VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
31 Ocak 2014 Cuma | Anasayfa > Haberler > İstanbul nasıl eğleniyordu?
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İstanbul nasıl eğleniyordu?

Refik Ahmet Sevengil’in 1927 yılında genç bir gazeteciyken yayınladığı İstanbul Nasıl Eğleniyor adlı kitabı yeni baskısıyla Alfa Yayınları’ndan çıktı.




Tiyatro tarihimizin de ilk araştırmacısı olan Refik Ahmet Serengil, kimsenin ele almayı düşünmediği bir konuya el atarak, toplumsal tarihe dikkat çekiyor bu kitabında.

Kitap, 1453’ten 1927’ye kadar zaman diliminde İstanbul’da yaşayan insanların nasıl eğlendiğine odaklanıyor. Refik Ahmet Sevengil toplumun yapı taşlarını oluşturan ilklere de yer verirken okuru geçmiş zamanda yolculuğa çıkarıyor.

İstanbul Nasıl Eğleniyordu?İstanbul Nasıl Eğleniyordu?

Refik Ahmet Sevengil

Detay için tıklayın


Kitaptan…

İstanbullular İlk Kahveyi Ne Zaman İçtiler?

Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbulluların da- mağı yeni bir zevk tattı: 1543 yılında gemilerle İstanbul’a ilk kez kahve getirildi. Olay büyük heyecana yol açtı. Hocalar her yenilik karşısında olduğu gibi son derece bilgisizce kestirip at- tılar: “Haramdır!” Aklı başında bilginlerden sayılan devrin şeyhülislamı Ebussuud Efendi bile “Kömür oluncaya kadar kavrulup yakı- lan nesnenin yenilip içilmesi caiz değildir. Toplulukta içilmesi de Hıristiyanlara benzemektir. Şeriata uygun değildir ve sözü geçen maddelerin zorla tutulup alıkonulması ve yok edilmesi gereklidir” diye fetva çıkarmış, kahve getiren gemileri daldırıp yükleriyle birlikte denize batırttırmıştı. Ne var ki her yasak- lanan şeye olduğu gibi kahveye karşı da ısrarlı bir tutkunluk sürüp gitti. 1554’te Hekim adlı biri Halep’ten, Şemsi adlı biri de Şam’dan İstanbul’a kahve getirmişlerdi. Tahtakale’de bir dükkân açılmış, kahve pişirilip halka satılmaya başlanmıştı. İşte İstanbul’un ilk kahvehanesi! Bu küçük, kara maddeden alınan sıcak ve siyah su, içenlerin başlarını garip bir zevkle döndürmeye ve tutkularını günden güne çoğaltmaya başlamıştır. Ne yasaklamalar ne fetvalar İstanbul’un dört bir yanında yer yer genel kahvehaneler açılmasına engel olamadı. Bu kah- vehaneler de eski meyhanelere benzer geniş, kâgir yapılardı. Fakat bunların çiçeklerle süslü bahçeleri, içinde fıskiyeler sav- rulan havuzları vardı. İstanbul halkı bu kahvehanelerde kat kat fıskiyeli havuzun, havanın içinde döne döne serpilen suları karşısında çevrede güvercinler kanat çırpıp hu hularla sırdaş olurken, toprak kâselerle kahveler içer, sohbet eder, bazen içlerinden biri bir kitap okur, diğerleri dinlerdi. Şehir içinde kahvehaneler, kapalı eğlence yerleri yaygın laşırken, şehir dışında da mesirelere, gezinti yerlerine istek günden güne artıyordu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Kâğıthane’de çadırlar kurulup genel şölenler verilmeye başlan- mıştı. Sultanahmet Meydanı da o zaman epey coşkun eğlen- celere sahne olmuştur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman zamanında Makbul İbrahim Paşa’nın düğünü burada yapılmıştır. İbrahim Paşa’nın sarayı o zaman “Atmeydanı” denilen bu alanda, “Dikilitaş”lara bakardı, İbrahim Paşa Sarayı ile mey- dan görkemli bir biçimde süslenmiş, her yana ağır, değerli çadırlar kurulmuştu. Çadırları süslemek için de Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman çağları savaşlarında gani- met olarak alınmış üstün değer ve güzellikteki halılar yayılmış ve asılmıştı.

