VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Şubat 2012 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İstanbul global bir cazibe merkezi nüfusu daha da artacak
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İstanbul global bir cazibe merkezi nüfusu daha da artacak

Haliç’i temizleyen mühendis sordu, İstanbul’u yenileyen mimar yanıtladı!

İstanbul’un yeniden yapılanmasında önemli bir rolü olan, Okmeydanı projesini yürüten, sarayların restorasyon çalışmalarını yapan, Pera Müzesi’nin restorasyonu ile övgüler toplayan Dr. Sinan Genim’in Alman Arkeoloji Arşivi’ni geride bırakan yapıtının ikincisi çıktı: “Konstantiniye’den İstanbul’a IX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Anadolu Yakası Fotkoğrafları.” İki ciltlik bu büyük çalışmanın Pera Müzesi’nde bir de sergisi yer alıyor. Sinan Genim’le, yine onun gibi İstanbul’a hizmet etmiş bir diğer uzman, Atom Damalı konuştu.

Sinan Bey, İstanbul’la ilgili çok güzel bir eser hazırlamışsınız. İki ciltlik bu eseri, 5 yılda ortaya çıkarttığınızı söylüyorsunuz ama böyle bir birikim 5 yılda oluşmaz. Epey bir hazırlık dönemi içermeli... Nedir kitabınızın tarihi?
Bu işe, 2001’de başladım ve “Konstantiniyye’den İstanbul”a dizisinin ilk iki cildi 2006’da çıktı. O çalışma da 5 sene sürmüştü. Ama İstanbul üzerine çalışmalarım 1972’de başlayıp 1980’de bitirdiğim doktora tezim İstanbul’un iskan tarihi ile başlar. Ayrıca 200 yılı aşkın süredir bu şehirde yaşayan bir ailenin çocuğuyum, yani hep bu şehirdeydim ve 1960’a kadar İstanbul’da eski yaşantı hemen hemen değişmeden devam ediyordu. Geçmişe ait hatıralarım da böylece önümü çok açtı. Mesela bazı fotoğrafa baktığımda anılarım sayesinde o fotoğrafın nereye ait olduğunu hatırlarım. Tabi bir de mimar olmam... Çünkü mimari, kişide zamanla bir görsel hafıza oluşturuyor.
Tabii kitabın oluşumunda koleksiyonların toparlanması da söz konusu...
Bu arşivin önemli bir miktarı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün koleksiyonu. İnan Kıraç bu çalışmayı her aşamada destekledi. Serra ve Ömer Türel, Engin Özendes, Halil Onur, Burak Çetintaş ve Bahattin Öztuncay’ın bazı fotoğraflarını da aldık. Bir kısmı da benim arşivimden. Böylece İstanbul’la ilgili belki de Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden bile daha büyük bir arşiv oluştu. Zira oradaki İstanbul fotoğraflarının çoğu imzalıdır. Oysa kitaptaki fotoğraflar arasında, pek çok amatör fotoğrafçının kareleri var. Tabii söz konusu amatör fotoğraflar olunca daha dikkatli olmak gerek. Çünkü imzalı fotoğrafların tarihleri çoğunlukla bellidir. Böylece fotoğraftaki dönemi belirlemek de kolay oluyor. Ama amatör fotoğrafçıların çektikleri karelerde bu tespit zor. Böylesi bir fotoğrafın çekildiği tarihi belirlemek için o bölgenin pek çok fotoğrafını incelemek gerek. Bazı ağaçların büyüklüğünden fotoğrafın tarihini tespit edebiliyoruz. Bu arada bazı yanılgıların olması da kaçınılmaz. Mesela Rumeli yakası kitabındaki bazı fotoğrafların tarihlerinde ikinci baskıda bazı düzeltmeler yaptım. Çünkü daha sonra o bölgeye ilişkin başka fotoğraflar geçti elimize.
Bu durumda fotoğrafçılık tarihini çok iyi bilmek gerek...
Böyle bir iddiam yok. Bunu Engin Özendes, Bahattin Öztuncay, Ersin Alok, Gültekin Çizgen Aytekin bilir... Ama işte biraz biraz biz de bulaştık bu işe... Son 10 yılda da bir şeyler öğrendik. İlk kitapta Pascal Sebah’ın Kız Kulesi önünde çekilmiş, çift kürekli bir piyade fotoğrafı vardır, ardında üç hanımla... Çok güzel bir fotoğraftı. Hatta daha önceki serginin ilk fotoğrafı yapmıştık onu ve tarihini 1865-1875 arası olarak belirlemiştik. Sonra o piyade ve üç hanımı, aynı pozda bu kitabı yaparken Küçüksu Kasrı’nın önünde gördüm. Berggren’in bir fotoğrafında... İki fotoğraftan biri hatta ikisine de foto montaj yapılmış gibi... Acaba bu tekne fotoğrafı stüdyoda mı çekildi ve sonra kareye monte edildi anlamak zor, bu bir konuşmada bunu tartışacağız..
SIRADA ÜSKÜDAR VAR
İlk kitap Rumeli yakası fotoğraflarıydı, şimdi Anadolu... Devamı gelecek mi?
Bundan sonra, Üsküdar’ı yazmayı istiyorum. Çünkü Üsküdar’a ait çok hoş fotoğraflar var ve bazı yapılar ne yazık ki hep yanlış anlatılıyor. Sonra da Haydarpaşa’dan Pendik’e kadar olan bölgeyi kapsayan bir kitap var aklımda. Bir cilt de Adalar için... Ömrüm vefa ederse bir de Suriçi yapmak isterim. Bu kitaplarda biraz Bostancıbaşı Defterleri’ni takip etmek istedim. Onlar Yalı Köşkü’nden başlar, Eyüp’den Karaağaç’a geçer ve Rumeli sahilini takiben Rumelikavağı’na kadar devam eder daha sonra Anadolukavağı’ndan itibaren Fenerbahçe’ye kadar sahil boyunu anlatır. Ben ara bir yerden Karaköy’den başladım, sahil boyu gittim, dönüp Karaköy’ü bulacağım.
Bir şehrin çekiciliğinde tanrısal güzellikle insanların yaratıcılığı muhakkak birleşmeli... İstanbul’un tabiat güzelliği, tanrısal güzelliği münakaşa götürmez. Buna insanların yaratıcılığı eklenince sizce nasıl bir bileşim ortaya çıkmış?
Bence İstanbul altıncı kez yeniden yapılıyor. İlk Megaralılar kolonistler geliyor, Lygos’u fethediyorlar, Byzantion’u kuruyorlar. Byzantion’u MS 198’de Septumus Severus kuşatıyor, surlarını yıkıyor, şehir statüsünü kaldırıyor ve Marmara Ereğlisi’ne bağlıyor. Tekrar şehri o kuruyor, hipodromu da o yapar. Oğlu Caracallas’a atfen Agusta Antonina diyorlar; yeni bir şehir. Artık Roma’ya bağlı bir şehir ve eskisi gibi bağımsız değil. Böylece üç oluyor. Sonra Konstantin geliyor Roma’nın başkenti yapıyor ve Konstantinopolis kuruluyor; dört. Fatih Sultan Mehmet Roma İmparatorluğu’nu Müslümanlaştırıyor ve şehir Müslüman oluyor; beş. Şimdi de Cumhuriyet’in İstanbul’u oluşuyor; altı. Konstantin, şehri başkent yaptığı zaman büyük bir inşaat faaliyetine başlar ama surların bugünkü yerine çekilmesi, Valens Kemeri’nin yapılması 100-150 senelik bir inşaat faaliyetini yansıtır. Konstantinopolis’in oluşması, uzun bir süre devam eder. Fatih, şehri feth ettikten sonra küçük bir Fatih Camii yaptırır. O cami yıkılıyor ve bugünkü camiyi 3. Mustafa yaptırır. Asıl inşaat faaliyeti ise Kanuni devrindedir. Yani bugünkü İstanbul olarak algıladığımız, Sinan’ın İstanbul’u... Demek ki, şehrin yeniden yapımı yüzyılı bulmuş. Cumhuriyet 1923-2013Ö Yani cumhuriyetin İstanbul’u daha oluşmadı. İlk gökdelen 1969’da yapılmıştır; eski Sheraton bugünkü Ceylan Intercontinental, süreç devam ediyor...

