VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2016 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İşte gidiyor çeşm-i siyahım
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İşte gidiyor çeşm-i siyahım

29 Ağustos günü yitirdiğimiz büyük usta Vedat Türkali’nin son günlerini, genç kuşak eleştirmenlerden ve aynı zamanda yazarın hekimlerinden olan Ayşegül Tözeren kaleme aldı: “1 Eylül Dünya Barış Günü’nde ölümsüzlüğe uğurladığımız Vedat Türkali için dostları olarak bir araya gelmiş, en sevdiği türküyü söylemiştik: ‘İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.’”

AYŞEGÜL TÖZEREN




İstanbul Tabip Odası bünyesinde, birkaç yıl önce, edebiyat etkinliklerini başlatırken, bu etkinliklerin hekimlik ve edebiyatla örülü tanışıklıklara yol açacağını tahmin ediyordum. Ancak Vedat Türkali’yle yaşamdan, edebiyattan uzun sohbetler gerçekleştirebileceğimizi, doğrusu düşünmüyordum.

İstanbul Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Taner Gören, edebiyat etkinliklerinin planlanması sırasında, Vedat Türkali’nin ilgilendiği hastalar arasında olduğunu, dahası Karadenizliliğe ve edebiyata uzanan bir dostlukları bulunduğunu belirtti. Taner Hoca Rizeli, Türkali Samsunluydu. Bir fıkrayla tanışmışlar ve dostluklarını fıkralarla sürdürüyorlardı. Türkali’nin Cihangir’deki evine doğru yürürken, Prof. Dr. Gören tanışmalarına neden olan fıkralardan anlatıyordu. Büyük yazarın odasına girdiğimizde hoca fıkralara devam ediyordu: “Temel’e göre insanlar üçe ayrılırmış. Saymasını bilenler ve saymasını bilmeyenler.”

Odasını ezberleme çalışıyordum
Bu fıkradan sonra, şaşkınlıkla baktım ve “ikiye herhalde” dedim. Türkali, içeri girdiğimizden beri ilk kez gülümsedi, ilerleyen yaşından dolayı işitme güçlüğü vardı, ama fıkraya yorumumu duymuştu. “Bravo, Ayşegül, sen saymayı bilenlerdensin!” dedi. Kahkahalar, odadaki sessiz havayı bir anda yumuşatmıştı. Yazı masasının önündeki kâğıtlar yoğun olarak çalışmaya devam ettiğini gösteriyordu. Karşısında bir fotoğraf, fotoğrafta babası vardı… Yanında bir kitaplık… Vedat Türkali’nin çalışma odasına ezberlemeye çalışır gibi bakıyordum. En sonunda, hem kendisini Tabip Odası’ndaki edebiyat etkinliğine davet etmek istediğimizi, hem de Dünyanın Öyküsü dergisi için bir söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Yüzüme baktı, soruları görmek istediğini söyledi. Bir sonraki buluşmamızda soruları getirecektim.

Vedat Türkali’yi her buluşmamızda adaletsizliklere karşı öfkesinde, mücadelesinde zinde görmek beni umutlandırıyordu. Kısa bir selamlaşmanın ardından sorularımı merak ettiğini söyledi. Vedat Türkali, benim için “Bir Gün Tek Başına”nın yazarıydı. Günsel ve Kenan’ın yaşamlarında devrim yaratan aşk hikâyesini kuran… Türkali’yi okurken, onun hep aşk ve devrimin yazarı olduğunu düşünmüştüm. Bundan dolayı, romanlarının da, karakterlerinin de ölümsüz olduğunu… İnsanın kalbinde aşk ve devrime, değişime inanç var olduğu sürece yaşlanır mı? Belki, Türkali de bundan dolayı fiziken yıpransa da, ruhen hiç yaşlanmıyordu. Bunu onu tanıyan herkes hissedebilirdi. Türkali, iddiasını kaybetmeyen bir yazardı.
“Evet, ilk sorun…” dedi.
Türkali’nin ilk romanı, “Bir Gün Tek Başına”yı birkaç kez okumuş, her okuyuşumda romanı, toplumsal cinsiyet çözümlemeleri açısından cesur bulmuştum. Türkiye edebiyatında aşk temasına sık rastlansa da, cinselliğe dair anlatılardan yazarlar genellikle kaçınır. Vedat Türkali’ye, politik bir yazara, ilk soru olarak romanlarında cinselliği ele alışını sormak ne kadar doğruydu bilemiyordum. Sorulmamıştı, sorulmalıydı, sordum.

Edebiyatımızın yasak bölgesi
“Türkiye edebiyatı içinde cinsellikle ilgili değiniler nadirdir. Yazarların çoğunun bu konuda bir otosansür kurduğu söylenebilir, siz bir yazar olarak özellikle de bir komünist olarak bunu nasıl aştınız?”
Vedat Türkali, bunun üzerine sormak istediğimiz soruların tümünü istemiş ve inceleyip arayacağını söylemişti. Ben ilk soruda hem yeni hem çok eskiden beri tanıştığım bu büyük yazara karşı biraz ileri gittiğimi, beni bir daha aramayacağını düşünmüştüm. Yaklaşık bir hafta sonra aradı ve edebiyatına sorulmuş en iyi sorular olduğunu söyledi. Evine koşarak gittim, asistanı Sabahat her zamanki güleryüzüyle karşıladı, “Sizi bekliyor,” dedi.
Vedat Türkali, çalışma odasından içeri girdiğimde, “Sorunun yanıtını merak ediyorsun değil mi,” diye sordu ve hiçbir zaman unutmayacağım yanıtı dudaklarından döküldü: “Bizim edebiyatta insan deyince, tepeden göbeğe kadar... Ondan aşağısı yasak, konuşamazsın. Hâlbuki insan dediğimiz tepeden tabana kadar bütünüyle insandır. Her türlü hareket, -bugün yeni buluşlarla ortaya çıkıyor ki- insan gövdesinde birçok ilgisiz görünen uzuvlar bile birbiriyle birtakım alışverişler yapıyorlar. Edebiyatta da böyle olması gerekir.” “Bir Gün Tek Başına” gibi Türkali’nin bu yanıtını da hiç unutmadım. Onun sorduğumuz sorularla ilgili övgülü sözlerini bir madalyon gibi boynumda hep taşıdım ve taşıyacağım.

Türkiye edebiyatı için özel bir vakadır
Türkali, “(Bekle Bizi) İstanbul” gibi dilden dile dolaşan şiirlerin şairiyken, ellili yaşlarında romana yönelerek, ilk romanı “Bir Gün Tek Başına”yı yazmıştır ve bu ilk roman, edebiyat tarihinde kült eserler arasındaki yerini almıştır. Vedat Türkali’nin yaklaşık kırk yıl önce kaleme aldığı “Bir Gün Tek Başına” romanı, bir kuşak için Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un ünlü cümlesi, “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti”ye denk düşmektedir. Sonrasında, iki ciltten oluşan “Güven”, “Yeşilçam Dedikleri Türkiye”, “Mavi Karanlık”,” Kayıp Romanlar” gibi birçok romanı kaleme alarak, yıllar içinde edebiyat verimini sürdürebilmiştir.

Türkali, cesur bir insandı. Yaşarken de, yazarken de… Yaşamda da, edebiyatta da cesur insanları severdi. Romanlarında kadınlar nasıl değişime, devrime dair cesaretlerinde erkeklerden daha öndeyse, belki yaşamda da böyle olmasını isterdi. Bir sohbetimizde, edebiyatımızın cesur yazarlara, ama en önemlisi cesur eleştirmenlere ihtiyacı olduğunu söylemiş, eklemişti: “Eleştirmenlik, edebiyatın orkestra şefliğidir.” Sonra bana bakmış, “Edebiyatın da Günsellere ihtiyacı var,” demişti.



Hastane koridorlarında
Vedat Türkali’nin evinde edebiyatla başlayan yakınlığımız, İstanbul Tıp Fakültesi koridorlarına da taşmıştı. Kontrollerinde Türkali’ye eşlik ederken, büyük onur duyardım. Hastane koridorlarında yürürken, hekim arkadaşlarımız, tıp öğrencileri durdurur, konuşmak isterdi. Sanki herkesin bir Vedat Türkali romanı, bir Vedat Türkali anısı vardı. Türkali’ye bunları anlatırlarken, aslında kendilerini anlatırlardı. Bir gün yine hastane koridorlarında dolaşırken, bir hekim arkadaşım önümüzü kesti: “Sizi yıllardır takip ediyorum,” dedi. Türkali, beyaz önlüklü arkadaşa dikkatle baktı ve “Sivil polis misiniz?” dedi. Vedat Türkali, kendisine övgüyle yaklaşan herkese espriyle yanıt verirdi. Belki onun popülerliğe karşı tepkisi, cevabı buydu.

Zihni her daim zinde bir yazar olan Türkali, hep yeni romanların hayalini kurardı. Önce betimleyeceği mekânlara gider fotoğrafını çeker, albümleştirir ve sonra yazardı. Vedat Türkali masa başı yazarı değildi. Bu yüzden de ilerleyen yaşına rağmen, yaşamdan kopmak ona göre değildi. Her doğum gününde ve her yeni romanının yayımlanışında, Nazım Hikmet’in gömleğini giyer ve yeni bir iddia ile tekrar doğardı. Son anlarına kadar yanında olan hekimlerinden, Özgür Akın Oto’nun, Türkali’nin ölüm haberini verirken gözyaşlarını tutamadığını okumuştum. Türkali kaç yaşına kadar yaşarsa yaşasın, yaşamdan, edebiyattan hiçbir zaman kopmayacaktı ve yakınları için, eminim, Türkali’nin her yaşta ölümü erkendi.

Ben, zihnimden ve kalbimden hiçbir zaman Türkali’yi uğurlayabileceğimi düşünmüyorum. Bu yüzden bu bir uğurlama yazısı değil. Hep yüzlerce hekimin onu İstanbul Tabip Odası’nda alkışlarla karşıladığını gördüğünde, içindeki delikanlının hiç ölmediğini ilan edercesine sol yumruğunu kaldırdığı hâliyle hatırlayacağım.
Onu ölümsüzlüğe uğurladığımız 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, aralarında sinemacı Arif Keskiner ve edebiyat insanı Turhan Günay’ın da bulunduğu bir masa kurulmuş ve Türkali’nin sevdiği o türküyü söylemiştik: “İşte gidiyorum çeşm-i siyahım.”
Vedat Türkali’nin dostları, sevenleri bir daha, bir daha uğurlama günlerinde bir araya gelecek gibi görünüyorlar. Önümüzdeki ay, önümüzdeki yıllarda da… Ancak, nasıl Günsel’i, Kenan’ı, aşkı ve devrimi içimizden hiçbir zaman uğurlayamıyorsak, Vedat Türkali’yi de içimizden uğurlayamayacağız.
Söylemiştim, bu bir uğurlama yazısı değil.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam