VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Mayıs 2012 Salı | Anasayfa > Haberler > İpe çektiğimiz aslında kendi içimizde kaçtıklarımız
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İpe çektiğimiz aslında kendi içimizde kaçtıklarımız

Müge İplikçi yeni romanı “Civan”da Dede Korkut’un Deli Dumrul’unun izinden modern bir halk hikâyesi anlatıyor.

Canan Hatiboğlu

Romanın ana örgüsünde ve karakterlerde Dede Korkut’un Deli Dumrul’una göndermeler debulunuyor. Başlangıç ve bitişini gözönüne alarak yapısal olarak modern bir halk hikayesi diyebilir miyiz “Civan”a?

Modern bir halk hikayesi denilebilir, evet. Kitapta o eski öyküyü takip edebilirsiniz. Bazı hususları satır aralarına sakladım, bazen sembollerle anlattım. Ama öykü,o bizim eski öyküdür.

Neden Deli Dumrul hikayesi? Dede Korkut Hikayeleri’nin en zamansızı olduğu için mi?

Bence bizi bize oldukça iyi anlatan bir hikaye bu. Deli Dumrul’un bellek konusunda yaşadıkları, deneyimleri, parçalanmışlığı, savrulmuşluğu...
Karakterlerin hikayelerine bakarak “herkes kendi kendinin celladı aslında” diyebilir miyiz? Yoksa cellatlığı yapan aslında bir nevi kader de diyebileceğimiz toplumun yapısının hali mi?
Hep böyle değil midir? Kanımca asıl cellat içimizde olan. Onun varlığını kabul edemediğimiz için darağaçları kurmaz mıyız? O darağaçlarında bizlere benzemeyen, bizim gibi olmayanları-bizim cümlelerimizin edatları, bağlaçları, ünlemleri, fiilleri gibi olmayanları-, önyargı hezeyanları içersinde ipe çekmez miyiz? Kendimize seçtiğimiz o kurbanları hedef tahtası haline getirmez miyiz?
Ancak işin aslı ipe çektiğimiz aslında hep kendi içimizde kaçtığımızdır. “Elim sende!” diyen o iç ses! Bunu fark etmek istemeyiz, bu işimize gelmez. Böyle bir idrakle hayata devam etmenin külfet olduğunu düşünürüz. Düşünür müyüz gerçekten? Hayır, bunu düşünmeyiz bile! Sistem de buna odaklanmıştır zaten: Kaç, kurtul, yargıla, öldür, yok et, yok say... Bizim ‘biz’ olmamızı istemez sistem. Başkalarını suçlayarak hayata devam etmemiz daha çok işine gelir onun da. Elbette bizim de...

Elbette herkes kendince bir kurban belirleyecektir ama sizce hikayenin asıl kurbanı kim? Sonuçta karakterler, belli yollardan geçerek gelmişler ve her karakterin kurban olarak görülmek için sebebi var...

Bence asıl kurbanlar gençler. Kitabın adı bu yüzden “Civan” zaten. Büyüyememenin içine tıkılmış olan gençler. Birey olmalarına izin verilmeyenler. Kitaptaki herkesin gençliği elinde patlıyor neredeyse... İşte bu yüzden kitabın adı ‘Civan’, bu yüzden.

TAKINTILARIMIZDAN KURTULMAK GEREK
Herhangi bir kesimi(ırk, topluluk, zümre...) suçlu göstermek aslında genel soruna bir çeşit günah keçisi yaratmak... Asıl aksaklık nerede peki?


Günah keçisi yaratma takıntımızdan vazgeçmemiz gerekiyor galiba. Çok geleneksel bir söz olacak belki ama geçmişle yüzleşmemiz çok önemli. Ancak bu yüzleşmeyi kendi vicdanımızla yapmamız elzem. “Ben onun yerinde olsaydım ne yapardım?” diye sormak... “Görevimdi, gerekeni yaptım” demek takıntısından kurtulmak!

Pınarlı’yı küçük bir Türkiye manzarası olarak tasvir edersek gerçek Azrail kim?

Ben asıl Azrail’in kendimiz olduğunu düşünüyorum. Kendi iç sesimiz. Kendi kendimizi boğan o iç ses!

İçinde yaşadığımız toplum, Deli Dumrul’daki Azrail kadar adil mi?

Değil. Azrail’in işkence görmüş birine sağlam raporu vereceğini, köylerin tepesine bombalar yağdıracağını düşünmem bile!

Çatlaklara karşı sıva: Çikolata

Kitapta Rana’nın yaptığı çikolataları bir nevi tutkulara ve aşka kaçış olarak görebilir miyiz?

Öyle sayılabilir. Ben o çikolataları kitapta daha etkili olan başka bir imgeye, çamura bağlansın diye kullandım. Bir tür denge diyebiliriz. Aslında kendi hayatını o çamurla sıvıyor Rana. Nasıl bir sıvama bu? Kaçışla, yanılgılarla, yine kaçışlarla ve yine yanılgılarla örülmüş bir sıva. Romantizmle, romantik bir aşk umuduyla. Geçici olarak çatlakları örtecek bir malzeme bu. Sadece geçici olarak...

Paylaş