Bir şehre tanrısal güzelliğin dışındaki insanların katkısında otoritenin yaklaşımı çok önemli. Mesela Oman’ın Muscat şehri. Ciddi şehircilik kuralları uygulanmış bir şehir. Görünce çok şaşırmıştım. Sultan 10 katın üzerinde bina yapımını yasaklamış. Böylece zengin bir kültür birikimi olmayan bir yerde, dengeli güzel bir şehir yaratılmış. Oysa İstanbul’da yüzyıllara yayılmış bir kültür birikimi var... Belki petrolü olmadığı için zengin değil ama tarihi var. Burada otoritenin yaklaşımının sorgulanması gerekmez mi?
Söylediğinizde önemli bir teşhis var. “Zenginlik var, yeteri kadar bilgi birikimi ve kültür yok” diyorsunuz. Bir şehrin radikal bir şekilde oluşturulabilmesinde irade ve karar en önemli faktör. Sultan’ın iradesi ve her kafadan bir ses çıkmaması yeni Oman’ı oluşturuyor. Bizde ise hem yeteri kadar sermaye yok hem de fazla fikir var! Ama bu fikir sahiplerinin yeteri kadar bilgileri var mı? Hemen her olumsuz bakışın ardında bir ideolojik bağımlılık var, ne yazık ki! Bu da bazı işlerin doğru yapılması için fikir üretmini engelliyor.
HAYDARPAŞA TREN GARI
Evet, herkes mimar, herkes mühendis!
Mesela Haydarpaşa tartışması. Birileri “Yıkılmasın, tren istasyonu olarak kalsın” diyor. Buranın eskisi gibi kullanılması artık mümkün değil. İnsanların konfor beklentisi arttı, aktarmalarını kapalı mekanlarda yapmak istiyor. Sonra Marmaray geliyor... Tren onun içinden geçecek. Bu durumda bu bina ne yapılır? Otel yapılır. Londra’nın merkezindeki otel yapıldı. Ama bizde değişime bir direnç var. İstanbul’un Oman’dan bir farkı daha var. Bizim bir dönem reddettiğimiz bir Osmanlı mirasımız var. Mesela 1975’te Budapeşte’deki uluslararası Türk sanatları kongresinde dönemin kültür bakanı, kürsüye çıkıp “Bizim o kadar büyük ekonomik gücümüz yok, Yunanlılar kendi mallarını, İtalyanlar da kendi mallarını alsınlar. Biz ancak Türk-İslam yapılarını restore ederiz” dedi. Bunun üzerine biz de, Türkiye’den gelen akademisyenler olarak salonu terk ettik: “TC kültür bakanı olarak bunları söyleme yetkisine sahip değil, biz buna katılmıyoruz, bu bakanın kendi fikridir zabıta alınmasın” dedik. Cumhuriyet’in kurucuları, ahşap evlerde, zor koşullarda yetiştikleri için de reaksiyonerlerdi. Osmanlı’nın sarayları vardır ama özellikle son dönemlerde, ekonomik nedenlerle yoğun konut ihtiyacını karşılayamamıştır. Bu yüzden onlar da bir tepki gelişmiş “cumhuriyetin şehirleri müze şehirler olmayacak, biz modern ve çağdaş şehirler istiyoruz” demişlerdir.
Bu İstanbul’u nasıl etkilemiş?
