VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İstanbul denen koca hücre
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İstanbul denen koca hücre

Burhan Sönmez “İstanbul İstanbul”da İstanbul’un yeraltına inşa edilen bir hücreye iniyor ve akıl almaz işkencelere maruz kalan dört mahkûmun dramını çarpıcı bir dille anlatıyor.

TEKİN BUDAKOĞLU

TEKİN BUDAKOĞLU

Burhan Sönmez’in metinlerinde konu ne olursa olsun, her zaman aklıselim bir vicdanın isyanını sezmek mümkün. Zarif bir duyarlılık bu. Öyle ki onun sesini yükseltmeyen, aksiyonların kaba hallerini pat diye gözünüzün içine sokmaktan özellikle kaçınan bu tutumu sayesinde bildiklerinizi yeniden gözden geçirme, oturup üzerine uzun uzun düşünme fırsatınız oluyor.
Bir çeşit kırılgan ayna belki: Kusurları, gedikleri, yarım yamalak kalıveren ne varsa, apaçık görüyorsunuz. Bu yönüyle, Burhan Sönmez metinlerinin değiştirici, dönüştürücü etkisi olduğunu ve memleketi, doğayı, insanı yeni bir gözle/ruhla görme olanağı sağladığını düşünüyorum.
Onun son romanı “İstanbul İstanbul”, işte böyle, çetin bir yüzleşme.

Romanın asli kahramanları olan doktor, öğrenci, berber ve yaşlı adam ve onların hikâyeleri, aslında memleketin yakın tarihinin birer özeti. Roman, sırayla dördünün ağzından anlatılıyor. İstanbul’un yeraltına inşa edilen hücrede akıl almaz işkencelere maruz kalan dört mahkûm acımasızca dövülüyor, bileklerinden çivileniyor, etleri lime lime ediliyor.

HER YER ÇÜRÜYORDU

Mahkûmların kim olduklarını, neden hücreye kapatıldıklarını parça parça anlattıklarından anlıyoruz. En genci, İstanbul Üniversitesi’nde okuyan, on sekiz yaşındaki öğrenci Demirtay. Bir örgüte üye; dünyayı güzelleştirebileceğine, yoksulluğun bertaraf edilebileceğine inanıyor. Bir gün, Yasemin ismindeki arkadaşıyla buluşmaya gittiği sırada, okulun kütüphanesindeki polislere yakalanıyor.

Hücreye ilk gelen ise Doktor. Onun hikâyesi daha ilginç. Aslıda herhangi bir örgüte üye değil, yakınından bile geçmiyor. Yasadışı örgüte üye olan asıl kişi, onun tıp fakültesinde okuyan oğlu. Doktor, oğlunun durumunu fark edince onun yerini alarak, denebilir ki verem olan oğlunun suçunu sırtına geçiriyor.

İçlerinde en hırçınıysa Berber Kamo. Diğer ikisinden sonra geliyor hücreye; en huysuz, öfkeli olanları. Dünyaya küskün Kamo, kırılmış. Köyündeki kör bir kuyuya bakarak ömrünü geçirdikten sonra, hücrede artık kendi içindeki kuyuyla baş başa kalıyor. Şiirleri ve eski karısı Mahizer’i kendinden çok seviyor Kamo. Hücredeki bitmez tükenmez işkencelere Doktor ve Demirtay kadar dirençle karşılık veremiyor. Kamo’nun insanlığa karşı umudu tükenmiş.

Kendi köyünden bir adamla karşılaştığında iyiden iyiye anlıyoruz bunu. Kamo, hiç tanışmadığı köylüsünün boğazına bıçağı dayıyor. İstanbul’dan bunalarak köye sığınan öğretmen babası, orada da bir türlü tutunamayarak intihar ettiği için köye ve köyün nazarında insana ve topluma öfkelidir Kamo: “Ama köylüler farklı mıydı? İnsan her yerde aynı değil miydi? Öğretmen bir kâbustan başka bir kâbusa geçtiğini geç anladı. Kent yalan, köy de yalandı, şimdi iki yalan arasında sıkışıp kalmıştı. Her yer çürüyordu, dünyada kaçacak yer kalmamıştı.”

