini, canilerin karşısına dikeceğini düşünmüş olmalı. Fakat şimdi Gazze’den akıp duran resimlere bakarken düşünüyorum ki, belki bir sabah Levi kalkmıştır. Kapısının yanındaki kutudan o günün postasını almış, okumaya başlamıştır. Gazetelerden birinde bir resim görmüştür. Basit, sıradan bir ölünün resmini. Ölünün açık gözlerinden tıpkı kendi gibi, insanlığını kaybedecek koşullara mahkûm edilmiş bir insanın hayatını okumuştur. Sonra yan sütundaki soğuk ölüm rakamlarına, hiçbir insani duyguya cevap vermeyen politik demeçlere kaymıştır gözü. Birkaç ay önce bitirdiği “Boğulanlar Kurtulanlar”la unutma hastalığına karşı savaşan yazar, acılar ne kadar hatırlansa cinayetlerin bitmediğini, her milletten kurbanlarla her milletten canilerin arasında, insanlığın unutulduğu ortak bir kuşak olduğunu düşünmüştür bir an. Sonra bir an umutsuzluk içinde, yüklerinden kurtulmak ihtiyacıyla kıvranmıştır. Onu umudunu yitirmesi değil, hatırlamanın çaresiz kalması öldürmüştür belki.


Devletin erken yaşlanma hastalığı
Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’a göre, Türk toplumu Aydınlanma evresini yaşamadı ve bu kültürel gecikmişlik yüzünden bir türlü laik düzene geçilemiyor. Bu durum, demokrasi anlayışımızı da biçimlendiriyor. Bireycilik yerine cemaatçilik kurumsallaşmış örneğin.
Özetle, dünyanın uç-demokrasiye, hiper-demokrasiye hazırlandığı bir dönemde hiç kimsenin, hiçbir topluluğun sıradan ve yaşanan demokrasi ile bile yıldızı barışık değil, ülkemizde. Bu yüzden doğallıkla kişinin hem kendisi, hem de ülke yitiriyor. Siyasetin, devletin dili yalanlarla kirletiliyor. “Akılcı ilkelerin, görüşlerin, düşüncelerin” yerini topluluklar arası “dokunulamaz dogmalar/ tabular/ önyargılar” alıyor. Bireylerin devlete, siyasete güveni tükeniyor. Sonuçta, Sami Selçuk’un benzetmesiyle (ya da tespitiyle) erken yaşlanma (progeria) hastalığının bütün aksaklıklarını sergileyen devletimiz de, kısıtlı (mahcur) demokrasimiz de yokuşları tırmanamıyorlar. Solunum darlığı çekiyorlar ve çok zorlanıyorlar.
Peki ya hukukumuz? O da sürgit sancılı... İşte, Sami Selçuk’un “Kısıtlı Demokrasi/ Sancılı Hukuk” kitabında bir araya getirdiği yazıları, bu yokuşları nasıl tırmanıp aşabileceğimizle, bu sancıyı nasıl dindirebileceğimizle ilgili öneriler getiriyor.
Elbette bütünüyle kişisel görüşler, bunlar. Ama tartışmaya sınır ve yasak getirilmemesi temelinde yükselen görüşler.

Paylaş