VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2014 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > İyi öykücülerden kötü romancılar yaratıldı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

İyi öykücülerden kötü romancılar yaratıldı

Murathan Mungan, kitap yazmayı sevdiği kadar yapmayı da seven bir sanatçı.“Son İstanbul”, “Kaf Dağının Önü”, “Yedi Kapılı Kırk Oda” ve “Üç Aynalı Kırk Oda” kitaplarındaki öykülerini yeniden karıp keserek “İskambil Destesi”ni hazırlamış.

BUKET AŞÇI

Kendisiyle edebiyattaki oyun temasından, öykü ve roman ayrımına ve elbette Türkiye’nin kültürel atmosferine uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

İskambil Destesi”nde öyküleri yeniden kararak, okura yeni bir okuma ve elbette oyun sunmuşsunuz. Edebiyatınızda oyunun yeri için neler söyleyebilirsiniz?

Edebiyat, bulunduğu ilk zamanlardan bu yana kendini tüketmeyen, tekrarlasa bile bıktırmayan, yenileyen, varlığını koruyan daha doğrusu insanlardaki ihtiyaç payı hiç eksilmemiş bir sanat türü. İnsanın başkalarının hikayelerine duyduğu merak, kendi hikayesini anlatma ya da uydurma ihtiyacı hiç bitmiyor. Bu da edebiyatın sürekliliğini, varoluşunu sağlıyor. Bunda edebiyatın doğasındaki “oyun payını”nın önemini de hatırda tutmak gerek. Çünkü edebiyatın kendi içinde tadı çıkarılması gereken bir oyunu var. Oyuncu bir yazar olarak bu benim için heyecan verici. Ayrıca gözüpek bir kalemim. Herhangi bir macerayı, kurulan bir şeyi alıp ateşe atmak ve yeniden başlamaktan kaçınmam. Oysa günümüzde her şeyi etiketleniyor; aşk hikâyeleri, polisiye yazar gibi. Bu etiketler okurun işini kolaylaştırsa da benim oyunbozan yanım var. Bazılarımız etiketlenip oturtulduğumuz o konforu sağlayan imgeleri tercih edebiliyor. Yani köy romanı yazarıysan ömrünün sonuna kadar köy romanı yazarı olarak kalıp oradan emekli oluyorsun. Ama ben sınamayı, zorlamayı seviyorum. Bu kitaptaki öyküler, yazılmış eski hikâyelerden seçilmiş parçalar. Kitaba kaynaklık eden dört kitap var: “Son İstanbul”, “Kaf Dağının Önü”, “Yedi Kapılı Kırk Oda”, “Üç Aynalı Kırk Oda.” Bunların hepsi okumamış olabilir, ya da okunmuş ama zihinlerde puslanmış da... Kitabımı bunları hesaba katan bir denklemde gerçekleştirdim. Bu yüzden adı “İskambil Destesi.”


Kısa öykülerin bazıları uzun öykülerden alınma... Bunların seçiminde ve dizilişinde nelere dikkat ettiniz?

O parçaları yazarken, o zamanlar bile, bir tür kısa öykü olarak kurmuştum onları. Yani bütünden kopardığında da tek başına bir ifade gücü olan parçalar olarak. Çünkü ben ne yazacağını düşündüğü kadar nasıl yazacağı üzerine de çok kafa yoran bir yazarım. Yazarlığın teknik kısmına, mühendislik tarafına yatan bir zihnim var. Bu kitabı daha erken yapsam olmazdı. Bunun için öykülerin birazcık unutulması, hafızalarda puslanmaya başlaması gerekiyordu. Hikayecinin erken yaşında yapsam da olmazdı. Ama en önemlisi bu seçim ve dizilimi ile ortaya çıkan oyunu çok dikkatli oynamam gerekti. Aynı öyküden çok fazla parça seçmiş olsaydım karakter ortaklıkları, hikâye ortaklıkları kitabı anlamsız kılabilirdi. Edebiyatın oyun payını iyi hesaplamam gerekti. Zira gereksiz alanlarda sulu bir millet olduğumuz için “oyun payı”nı hesaplayamıyoruz. Oysa oyun oynamak çok ciddi bir şeydir. İskambil oynamak da öyle. Mesela ben kanasta oynarım ve ciddiye almayan insanlarla masaya oturmam. Eğleneceksek, güleceksek kâğıtları bırakalım sohbet edelim. Masaya oturuyorsak oyun arkadaşlarımdan ciddiyet beklerim. Oyunların kuralları ve ciddiyeti vardır. Edebiyatın oyun payında da öyle. Her şey bir yana edebiyat ve okumak bir haz alanıdır. Bunun da kendine özgü bir zevki var. Kitap okumaktan aldığım zevki hayatın başka bir alanındaki herhangi bir şeyden almıyorum. Müzik dinlemekten, film izlemekten aldığım zevk başkadır, kitap okumaktan başka... Edebiyat aynı zamanda haz da üretir. Okurun senin yazarken ürettiğin hazzı almasını sağlamak için de bu haz sahası üzerine düşünmen gerekir.