Şehirler yaşayan organizmalardır. Ya onu üstün bir irade ve radikal kararlarla yönlendirirsiniz ya da o yaşantısına devam etmek için kendi bildiği yolda hareket eder. Çocuğunuza iyi bir eğitim vermeniz veya onu sokağa bırakmanız gibi... Bu durumda da çoğunlukla marjinal olur. İstanbul bir dönem radikal iradeden yoksun olduğu için hayatına kendi bildiği şekilde devam etti ve gelişti. Bunun tek açıklaması göç de değil. Bu şehir öyle bir cazibe merkezi ki Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Irak’tan, İran’dan, Ortadoğu’dan, Afrika’dan insanlar geliyor. Bu dinamizm, nüfusun artışı da çok hızlı ve sağlıklı kararlar verilmesini gerektiriyor. Ama bir dönem plan yapacağız diye insanların beklemesi istendi, durun biz şehrin gelişimi için planlama yapıyoruz, bekleyin nereye nasıl yerleşeceğinizi söyleyeceğiz. Tam bir bize has entellektüel anlayışı! Hayat bekler mi! Böylece herkes bulduğu yerde, bildiğini yaptı. Hoş, bu filmi Fatih’in şehri fethinden sonra yayımladığı bir fermanda da görürüz ama kimse geçmişin bu deneyiminin farkında değil. Bir dönem gecekondu diye küçümsüyorduk, şimdi gökdelen diye şikâyet ediyoruz.
KANAL İSTANBUL TARTIŞMASI
Hızlı ve plana uygun olmayan kararlar şehirde kaos oluşturur. İstanbul, Türkiye seçmeninin %20’sini barındırıyor. Bu yüzden liderlerin İstanbul’a el atıyorlar. Mesela Menderes’in belli yolları açması gibi. Son dönemde de İstanbul için önemli projeler ortaya atılıyor. Kanal projesi gibi... Açıkçası bu projeyi doğru bulmuyorum. Çünkü bu yapı, Boğaziçi’nin akıntı düzenini ve boğazda yüzyıllardır kurulmuş olan hidrodinamik yapıyı bozacak. Biliyorsunuz boğazın üst ve alt akıntılarla enteresan bir hidrodinamik yapısı var. İstanbul’un atık su sistemi de bu düzene bağlı. Onun için boğazın topoğrafya ve batimetrisinin değiştirilmesine izin verilmemeli. Ama belediye başkanımız, bu projeden yapılacakmış gibi bahsediyor...
Boğaz’ın Karadeniz girişinde bekleyen çok gemi var. Bazı zamanlar Boğaz geçişini bekleme süresi 3-4 günü buluyor. Karadeniz’e kıyısı olan Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Romanya, Moldova, Bulgaristan... Onların gerisinde Kazakistan’a kadar uzanan bütün Orta Asya. Giderek artan global ticaret, enerji kaynaklarına bağımlılık bizi zorlayacak, başka alternatif geçişler istenmeye başlayacak. Bu istekler yoğunlaşmadan bizim de alternatifler oluşturmamız gerek. Üstelik giderek artan tanker trafiği İstanbul’un güvenliğini tehdit ediyor, hem bu trafikten şikâyet ediyor, hem yeni çözümlere karşı çıkıyoruz...
Ama bunun kolay bir teknolojisi var. Trakya’nın Karadeniz sahiline büyük bir tank çiftliği yapılır, 100-150 kilometrelik bir boru hattı ile istediğiniz petrolü, istediğiniz miktarda 1,5 saat içinde -yani geminin oradaki hareket hızından daha hızlı bir şekilde- Marmara’ya transfer edilir. Bu çözüm daha da ekonomik üstelik...
Olabilir tabii, bu konuda yeteri kadar bilim yok.

Askerler Boğaziçi Kanunu’nu, mülk sahipleri vergilerini ödeyemesin ve sahil kamulaşsın diye çıkarttı

İstanbul’un bir master planının olması gerekmez mi?
Bence fazla kısıtlamanın olmadığı, insanın yaratma güdüsünü özgür bırakan bir planlama olmalı. Örneğin, yapılacak binanın yoğunluğunu, bazı bölgelerde yüksekliğini belirleyen bir anlayış getirilmeli. Çünkü mimariyi fazla denetlemeye çalışırsanız, mimari yok olur. Belediyelerin yapı yaklaşma mesafesi, yoğunluk, yükseklik gibi açıklamaları içeren avan proje onayları bir yapı yapmak için yeterli olmalı. Diğer hususlar ise zaten yönetmeliklerle belirlenmiş. Belediyeler de gerçek bir mimari projeyi denetleyecek, ona yol gösterecek bilgi birikimi zaten yok.