Hücreye daha sonra, en yaşlıları Küheylan Dayı geliyor. Yasadışı faaliyetleri sebebiyle dağda yakalanan Küheylan Dayı, kısa sürede diğerleriyle arkadaş oluyor. İstanbul sevgisi, şehri gören babasının anlattığı hikâyeleriyle başlayan Küheylan Dayı, hayallerinde yaşamayı seven bir adam: Böylece, Küheylan Dayı’nın hayalgücüyle soğuk hücrede rakı masaları kuruluyor zaman zaman, hareketli sokaklarda geziliyor, bol kahkahalar atılıyor. Mahkûmların dördü de hikâyeler anlatıyorlar birbirlerine. Zihinlerini diri tutma yöntemleri bu. Birinin anlattığı hikâyeleri, diğerleri bazı değişikliklerle hatırlıyor. Böylece hepsi, kendinden bir şeyler katarak hikâyeleri başkalaştırıyor. Gerçeğin kurmacayla, uykunun uyanıklıkla yer değiştirmesini sağlıyor bu hikâyeler.

Hikâyelerde tek değişmeyen ise İstanbul.
Oysa İstanbul virane halde, yok olmaya yüz tutmuş. Burhan Sönmez’in, yerin altındaki hücreyi yaşanabilir mekân, yukarıdaki İstanbul’u ise gerçek hücre olarak gördüğünü hemen her satırda hissetmek mümkün: “Burada soğuk hücrelere kapatılanlar, dışarıdaki kalabalığı, caddeleri özlerdi. Dışarıdakiler de hücrelerden uzak, sıcak yataklarında uyukladıkları için sevinirlerdi. Oysa İstanbul, umutsuzluktan boğulan ve sabahları işe solucan gibi sürünerek giden insanlarla doluydu. Yukarıdaki evlerin duvarları kök salıp aşağıdaki hücre duvarlarına yaslanırken, o evlerde yaşayanlar sahte bir mutluluğa sarılırdı. İstanbul ancak böyle kalabilirdi.”

ÇİRKİNLEŞEN İSTANBUL

Görülüyor ki Burhan Sönmez’in İstanbul’u, insanı ve insanlığı karşılayan ve gittikçe yıpranan, çirkinleşen, bozulan, soluk bir imge. Bunun karşısında, kendileri acı çekerken dünyadaki diğer insanların acılarının azalmasını umut eden, hayaller kuran ve birbirine destek olan mahkûmlar sayesinde ise hücre bile yaşanabilir bir mekân olabiliyor. İşte bu noktada, doğru bildiklerimizi şöyle bir silkeliyor Burhan Sönmez. İyi-doğru-gerçek gibi kavramların rengi değişiyor: Mahkûmlar, gerçek dünyanın kötülüklerinden tecrit edilen birer örnek kahramana, hücre de yaşam alanına dönüşüveriyor. Çünkü Burhan Sönmez’e göre mekâna anlam veren, insandır.

Yine de gittikçe bozulan, kötüleşen şehirdeki insanlara karşı olumlu yaklaşamıyor bir türlü. İnsanların zamanın çabucak değişmesine olan tutkusu, kurallara sıkı sıkıya bağlı olması, doğayı acımasızca katletmesi boğazını düğümlüyor olmalı. Kurallara, erk’e, baskıya karşı öfkesini Berber Kamo’nun ağzından aktarıyor: “Beynime girmeye çalıştılar.

Delirmemek için çırpındım, zincirlerden kurtulmaya çalıştım. Başımı duvara vurdum. Yalvarmamı istediklerinde küfrettim. Bazen inledim, bazen kahkaha attım. Siz insansınız, dedim, siz gerçek insansınız. (...) İnsan olmanın gereğini yaptılar.” Kahramanların, geçmişte farkında olmadan birbirlerinin hayatlarından geçişlerini izliyoruz. Tıpkı hücrede olduğu gibi, özgür hayatlarında da acının yollarını nasıl birleştirdiğine tanık oluyoruz. “Özgür hayat” dediğime aldanmayın sakın, romandaki “gerçek hücre” insanları gün be gün ezmekten geri durmayan İstanbul. Böylece İstanbul, aslında dünyayı ve insanlığı karşılayan bir imge olarak görünüyor: O yüzden acının, yoksulluğun, adaletsizliğin kapıları hep İstanbul’a açılıyor.

İşte bu acılardan, hüzünlü fakat kanlı canlı hikâyeler çıkarıyor Burhan Sönmez ve ardı sıra insanlığı, yaşamı, ezberletilen kuralları adamakıllı bir sorguya çekiyor; çürümeye, yokoluşa ağıt yakıyor. Bu hikâyeler karşısında bize de Decameron’daki gibi ‘sarı bir kahkaha’ atmak kalıyor.

Paylaş