VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ağustos 2013 Perşembe | Anasayfa > Haberler > İstanbul için bir çığlık atmak istedim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İstanbul için bir çığlık atmak istedim

Atilla Dorsay her ne kadar sinema eleştirmeni kimliği ile tanınsa da aynı zamanda büyük bir İstanbul aşığı ve yazarıdır. Dorsay, son 20 yıldır İstanbul üzerine yazdığı yazılarını topladığı Quo Vadis İstanbul ise şehrin değişiminin hikayesi...



Ersin Şenel
ersinsenel@hotmail.com


“Quo Vadis İstanbul?” isimli kitabınızı okuyunca şu soru belirdi aklımda: Atilla Dorsay bu kitabı neden yazdı? Kendi hayal kırıklığının, kişisel dönüşümünün üzerine oturmuş gibi gözüküyor. Ama bu biraz da “Bir Erdoğan Kitabı”. İstanbul’a âşık, Başbakan olduğunda bile bir gözü hep İstanbul’da olan birinin etkisini anlatmadan, İstanbul tarihi anlatmak imkânsız mıydı?

Aslında sinema dışında yazdıklarımı kitap haline getirmek kaygılarımdan biri olmamıştı. Bunu önsözde de uzunca anlattım, kaldı ki 2 yıl önce Refik Erduran aracılığıyla İstanbul Kültür Üniversitesi politik sayılabilecek yazılarımdan bir derleme kitap oluşturmayı teklif ettiğinde o dahi beni şaşırtmıştır. Sonuç olarak ortaya hoş bir kitap çıktı. Zaten İstanbul üzerine ben hep yazdım, belli ölçüde kitaplaşabildiği için 93 yılında biten Cumhuriyet yazılarımı geride bırakırsak, 94’te Milliyet’te 97’de Yeni Yüzyıl’da başladım. 94 yılında malum Refah Yol Koalisyonu’nun ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanı seçilmesiyle bu kentin tarihinde bir dönüm noktası gerçekleşti diyebiliriz. Tam o sırada YeniYüzyıl’da sinema dışı yazılar için genişçe bir sayfam vardı ve adı da “Metropol”dü. Ardından Sabah’a geçtiğimde, yazdığım yazıların başlığı yine Metropol oldu. O sayfanın adı bile benim sinema dışı yazılarımın, daha o yıllarda şehircilik üzerinde yoğunlaşacağını gösteriyordu. Üstelik İstanbul İmar ve Planlama Müdürlüğünde 3,5 yıl çalışmış, şehirciliğe bulaşmış bir mimar olarak bende bu ilginin, kaygının hep var olduğunu, imkân bulduğunda sayfalara yansıdığını da belirtmek isterim.

Bu noktada kitaptan şu paragrafı aktarmak isterim, şöyle ifade etmişsiniz: "Öncelikle bizim tanıyıp sevdiğimiz İstanbul’u yok etmeye yönelik tüm bu projelerin yıllar içinde nasıl yavaş yavaş filiz verdiğini, boy attığını, geliştirilip beslendiğini ve ortak kamu belleğine yerleştirildiğini görmek önemli. Savaş birden başlamadı. Yıllar boyu altyapısı oluşturuldu, stratejisi hazırlandı. Ve bugünkü duruma geldik."

Bu kitap elbette durup dururken ortaya çıkmadı. Hiçbir sözümü düşünmeden yazmadım, orda bir savaşımdan, mücadeleden bahsediyorum. Kimler arasında? İstanbul’a kendi damgasını vurmak isteyen ve bu şehir benim adımla, benim eserlerimle anılacak diyen bir zihniyet ile İstanbul’un geçmişine, kültürüne çok daha saygılı davranan ve onun yüzyıllar içerisinde oluşmuş kimliğini korumak isteyenlerin arasında… Böyle bir savaşımın olmadığı artık söylenemez, bu çok açık. Ve yazılarımdan bir seçme yaptım, bu da doğal olarak Erdoğan’ın seçilmesiyle aynı döneme denk gelen İstanbul yazıları oldu çünkü yaklaşık son 20 yılı kapsııyor.

Sizin için Emek Sineması bir patlama noktası oldu, sanırım?