Şatafatlı bir alayın başında ikinci vezir ve Ayas Paşa ile yeni- çeri ağası birlikte gelip padişahı düğüne davet etmişler, değerli giysilere, bağışlara gark olmuşlardı.
Atmeydanı’ndan Topkapı Sarayı kapısına kadar yol ipek kumaşlar, atlaslar ve kadifelerle döşenmiş, iki yanda yeniçeriler saf bağlamışlardı. Kanuni Sultan Süleyman vezirleriyle birlikte bunların arasından geçerek düğüne gelmiş, bu sırada davul, zurna ve nefir (boynuzdan yapılan boru) sesleri gök kubbeye yükselmiştir. İbrahim Paşa Sarayı’nda padişaha mükellef bir şölen verilmiş, şerbet sunul- muş, hazır bulunan Ebussuud, İbn Kemal gibi kişiler padişah huzurunda Kuran ayetlerini yorumlamışlar ve düğün hemen hemen ramazandaki Huzur dersleri niteliğini almıştı. Ancak gece düğünün bu ağır ve somurtkan yüzü bir parça değişmiş, sabaha kadar fişekler atılmış, ateş oyunları yapılmış, eğlenilmiştir. Bu ateş eğlencelerinin niteliği sonraki bölümlerde an- latılacaktır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında dıştaki başarılar, fe- tihler ve zaferler bakımından Osmanlı İmparatorluğu en yük- sek düzeye ulaşmış, saray ve çevresindeki kapıkulu halkı gurur, böbürlenme ve zafer sarhoşluğu içinde gevşemiş, kendisini bırakmıştır. Bunun içindir ki Kanuni Sultan Süleyman’ı izle- yen İkinci Selim’in padişahlığı zamanı (1566-1574) İstanbul- luların zevk ve eğlence âlemlerinin derinliklerinde koştukları bir dönemdir. Doğal olarak başta padişah ve adamları olmak üzere... İçki yasağı unutulmuş, meyhaneler yeniden açılmıştı ve günden güne çoğalıyordu. Böyleyken özellikle hocalar içinde bu durumdan şikâyet edenler de yok değildi. 1571’de Galata kadısı padişaha mektup göndermiş, kendi bölgesi içinde- ki Müslümanlardan birçok kimsenin “Meclis-i Şer’i”ye gelip Müslüman olmayanların açıkta şarap taşımalarından, dince yasak olan bir şeyin böyle açığa dökülmesinden şikâyetçi ol- duklarını bildirmişti. Kadının mektubu çok düşündürücüydü. “Çevre köylerden Galata iskelelerine şarap gemileri geldi- ği zaman kâfirler takımının şaraplarını mahzenlerine fıçıyla götürmeyip tulumlarla taşıdıklarını ve şehirler içinde gezip Müslümanların giysisine dokuna dokuna alıp götürdüklerini” yazdıktan sonra özellikle önceleri böyle sokakta tulumla şarap taşıyan bir gayrimüslim meclis-i şer’i’de yargılandığı zaman o zamanki müftü, “Şiddetli azarlama ve uzun hapisle önlemek gereklidir” diye fetva ve kadılara belge vermişken, yeni padişah döneminde bu durumun yasak olmamasını ve kâfirlerin direnip fetvayı dinlememelerini önemle belirtiyor, bunun önüne geçil- mesini istiyordu. Padişah gerçi kendi eğlencesindeydi. Halktan da böyle gayrimüslimlerin sokakta tulumla şarap taşımalarına kızacak olanların herhalde pek o kadar çok olmadığını da biliyordu. Fakat ne de olsa memnun olmayanların çoğalmasını da istemiyordu. Galata kadısına, o yılın 15 Zilhiccesi tarihiyle bir hüküm yazdıysa da pek ileriye gitmeyip, “Bundan böyle adı ge-çen kâfirlere tulumla şarap taşıtmayıp kimseye İslam şeriatına aykırı iş yaptırmayasın”demekle yetindi.

“Civar karyelerden Galata iskelelerine hamr gemileri geldikte kefere taifesinin hamralarını mahzenlerine fıçıyla alıp götürmeyip tulumlarla taşıdıklarını ve şehirler içinde gezüp Müslümanların libasına dokuna dokuna alup götürdüklerini...” “Ta’zîr-i şedîd ve habs-i medîd ile zecr etmek lâzımdır.”, “Min ba’d mezbur kefereye tulumla hamr taşıtmayıp şer’i şerife muhalif kimseye iş ettirmeyesin.”

Önceleri gayrimüslimlerin şehre şarap getirmeleri yasaklanmış, fakat onlar bu işi kaçak sürdürdükleri için hem buy- ruğun yerine getirilmesine olanak bulunmamış hem de gelir azalmıştı. İkinci Selim bu konuda bir fetva çıkartıp gayrimüslimlerin şehre vergisini vermek suretiyle serbest içki getirebilmelerine izin vermiş, içki vergisini toplamaya bir de görevli atamıştır. Bu konuda şikâyetler çoğalınca bir süre sonra İstanbul kadısı padişaha başvurarak dikkatini çekmiş ve İkinci Selim 1573’te İstanbul kadısına bir hüküm çıkarıp yollamıştır ki, bu satırlar o hükümden alınmıştır: “Buyurdum ki, (emir) ulaştığında Yahudi ve Hıristiyan ta- kımına ve İstanbul şehri kapıcılarına gereği gibi tenbih ve tek- rarlayasın ki, şehre açıktan açığa fıçı, varil ve tulumlarla şarap ve rakı getirmeyip kendileri için geceleyin gizlice getirdiklerini de Müslümana satmayıp ve birbirine sattıklarında da gizlice verip evlerini meyhane yapmayıp açıktan açığa şarap ve rakı sattırmayıp ve düğünlerinde çalgı çaldırmayıp açıktan açığa o çeşit toplantı yaptırmayıp dine uymayan törenlerin gösterişin- den çok sakınıp İslam şeriatı ve büyük emre aykırı bir kişiye iş yaptırmayasın. Uslanmayıp yüce şeriata ve büyük emre aykırı iş yapanları sabit olduktan sonra fırsat vermeyip, hapsedip, isim ve belirtileriyle yazıp mutluluk kapıma bildiresin ki, onun hak- kında değerli yüce emrim ne biçimde çıkarsa gereği ile işlem yapasın.”

İstanbul’da Lale Tutkusu Nasıl Başladı?

On altıncı yüzyıldan önce İstanbul bahçeleri laleyi tanı- mazlardı. Sultan Dördüncü Murat’ın Bağdat seferinden dönü- şünde tarihçi Koca Hasan Efendi aracılığıyla yayılmak istendi. Fakat asıl bundan bir süre sonra Sultan Dördüncü Mehmet zamanında Avusturya elçisi olan Schmidt von Schvarnhorn tarafından getirilen laleler dikkati çekti. Avusturya elçisinin çiçek tutkusu düşkünlük derecesindey-di. Özel bahçesinde güzel biçimde tarhlar, güzellik ve incelik yönünden ayrıcalığı olan çiçekleri kapsardı. Elçinin bahçesin- de, ziyaretçilerin güzel kokulu çiçekler karşısında gözleri renk renk parıltılarla okşanarak geçirdikleri zamanın zevkine do yum olmazdı. Damat İbrahim Paşa da bu bahçenin büyüsüne kapılmış bir güzellik tutkunuydu. Sadrazam, laleyi büyük bir beğeni ve sevgiyle karşıladı. Kendi bahçesine ektirdi, tanıdıklarının bah-çelerine ektirdi, özel lale bahçeleri yaptırdı. Lale tutkusu az bir zaman içinde tüm İstanbul’u sardı, bölge bölge lale bahçeleri yaptırıldı.

Lalenin asıl ülkesi Hollanda’dır. Buradan gelen laleye lülü-i erzak adı verilirdi. Bu laleden yetiştireceklere ödüller verileceği söylendi. Dünyanın her köşesinden İstanbul’a türlü renklerde laleler getirilmeye başlandı. Lale alım satımı İstanbul’da mücevherat alım satımı biçimi- ni almıştı, İran’ın lale-i duhterisinin bir soğanı için 1000 altın değer konulmuştu. Yüksek ücretle elde edilen bu lale, padişahın ve sadrazamın bahçelerinde bulundurulabiliyordu. İran’ın lale-i duhterisine İstanbul’da mahbûb lale adı verilmişti. Elçilerden biri tarafından dışarıdan getirilen ve bu arada tac-ı kayser diye adlandırılan gümüş renkli seçkin güzellikte bir lalenin soğanı bir süre sonra kaybolmuştu. Damat İbrahim Paşa sokaklarda günlerce tellal dolaştırdı, İstanbul’un her yanını arattırdı, fakat bir türlü bulamadı. Uğraşanlarına büyük kazançlar getiren lale alım satımı az zamanda yaygınlaşmış, önemli bir iş kolu olmuştu. Birçok kişi özel lale bahçelerinde cins laleler yetiştirip satıyordu. Bazı ki- şiler de yeni türler elde etmek için uğraşıyor, renk, dış görünüş, çiçek taçlarının özellikleri açısından çeşitli biçimlerde laleler yetiştiriyorlardı. O dönem şairleri, her yeni laleye ozanca bir ad veriyorlar, her yeni lale az zamanda yayılıyor, öbür lale bah- çelerinde de yetiştirilmeye başlanıyordu. Gülruhsar, şahbanu, duşize, surh-i nâhid, tût-i beçe, pehlevi, hürmüz, gülendam, gülbahar, kadeh-i zerrin, şafakgûn, şeh-i huban, simendam, arûs-ı bahar, reyhani, bahar fıskiyesi, elmaspare, sinegüşa gibi adlar o zaman ayrı ayrı lale türlerine verilen adlardır. Surh-i nâhid, yaprakları siyah kargı biçiminde, ateş renkli, alevden kadehe benzeyen bir laleydi. Şahbanu eflatun, pehle vi gümüş renkliydi. Tûti-i beçenin aşağısı sarı, uçları yeşildi. Hürmüzün açık mavi yaprakları üstünde beyaz benekleri vardı. Dûşîzenin yaprakları açık pembe, taç bölümü beyazdı. Gülbahar, kadeh-i zerrin, dağ-ı dil, cam-ı cem, şafakgûn turuncu ve pembe, sarı kız, sarı âlâ, zerefşan, zertâr sarı renkliydi. Lale türlerinden birine de sadrazamla bağlantılı olarak İbrahimi adı verilmişti. 1726’da İstanbul’da bulunan lale türleri 839’a ulaşmıştı. Lalelerin türlerini, biçimlerini, adlarını, nerede ve nasıl yetiştiklerini bilmek özel bir bilim dalı durumuna gelmişti. Bu konuda yazılmış olup zamanımıza kadar ulaşan birçok kitap çık vardır. Bazı lale satıcıları gördükleri ilgi ve karşılaştıkları aşırı is- tek karşısında vurgunculuğa sapmışlar, ücretleri artırdıkça ar tırmışlardı. Hükümet buna da bir çözüm yolu bulmak duru munda kalmış, her bahçede her satıcıda bulunan lalenin tür sayısını belirletme, her birine ayrı ayrı parasal değer koydurma zorunda kalmıştı. Üstelik Şeyh Muhammet Lalezari adlı kişi bu konuda özel memur olarak atanmıştı. Başçiçekçi adını taşıyan Şeyh Muhammet’in görevi laleci- leri, lale bahçelerini, lale alım satımını denetlemek, belirli de ğerin üstünde lale satanları cezalandırmaktı. Damat İbrahim Paşa bu türlü davrananların çiçeklerinin zorla ellerinden alın- ması yolunda padişah buyruğu çıkarttırmıştı. Lale satışlarında vurgunculuk yapan bu gibi satıcıların görecekleri ceza da en aşağı sürgündü. Yeni yetişen lale türlerini gözden geçirmek ve gerekli özel likleri taşıyıp taşımadıklarını incelemek, parasal değer koymak amacıyla hükümet bir çiçek danışma kurulu oluşturmuştu. Bunlar, Sultan Üçüncü Ahmet’le damadındaki lale sevgisinin çokluğu konusunda derin bir anlam taşır. Sultan Üçüncü Ahmet döneminin lale bahçeleri arasında en çok ün kazananlar Çırağan Sarayı ile Sadâbâd ve Neşatâbâd Köşkleri’nin bahçeleriydi. Gerçi Topkapı Sarayı’nda da değerli çiçekleri kapsayan bir lale bahçesi vardı. Ama bu saydıklarımızın ünleri öbür bahçelerin ününü aşıyordu.
İstanbul Nasıl Eğleniyordu?İstanbul Nasıl Eğleniyordu?

Refik Ahmet Sevengil

Detay için tıklayın

Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam