VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Şubat 2016 Pazar | Anasayfa > Haberler > İtaat nefretle doludur
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İtaat nefretle doludur

Son romanı “Kırmızı Saçlı Kadın”da baba-oğul ilişkisinin en önemli çatışmalarından olan otorite- itaat ve isyan gerilimini ele alan Orhan Pamuk şöyle diyor: “İtaate zorlanan insan itaat eder ama nefretle itaat eder, isyan eden insan ise pişmalık ya da suçluluk duyarak.”

BUKET AŞÇI GÜREL




Benim Adım Kırmızı”da “Ben Bir Ölüyüm” bölümü bir kuyudan sesleniyordu ve siz “Kara Kitap”ı “iğneyle kuyu kazmaya” benzetmiştiniz. Bu kitapta ise kuyu hem bir metafor, hem de bir eski meslek olarak kuyuculukla birlikte yer alıyor. Kuyu o zamanlar mı düşmüştü aklınıza?

Çok güzel bir şey söylediniz. Bu konular 30-40 senedir aklımda. Kuyu/ kuyucu “Kara Kitap”ı yazdığım 1988’den beri aklımda var. Oidiupus, Rüstem ve Sührab da... Evet, bu konuları yıllardır düşündüğümü gösteren satırlar “Benim Adım Kırmızı” ve “Kar”da da var.

Kuyu da kuyuculuk da insanda tuhaf hisler uyandırıyor. Derinliği, darlığı, karanlığı, su kaynağı olması... Sizin için nasıl bir metafor?

Kuyu özellikle modernlik öncesi İslam Edebiyatı‘nda önemli bir konu. Yusuf ve kardeşlerinde olduğu gibi kuyuya bakmak, kuyuya atmak gibi pek çok hikaye var. Çünkü modernlik öncesinde insan hayatında çok önemliydi. Su borusu, tesisatı olmadığı için su temini kuyularla mümkündü. Benim bile çocukluğumda “Kuyuya yaklaşmayın”, “Kuyunun kapağı kapalı mı?, “Aman kuyuya düşmesin çocuklar” denirdi... Ama kuyu bu tehlikenin yanı sıra yaşamın kaynağıydı da, çünkü suyu temin ediyordu. Bu yüzden kuyu; hem tehlike, hem ölüm, hem yaşamın kaynağıdır. Hem çocukları korkutan karanlık bir şeydir hem de edebiyata, efsanelere girmiş derin bir metafor.

Siz ilk kez nerede kuyu görmüştünüz?

Babaannemin Heybeliada’daki evinde. Oraya ilk kez henüz iki haftalıkken gitmişim. Yani o kuyunun varlığını, 1952 doğumluyum, o zamandan biliyorum. 1988’de o kuyunun yanında biri başka bir kuyu kazılırken bu kitabın konusu aklıma gelmişti. Yani “Kara Kitap”ı bitirmeye çalışırken Heybeliada’daki evin yan bahçesinde de kuyu kazılıyordu. Evet, bu anlamda eğer benim iğne ile kuyu kazdığım kitap “Kara Kitap” ise ben bir yandan “Kara Kitap”ı yazarken yan bahçede de işçiler kuyu kazıyordu.



YAŞAMIN VE ÖLÜMÜN KAYNAĞI
Yaşamın ve ölümün kaynağı olarak kuyu metaforu nasıl oldu da Doğu ve Batı‘ın iki efsanesi ve baba-oğul ilişkisiyle örülü bir ip olup kuyunun çıkrığına dolandı?

Baba ve oğul ilişkisi küçümseme- hayranlık, öfke- sevgi, emir almak- almamak, kendini beğendirmek- beğendirememek ama en önemlisi itaat ve isyan çelişkilerini içerir. Bunu da bize ilk Freud öğretti. Freud, 19. yüzyılda baba-oğul ilişkisini Oidipus ve babayı öldürme hikayesi üzerinden anlatırsa daha iyi ifade edebileceğini düşünerek Oidiupus kompleksini buluyor. Yani Freud kafasını meşgul eden baskı, üst ben-alt ben, babaya öfke, annenin sevgisi konusunu ifade edebilmek için Oidipus’tan yararlanıyor. Ben ise Doğu-Batı, otorite ve bireylik konusundaki düşüncelerimi ifade etmek için Freud, Sophokles ve Firdevsi’nin “Şehnamesi”nden yararlandım.

Sophokles’in Oidipus’u ile Firdevsi’nin “Rüstem ve Sührab”ı adeta birbirlerinin simetrisi. Biri babayı, diğeri oğlunu öldürüyor. Bu da aklımıza “Beyaz Kale” romanınızdaki ayna metaforunu getiriyor...

Madem söylediniz bunu biraz açayım. İki kitapta da biraz Doğu- Batı meselesi var. Edebiyat kaba genellemelere açıktır ve düşünmek için bu kaba genellemeleri ele alabiliriz. Ama onların kabalığını akrobasi yaparak, onlara takla attırarak yumuşatabiliriz. Ben bu kaba söylemlerin köşelerini insani hale getirerek yumuşatmaya çalışıyorum. Yoksa “Efendim Doğulular daha itaatkar, Batılılar daha birey” gibi bir genelleme doğru olamaz. Ne insanlar var ki Çin’den, Moğolistan’dan geliyor ve ne itaatkarlar, ezilmiş insanlar var ki Batının en gelişmiş yerinden. Bu yüzden bunu şöyle görmek gerek: Genel olarak bu modeller bir parça doğrudur ve düşünmemize yararlar. İsyan, isyankarlıkla devlet arasında, babamızın bizi ezmek istemesi ile itaatkarlık arasında ilişkiler vardır.

Ama bunlar hiçbir zaman tek yanlı olmaz. Çünkü itaate zorlanan insan aynı zamanda nefretle itaat eder, isyan eden insan ise pişmanlık ya da suçluluk duyarak. Benim maksadımsa, bunları yan yana getirmek, aralarındaki ilişkileri kurmak, itaat etmenin verdiği hazları, suçluluk ve ikincil diğer sorunları görmek bunların hepsine bir hikaye içinden, Oidiupus ve Firdevsi’nin hikayesi içinden geçerek bakmak ve yazmaktı.

İsyan, itaat, nefret, huzursuzluk... Mutlu olmak bu kadar zor mu? Bu yüzden “Kırmızı Saçlı Kadın”ı okurken sürekli mutluluk üzerine düşünen “Masumiyet Müzesi” ve “Kafamda Bir Tuhaflık”ı hatırlayıp durdum.

Bu kitabın mutluluk ölçüsü şu: İnsan mutlu olabilir ama insanın içinde bir kurt var ve bu kurt bir huzursuzluk arıyor. Bana kalırsa “Kafamda Bir Tuhaflık”taki Mevlüt bu kitaptaki karakterlerin hepsinden daha mutlu. Çünkü onun varoluşunda huzursuzluk yok. O dünyayı olduğu gibi kabullenmeyi öğrenmiş, tabak tabak yoğurt, bardak bardak boza taşıyarak hayatını kurmuş bir adam. Bu romanın kahramanları ise daha parçalanmış, sorgulayıcı ve tabi daha entelektüeller. “Kafamda Bir Tuhaflık” şimdi Batılı dillere çevriliyor. Okuyan hemen herkes Mevlüt’ün mutlu bir insan olduğunu söylüyor. Geçtiğimiz günlerde İsviçreli bir gazeteci aradı, “Mevlüt çok mutlu bir insan” dedi ve şunu ekledi: “Çünkü senin benim gibi entelektüel değil.”

Yapmayın, siz de mi, bilginin mutsuzluk, cehaletin mutluluk getirdiğini söylüyorsunuz!

Bu Dostoyevski’nin “Budala”da açıkça dile getirdiği bir düşüncedir. Ve ben de katılırım. Yalnız, Mevlüt’ü bilgisiz olduğu için mutlu gören bir insan olarak da görünmek istemem. Ama bu romandaki kahramanlar kaşınıyorlar, kendilerine bir huzursuzluk arıyorlar. Bu da hepimizde olan genel bir huzursuzluk arayışı.

ÖLENE KADAR YAZACAĞIM

Peki siz mutlu musunuz?

20 bin kitap içinde yaşıyorum. İnternetin eklediği imkanlar ise sınırsız. Büyük bir kültür denizinin içindeyim. Bu yüzden çok mutluyum.
Bu kültür denizi sizi korkutuyor mu?
Hayır, heyecanlandırıyor. Oyuncakçıya gitmiş küçük bir çocuk gibi hissediyorum kendimi. Oyuncakçıya giden çocuk hiç korkar mı? Heyecandan başı döner.
Peki hangisini seçeceğim diye paniklediğiniz anlar oluyor mu?
Hayır. Yaşamıyorum. Bakın size defterimi göstereceğim. (Burada yazılmaktan, okunmaktan, taşınmaktan sayfaları kabarmış bir not defteri gösteriyor, “Ölene kadar yazacağım” yazan.) Çünkü çok düzenli çalışıyorum. Yazacağım romanın özetini bile çıkarıyorum. Sonra fikri geliştiriyorum. Otuz yıl üzerinde çalıştığım bir roman bu bakın. Yani sistematik çalışıyorum. Yazdığım hiçbir kitap, bu nedenle gelişi güzel değildir. Kütüphanem de öyle. Almanca kitaplar bir yerde, tasavvuf kitapları bir yerde, gravürler bir yerde. Evet, bu düzen kitaplarla yaşamanın sonucu.

Can Dündar’a verdiğiniz nefis bir röportaj vardı; nasıl yazdığınızı anlatan. Volta atarak düşündüğünüz, dolmakaleminizin tüplerini bir silahşörün kurşunlarını değiştirmesi gibi değiştirdiğiniz bir yazma ritüeliydi bu. Devam ediyor mu?
Eskisi gibi günde sadece yarım sayfa yazmıyorum, daha çok yazıyorum ama hala bir cümle kurup dolaşırım. Her yer yine kalem dolu. Hala elle, dolmakalemle yazıyorum. Çok mail yazıyorum ama romanlarımı bilgisayarda yazmam. 20 bin kitaplık bir kütüphanemin içindeyim yine. Bu yüzden çok mutlu hissediyorum kendimi. Bir de kitaplarım çok okunuyor. “Daha ne isteyim ki?” diye düşündüğüm oluyor. Siyaseti kesseler biraz yeter. Çok sıkıldım siyasetten. Siyaset konuşmaktan. Ama bana hep siyaset soruyorlar. Ben bir şey söyleyeceğim, insanlar bunu okuyacak ve bunun üzerine iki kişi oyunu mu değiştirecek Allah aşkına!



Siyaset sormayacağım, rahat olabilirsiniz. Zira ben de siyaset konuşmaktan çok sıkıldım. Bir ressamla tanışıyorum birkaç dakika sonra bir bakmışım siyaset konuşuyoruz. Oysa ondan öğrenebileceğim o kadar çok şey var ki... Kuruduğumu/ ülkenin de kuruduğunu düşünüyorum.

O yüzden boş verelim. Siyasetten sıkıldığımıza da girmeyelim.

O zaman Nobelli bir yazar bulmuşken sorayım; dünyada neler olup bitiyor. Öne çıkan, bahsedilen bir yazar/ yazarlar var mı?


Dünya edebiyatını, ancak çok önemli bir şey gelişme olduğu zaman takip ediyorum. Şu an dünyada herkes Hanya Yanagihara’dan bahsediyor. Sanırım yakında Türkiye’de de adını duymaya başlarız. Genç bir Amerikan yazarı. Ama kendi dünyamın içine fazlasıyla gömülmüş vaziyetteyim. Bu yüzden yeni yazarları pek takip edemiyorum. Yurtdışında da bana “Orhan bey çok beğendik kitabınızı. Bize başka Türk ya da yabancı kimi önerirsiniz?” diye soruyorlar. Ben de ne diyeceğimi bilemediğimden ”Kardeşim benim diğer kitapları da okusana” deyip işin içinden çıkıyorum.

Sanırım her şeyi bilmenizi bekliyorlar?
Gerçekten öyle. Türkiye’yle ilgili coğrafi sorulara, Türkiye’nin tarikatlarına, çeşitli dini gruplarına, deprem sorununa, Orta Doğu’nun siyasi sorunlarına kadar her şeyi bilmemi bekliyor herkes. İyi de böyle biri var mı dünyada, ben bilmiyorum. Ama ben öyle biri değilim. Ayrıca niye herkes bana soru sormak, röportaj yapmak istiyor. Kaliteli eleştirmenler olması gerek bence. Bir zamanlar vardı böyle eleştirmenlerimiz. Bakalım ne diyecek diye beklenirdi. Nurullah Ataç’ın yeni bir şair hakkında, Atilla Dorsay’ın yeni bir film hakkında, Fethi Naci’nin yeni çıkan bir Türkçe roman hakkında ne söyleyeceğini merak ederdik.

Ama yazarlar “star” olduğundan beri okur onları görmek ister oldu, hakkında yazılan yazıları değil. Mesela VatanKitap’ta romanınız hakkında bir yazı da yer alıyor. Bunu duyanlar “Aaaa! Yoksa size röportaj vermedi mi” dedi.

Beni de biraz anlayın o kadar çok yer var ki, nasıl hepsine röportaj vereyim? Hem insan kitabı hakkında bir şeyler okumak istiyor. 40 yıldır yazıyorum. Her sene iki yüz sayfa bitiriyorum. Bu kitabı da 14 ayda yazdım. Bu yüzden “Ne çabuk yazdı” diyenleri fazla önemsemiyorum. Yaşım ilerliyor ve yazmak istediğim on roman daha var. Bu yüzden daha çok çalışıyorum ve seviyorum yaptığım işi. Bu arada 14 ayda yazdım, diyorum ama dediğiniz gibi yılların birikimi de var bu kitapta. Disiplini, çalışmaları... Bakın roman nasıl yazılır, biliyor musunuz? Hadi size bir defterimi göstereyim.

Tek tek notlar alarak, planlar yaparak. Her gün çalışarak. Mesela ben, romanlarıma önce olayın geçtiği yerin haritasını çizerek başlarım. Röportajlar yaparım. Ele aldığım konuyla ilgili bulabildiğim tüm kaynakları okurum. Bu romanı yazarken de birçok kitap okudum. Yani roman aslında hiç de 14 ayda yazılmıyor! Ve böyle yaşamayı da çok seviyorum.



Paylaş