Ben de ona geleceğim, yeni mevzuatlarda ne olabilir?
Şehrin oluşumu, yeniden düzenlenmesi, mimari yönetim belediyelerin yetkisi dışına çıkarılmalı. Daha farklı bir karar merci oluşturulmalı. Çünkü belediye yönetimlerinin oy kaygısı bazı kararları etkiliyor. Üstelik bugün belediye yönetimleri oluşturan kadroların büyük bir kısmı kendini İstanbullu görmüyor, bu şehre bir dönem ekonomik nedenlerle gelmiş gibiler. Yurt dışına işçi olarak giden birinci kuşağımız ziyan oldu. Ne Alman olabildiler ne Türk... İkinci kuşak da büyük oranda iki arada kaldı. Ama üçüncü kuşak parlamentoda yer alıyor, girişimci oldu. Yani yaşadıkları ülkeye adapte oldular. İstanbul’a gelenlerin birinci kuşağı da “para kazanır, köyüme dönerim” diyordu. Çocukları da anne-babalarından dolayı geldikleri yerlere bağlantılarını yine devam ettirdi. Ama üçüncü kuşak, köyüne gittiğinde bir hafta kalamıyor. Eskiden cenazeler kendi bölgelerine götürülürdü, o da bitti. Artık İstanbul’a defnediliyor. İşte bu üçüncü nesille birlikte değişecek İstanbul. Bir de biz hep İstanbul’un bilinen bölgelerini konuşuyoruz. Ama İstanbul bugün Tuzla’dan Silivri’ye kadar uzanıyor. Öyle bölgeleri var ki içine giremezsiniz. O bölgeleri acil rehabilite etmemiz lazım.
Değişim kendiliğinden şekillenene kadar İstanbul için özel bir kanun uygulanmalı mı?
Söylediğinize benzer bir kanun var Türkiye’de: Boğaziçi Kanunu, 1983’te askerlerin çıkardığı kanun, doğru yapı yapmayı değil, yasaklamayı ilke edinmiş bir kanundu. kurtaran kanunlardan biridir... Bence değil. Çok fazla denetimsiz yapı var. Yapma yerine, yıkmayı veya yasaklamayı bu devirde müdafaa etmek mümkün değil. Bu kanun aklı değil, emri ön plana almıştır.
Ama bu kaçak yapılar kanundan değil belediyelerin ihmalinden kaynaklandı. Boğaziçi Kanunu sayesinde ön görünümde ciddi bir imar sınırlaması yapılabildi.
Kanunun mantığını bilmeseydim, görüşünüzü kabul edebilirdim. O kanunun oluşumunda bulundum. Bazı yanlışlara müdahale ettiğim için beni salondan çıkarmışlardı. Mantığı şuydu. Boğaziçi’ne inşaat yasağı getirilerek, yeni yapı yaptırılmayacak, eskiyen yapılar tamir ettirilmeyecek ve böylece 25-30 sene kimse emlak vergisi, veraset vergisi gibi vergileri ödemeyecek ve sonunda bu alanlar kamu eline geçecekti. Böylece Boğaziçi büyük bir kamusal alan olacaktı. Bu kadar akıl dışı bir şey olur mu? Ayrıca Boğaziçi’nin inşaat yasağı getirilen bölgesi özel mülkiyetin yoğun olduğu yüzyıllardır tapulu olan yerlerdi. Böylece ne oldu? Arkada hazine arazisine kaçak yapı yapanlara prim verilirken, gerçekten buralı olanlara yasak kondu. Bugün Çengelköy’de bu nedenle çağdaş bir mekan, sinema yok! Birkaç eski lokanta dışında yapı yok. Burası köhneleşiyor. Giderek toplumun dışında kalıyor.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163