8 Nisan tarihi itibariyle Sabah’tan ayrıldım ama bu kitap iki ay evveline kadar aklımda vardı. Biliyorsunuz, kamuoyuna verdiğim bir söz ile de doğrudan bağlantılıdır: “Emek yoksa ben de yokum”. Artık Emek Sineması’na, bu kentin kültüründe kilometre taşı olmuş bir mekâna kazma vurulduktan sonra, hiç bir şey olmamış gibi yazılarıma devam edemezdim. Elbette köşeme son vermem yazı etkinliğimin sona ermesi anlamına gelmez, çok hırslıyım, çok öfkeliyim ve bu kitabı yaratan motivasyon da bu oldu zaten.

Jacques Rancière’in bir sözü var, “Gördüğümüz, bildiğimizin zıddıdır” diyor. Sanki biz İstanbul’da gördüğümüz dönüşümü, belirli iyimser inanışlara veya arka planlara sahip olarak görmeye devam ettik ve aslında görmezden gelmekte ısrar ettik. Bu aşamada söz konusu dönüşümü bir mit olarak ele alırsak, bu efsaneyi biz yarattık, önce biz inandık ve bu yalanı biz sürdürdük desem, bilmem katılır mısınız bu analize?

İslam’ın dünyada yükselişi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü ve diğer etkenlerle birlikte AKP ve tabii Başbakan Erdoğan yükseldi ve bir Erdoğan mitosu oluştu. Benim derdim, bu kentin kültürüne düşkün birisi olarak, İstanbul. Dünyanın en eski kentlerinden birisi İstanbul, 3 imparatorluğa başkentlik etmiş, bütün dinler yan yana var olmuş. Dolayısıyla benim düş kırıklığım elbette böylesi bir kentin hızlı değişimine yönelik, betonlaşmasına...

Bu noktada kitaptan bir cümle geliyor aklıma, “Çanlar artık İstanbul için çalıyor”.

Bu kentin gerçekten nelere ihtiyacı var, durup düşünmek lazım. Mesela, bir büyük proje olarak İstiklal Caddesi’nin trafikten arındırılması bir devrimdi, hatta gerekliydi ancak o Beyoğlu ile özdeşleşen kibar, sosyetik müşterinin elini eteğini çekmesine de neden oldu İstiklal’den. Fakat bugün Taksim’i yayalaştırma projesi ise bana mantıklı gelmiyor çünkü şimdiden gördük ki ortaya çıkan şey dümdüz, ıssız beton alanlar. Keşke arabalar geçse de, bir canlılık olsa dedirtiyor insana. Ancak bu tarz bir şey Lütfi Kırdar’da da yapıldı, Mısır Çarşısı’nın önünde de... Meydan yaratma anlayışı maalesef bu şekilde. Hâlbuki bir takım üniteler yaparak, küçük bölgeler yaparak, ağaçlandırma yoluyla da yaratılabilirdi bu alanlar. Ben İstanbul’u çok seviyorum, çok güzel buluyorum ancak gün be gün elimizden çıkıyor. Bu kitap ise bir çığlık, içtenlikle ve duyumsayarak yazdığım. İnsanları bu çığlığı duyup, kentte olup bitenlerle ilgilenmeye davet ediyor. Bellek meseline gelirsek eğer, hep şunu düşünürüm, tarihi iyi bilmeden günümüzü anlamak imkânsızdır. Yazılar ardı ardına birleşince, belli bir tablo oluşuyor. İstanbul’un iyice azmış sorunlarının 20 yıllık süreçte aldığı biçimdir. Onun üzerine ben bugünden bakışımı ekledim, aksi takdirde sadece bugünkü İstanbul’u yazmış olsaydım, kendime haksızlık etmiş olurdum. Çünkü son 20 yıldır İstanbul’un sorunlarına benim kadar inatla ve dirençle eğilen çok az yazar var. Esas amacım ise yapıcı olmak, sorunu teşhis edebilmek ve bugüne dair önlemler alabilmek.

Gezi Parkı'na duyulan hassasiyetle ilgili neler söylemek istersiniz?

Toplumların bir sabrı var, o altüst olmadan olmuyor bu tür olaylar. Gezi Parkı şu anda dokunulamaz vaziyette, bir oryantal Hyde Park niteliğine kavuştu.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam