VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Ekim 2010 Perşembe | Anasayfa > Haberler > İstanbul’la ve tarihimle yüzleşip özgürleştim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İstanbul’la ve tarihimle yüzleşip özgürleştim

Mario Levi, yeni romanı ""İçimdeki İstanbul Fotoğrafları""nda ailesi ve çocukluğunu anlatıyor.

Buket Aşçı

-İçimdeki İstanbul Fotoğrafları hangi albüme ait? Size mi?

-Evet; aslında anılarımı yazmak istemiştim.

Sadece çocukluk ve gençlik yıllarımı anlatmak... Ama baktım ki bunları bir araya getirirsem yine fazla bir şey yapmamış olacağım. O zaman bunu roman kurgusu ile ele almaya karar verdim. Ama kendime hâlâ “Bu değil” diyordum. O zaman her yazarın sorması gereken şu soruyu sordum kendime: “Bu kitabı neden yazıyorsun?”

-Böylece bir Yahudi’nin gözünden İstanbul ve onun değişimi ortaya çıktı? Bu da romana politik bir özellik kattı...

Bu kitabın mutlaka politik bir yanı olmalıydı, hayatımızın her alanında politikavar çünkü. Böylece roman, benim İstanbul’la, İstanbul’daki tarihimle yüzleşme hikâyeme dönüştü. Ve kendime “Bu sefer olabildiğince açık olacaksın” dedim.

-Evet bunu romanın başında söylüyorsunuz... Hrant Dink’in “güvercin tedirginliği bende de vardı” diye. Bu roman üzerinizdeki tedirginliği atmanızı sağladı mı? Mesela roman bittiğinde Mario Levi artık daha mı cesurdu?

-Roman bittiğinde duygum şuydu: Roman başlarken yaşamış olduğum tedirginliği önemli ölçüde üzerimden atmıştım. Hatta bayağı... Ama şunu söylemeliyim ki hâlâ yeterince cesur değilim.
O zaman hemen sorayım; Türkiye’de azınlık olmak zor mu?

Nasıl yaşadığına ve baktığına bağlı bu. Bir açıdan çok zor, o da taşıdığın miras açısından. Örneğin bugün Türkiye’de azınlıkların hâlâ icra edemeyeceği meslekler var. Subay ya da emniyet görevlisi olmazsınız. Bunları olmak istediğimden söylemiyorum ama bu hakka sahip değilim. Ama büyükelçi olmak isteyebilirdim.

-Keyifli olurdu değil mi?
Evet∏ mesela Paris büyükelçisi olmayı çok isterdim. İşte bu tür meseleleri dert edinirseniz, benim gibi, yani eşit vatandaşlık hakkını, o zaman “Türkiye’de azınlık olmak zor” derim. Çünkü bunları yapamamak beni kırıyor, hatta biraz uzaklaştırıyor. Kendimi yabancı gibi hissetmeme neden oluyor. Ama “Canım bu da olmayıversin, değil mi ki istediğimiz zaman, istediğimiz ticari işi yapabiliyoruz. İstediğimiz evi satıp istediğimizi alabiliyoruz. Değil mi ki rahat rahat seyahat edebiliyoruz. Havramıza gidip gelebiliyoruz. Bu da olmayıversin arkadaşım” derseniz “O zaman azınlık olmak çok da zor değil” derim. Ama sorgulamaya başladığında, işin boyutu değişiyor.

-Türkiye’nin, Türklerin Yahudilere hep kucak açtığı söylenir. İspanya’dan kaçan Yahudilere Osmanlı’nın kucak açtığı gibi... Ve bu söylem Yahudiler’e karşı bu topraklarda hep bir şefkat duygusunun olduğu imajını verir. Ne dersiniz?

Bir ölçüde evet, bir ölçüde hayır. II. Beyazıd’ın 1492’de Engizisyon’dan kaçan Yahudilere kucak açtığı, bilgilerim ve hafızam beni yanıltmıyorsa 40 bin Yahudi’nin Osmanlı topraklarına geldiği, bir gerçek. Ama işin başka bir boyutu daha olabilir mi? Osmanlı İmparatorluğu biliyoruz ki son derece pragmatik bir imparatorluk. Gelen Yahudiler aslında hem para açısından hem de uluslararası donanım açısından güçlü, dil bilen iyi yetişmiş insanlardı. Yani bir dünya imparatorluğunun için ihtiyaç duyacağı kişilerdi. İşte bu duruma böyle baktığınız anda, “Vay nankör vay” denmeye başlanıyor. Oysa gerçeklerden biri de bu. Sonraki yıllarda ise Osmanlı İmparatorluğu’nda “Hanımlar, beyler, istediğiniz gibi yaşayın, hiçbir şeye karışmıyoruz, eğitiminize bile. Yeter ki, padişahı sorgulamayın” tavrı vardı. Böyle bir anlayışa sahipsen yine sorun yoktu. Yani “akıllıysan” rahat edersindi!

-Cumhuriyet dönemine gelirsek?

Rahmetli anneannem çok kötü Türkçe konuşurdu. Hani o mizah oyunlarına konu olan tipik Yahudi kadın Türkçesi.

-Bu bile korkunç değil mi? Karikatürize edilmek!
Evet. Anneannem 1904 doğumluydu, Cumhuriyet kurulduğunda 19 yaşında evli genç bir kadındı. O güne kadar şöyle bir ortamda yaşamıştı: Bakkal Yahudi, kasap Yahudi, etraftaki herkes Yahudi... Daha sonra Cumhuriyet’le beraber ulus-devlet yapısı geldiğinde artık başka bir durum oluşmuştu. Bir kere vatandaş Türkçe konuşacaktı. Düşünsenize 19 yaşında ve böyle bir durumla karşılaşıyor ve onun gibi pek çok kişi var. Şimdi bana diyeceksin ki “Bu bir devrimdir, ulus- devlet oluşturulmaya çalışılıyor.” Buraya kadar bir itirazım yok, yani gerekirse bedeli ödenmeli. Mesela bugün de Almanya’daki Türkler’e “Almanca öğrenin kardeşim başka çare yok” deniyor. Yani bir devlet bunu talep edebilir. Ama sorun tüm bunlardan sonra “Yine de tam Türk değilsin, birileri senden daha fazla Türk” denmesinde. Düşünsenize ne yaparsanız yapın hep ikinci vatandaşsın! İşte yanlış olan bu!

-Bu topraklardaki bu değişim ailenizi başka nasıl etkilemişti?

Dedem nispeten bu değişiklikleri daha az hissetmiş. Çünkü dedem, anneanneme oranla çok daha iyi Türkçe biliyordu. Üstelik iş dünyasının içinde olan biri, bir küçük esnaftı. Bir sosyal hayatı vardı. Dolayısıyla bu tramvatik durumu daha az yaşıyor. Ama onun da tramvatik durumları olmuş, bana aktardığı bir miras, ...

DEVRALINAN BİR MİRAS!
-Nedir bu miras? Bir azınlık dededen ne devralır?

Mesela şunu devralır: Vakti zamanında ulus-devlet yapılanmasında Yahudilerin devlet memuru olamamaları, yüksek kademelerde yer alamamaları, hatta bir dönem üniversitede öğretim üyesi olamamaları gibi durumları. Ya da 1930’lardaki Trakya, 1942’deki Varlık Vergisi olaylarını, dedemin gitmek zorunda kaldığı 1943’te sadece azınlıklara uygulanan seferberliği, 1964 kararnamesini... Hepsi üst üste geldiğinde sürekli biriken bir durum oluşuyor. Bu da kim olursan, nasıl bir hayat kurarsan kur sana miras olarak aktarılmasına neden oluyor. O da şu: Ne yaparsan yap, bir gün sana tam Türk olmadığın hissettirilecek!

-Siz bunu hissetiniz mi? Çünkü bir
yazarsınız, Türkiye entelijansiyası da
demokrat kişiliklerden oluşur...

Bireysel serüvenime baktığımda birkaç istisnai karşılaşma hariç pek yaşamadım. Ama bu durum, bu sorunu görmeme bir engel değil. Kitapta şöyle bir bölüm var; Emirgan’daki tarihi Çınaraltı bahçesini anlatıyorum. Herkesin orada bir hikâyesi vardır. Ama benim için oranın bambaşka bir hikâyesi var. Dedemle anneannem orada otururken hep çok alçak sesle konuşurlardı ve bu bir İstanbul terbiyesinden kaynaklanmıyordu. Çünkü Ladino konuşuyorlardı. İşte bu miras böyle aktarılıyor. Kimse bana “Mario bak, biz farklı insanlarız, o yüzden alçak sesle konuştuk” demedi. Bu miras yaşanarak aktarıldı. Yani aktarımında bazı filmlerde gördüğümüz gibi bir dolduruşa getirme de söz konusu değil.

DÜNYA VATANDAŞIYIM...
-Etnik kimliklerin, mezheplerin öne çıktığı bir dönemden geçiyoruz. O kadar ki, bir zamanlar büyük vurgu yapılan “dünya vatandaşı” olma kaygısı artık gölgede kaldı...

Benim tercihim dünya vatandaşı olmak... Bazı cemaatlere bağlanmak benim için yeterince cazip değil. Bir yere kadar çekici. Ama bu, bir şeyi görmemize engel olmamalı. Tehlikeli bir şey var. İnsanların özelliklerinin kaybolması. Bana “temel insan meseleleri değişmez” diyebilirsin. Ama edebiyat aynı zamanda tanıklıktır. Yani içimizi acıtanları anlatmak zorundayız. Bunları anlatarak bireyleşebilir, özgürleşebiliriz. Ancak tüm bunlardan ötürü kitabımın sadece politik bir söyleme kısıtlandığının sanılmasını da istemem. Çünkü bu aynı zamanda bir İstanbul kitabı... Bana “Azınlık olmak zor mu?” diye sordun ya, yurtdışında bu soru “İstanbul’da yaşamak zor mu” diye soruluyor. Benden dolaylı olarak bir şey beklenerek ama bu oyuna gelmiyorum.

-Bunu bir oyun olarak mı görüyorsunuz?

Evet. Bir yazar içinde bulunduğu toplumu, hükümetleri, devleti eleştirebilir. Ama yurtdışına çıktığımda kendimi farklı bir insan olarak görüyorum. Onlara hep şöyle diyorum: “Evet, çok zor çünkü bir İstanbullu olarak İstanbul’da yaşamak zor.” Ben İstanbullu"yum. İstanbul kültürü konusunda duyarlı birinin acısı benim acım. Mesela Bostancı’daki bir mezecinin taramanın ne olduğunu bilmemesi çok acı bir durum. Bu, kimileri için küçük bir ayrıntı olabilir ama benim için değil.

-Günümüzde kimlik ya da anadil meselesi dendiğinde akla hemen Kürt sorunu ve Kürtçe geliyor. Ölmekte olan bir dile (Ladino) sahip bir Yahudi olarak bu sizi incitiyor mu? Çünkü bu sorunlar tartışılırken hiç siz ve sizin diliniz gündeme gelmiyor...

-Elbette... Ama bir şey söyleyeyim mi? Biz artık önemli bir toplum değiliz. Çünkü 22 bin kişiyiz. Hangi siyasetçi bizimle ilgilenir, oy potansiyeli değiliz. Ama ben ezilen, ezildiği duygusu ile yaşayan hiçbir toplum için kayıtsız
kalamam.

-Türkiye’de anti semitizm güçlü mü? Çünkü kimi zaman en demokrat kişiliklerde bile bunu görebiliyoruz...

Kesinlikle. Ermeni meselesi konusunda çok duyarlıyım. Ama bu ülkede Ermeni meselesine gösterilmiş duyarlılık Yahudi meselesine gösterilmedi.

-Ermeni nüfusu 60 bin. Sayınız daha az olduğu için mi?

Bir de pek konuşmadığımız için. Ben üç dilleyim; Fransızca, Türkçe ve Ladino biliyorum. İspanyolca da. Ladino kaybolmak üzere olan bir dil. Annem ve babamın kuşağı dahil 5 bin kişi biliyor. Bizim kuşak gidince neredeyse bilen kalmayacak. Çok acı çekiyorum. Ama her ölmekte olan dil bana acı verir. Bir dil, bir dünyadır çünkü. Ama sormak isterim neden burada bir Ladino Enstitüsü yok. Çünkü bu dilin merkezi İstanbul ve Selanik’tir.

-Romanda Hrant Dink öldüğünde ülkeden gitmek istediğinizi söylüyorunuz? Neden gitmediniz?

O geceyi hiç unutamayacağım. 50 yaşındaydım, ilk kez o gece “Bu ülkeden gitme zamanı geldi mi?” dedim. Ama sonra şu soruyu sordum: “İyi de nereye?” Gitmemin olası olduğu ülkeler, Fransa ya da Kanada’ydı...

-İsrail demiyorsunuz?

Evet çünkü benim için çok yabancı bir ülke orası. Hadi Fransa ya da Kanada’ya gittim diyelim, bir üniversitede de iş buldum. Peki sonra ne yapacağım? Altı ay sonra özlerim ben bu şehri, İstanbul’u! Ben buralıyım. O yüzden o gece yatarken “Allah’ım inşallah bir daha bu sözü söylemem” diyerek yattım. Umarım da demem!

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163