Oysa Türkiye’de okumak ciddi ve sıkıcı bir iş olarak algılanır. Sanki sorumluluk gibi. Oysa insan “oyun oynayan varlıktır” (Homo Ludens). Galiba Türk Edebiyatı oyun alanını biraz kısıtlı tuttu. Burada elbette Oğuz Atay’a bir selam göndermek gerek... Ne dersiniz?

Andığın için hemen söyleyeyim; Türk Edebiyatı’nın en iyi oyun oynayan yazarlarından olan Oğuz Atay, belki de bunun için bu
kadar geç fark edildi. Yani o bizi oyuna çağırdı ama o zamanki okurlar olarak, oyun davetine icabet etmeyecek kadar ciddi balkonlarda oturuyorduk. Bir de, az önce dediğim gibi, oyun oynamaya kalktığın zaman bunu sulandıran, sululuğa ve numaracılığa döken çok kişi var. Oysa sanat bıçak sırtında yürümektir. Evet edebiyat haz üretir ama bir gustosu da vardır. Gusto ve zevk bizi yapılan şeylerin hakikiliği ve sahiciliği konusunda diri tutar. Edebiyat zevkimizi de geliştirir. Zevki gelişmemiş bir okurların ortamında edebiyat kendisini oyun sahasından da uzaklaştırır. Çünkü oyun disiplinler arası ilişkiyi gündeme getirir. Biz artık sadece öykü, roman, hikâye deneme falan okuyarak edebiyatçı olmuyoruz. Yılda kaç resim sergisi görüyorsan bu senin yazdıklarına bir tuğla eklemen demektir. Geçenlerde bir yerde anlattım; “İyi diyalog yazmak istiyorsanız Amerikan dizilerini izleyin.” Çünkü bu dizilerde çok kısa sürede en doğru noktadan vurmak amaçtır. Bizim geleneğimizde ise sayfa ve zaman çok olduğu için kahramanlar gerçek hayatta nefesi yetmeyecek kadar uzun cümlelerle konuşur. Yani cümlenin süslü ve kurallı olmasından vazgeçtim, bir insan bir kerede o lafları söyleyemez. Bu nedenle “İskambil Destesi”nin önsözünü okumadan bu kitapta ne yaptığımın anlaşılamayacağını düşünüyorum. Hoş okuduğu halde anlamayacaklar da var ama onlara yapacağım bir şey yok...

O zaman “İskambil Destesi”nin okuru için belli bir gustoya, edebiyat disiplinin geçmiş olamaya mı ihtiyaç var?

Benim okurum olması, maceramı takip etmiş olması gerekiyor. Ama şunu da önemsiyorum. Hayatında hiç Murathan Mungan okumamış biri, bu öykü kitabını alıp bu öykülerin alındıkları yerleri bilmeden rahatlıkla ve keyifle okuyabilir. Bu anlamda “İskambil Destesi” yeni bir hikâye kitabı. Oyun alanı derken de bunu kastediyorum.
Yerelden beslenen bir dil sizinki. Sanat anlayışınız ise bir o kadar yenilikçi ve modern. Ama Türk edebiyatında modern ve gelenek sentezi hep “siyasi bir söylem”de aranmış... Neden?
Hiçbir zaman başka yazarlar ve başka kişiler hakkında konuşmak istemem biliyorsun. Macerası devam eden, bitmemiş yazarlar üzerine söz almayı sahiden doğru bulmuyorum, sadece beni çok heyecanlandıran, sevindirenler hakkında yazmayı seviyorum.

Yazarların, şairlerin yalnızca kendi yazdıklarıyla beslenebilmeleri imkânsız. Başkalarının yazdıklarından heyecanlanabilmeyi, okur hakkını kaptırmamayı çok önemsiyorum. Okur Murathan Mungan’ı asla yazar- şair Mungan’a kaptırmadım. Ama günün 24 saatini sanata, kültüre, yaptığı işe adamış biri olarak elbette ki zamanla daha incelen bir zevkim ve artan gustom var.

Eskisi ya da ilk gençlik yıllarıma nazaran daha az beğenen, “hayır”ları artan biriyim artık. Son zamanlarda Norveç sineması beni çok heyecanlandırıyor. İskandinav ülkelerinde olan biten şeyler, polisiye dizileri, müzikleri... Çünkü yaşadığın iklime, ayağını bastığın toprağa sahip çıkarken dünyanın bütün seslerine açık olmak gerek. Dünya bu kadar küreselleşirken kendi dar coğrafyanda bir şey üretmek artık imkânsız. Üstelik zaman da çok zalim. Herkese bilmem kaç bin metre koşturmuyor. Kimi 100, kimi bin, kimi 10 bin metrede düşüyor. Daha iyi koşman için de dikkat etmen gereken şeyler var. Mesela yeteneğime ya da yaratıcılığıma gözüm gibi bakıyorum. Besliyorum, dikkat ediyorum, öğrenciliğimden vazgeçmiyorum. Doyumsuz değilim ama yetinmezim. Dolayısıyla o beni diri tutuyor. Bu tür oyunlar gibi. Çünkü bu oyunlar ciddi mesai istiyor.


YENİ YAYINEVLERİ

Roman edebiyat türleri içinde en ticari olanı. Dünya yayıncılık sektörü “roman” diyor, başka bir şey demiyor. Roman türünde eserler vermiş olmanıza rağmen öykü yazarlığı öne çıkan biri olarak bu konudaki hissiyatınız nedir?

Kültür endüstrileşti. Türkiye’de de endüstrileşti. Biz diğer alanlardaki endüstrileşme karşısındaki hazırlıksızlığımıza kültür alanında da yakalandık. Türkiye bu anlamda paradokslarla yüklü. Günümüze damgasını vuran büyük yayınevlerinin çoğu aslında 12 Eylül sonrası kuruldu. Yani yayıncılık 1980 darbesine rağmen gelişti. Şimdiki kültür hayatımıza yön veren belli başlı bütün yayınevleri bunlar. Son yıllarda da çok beğendiğim, stili olan yayınevleri ortaya çıkmaya başladı: Alef, Siren, Domingo, Yitik Ülke gibi. Bir dönem Kanat Yayınevi vardı, o da çok güzel kitaplar basıyordu ne yazık ki macerası erken bitti. Şimdi dünyanın her yerinde olduğu gibi yayıncılık da kendi içinde şekilleniyor. Okur katında ne karşılığı varı bilmiyorum. Roman kutsal, roman fetiş, yazarlar da roman yazmaya zorlanıyor. Bu yüzden 80’li yıllarda çok iyi öykücülerden kötü romancılar yarattık. Çok kötü değilse bile öykücülüğü kadar iyi olmayan romancılar. 1980’lerde dünya eğrisine takılan Türk edebiyatı’nın dikkat çeken yazarları “Roman yaz” diye yönlendirildi. Öykü yazarlığı ise bir el bileme, idman sahası alanı olarak görüldü hatta Tomris Uyar’a bile “ne zaman roman yazacaksın” diye sorulurdu. Ama bugün çok iyi romancılarımız olmasa da çok iyi öykücülerimiz var. Özellikle genç kalemler kısa zamanda çok yol almaya başladı.

Murathan Mungan’ın edebiyatının en belirgin özelliği; dil. Okurlanız özellikle “üslubunuzu” seviyor. Edebiyatta yetenek olarak tanımlanan şey öncelikle dil midir?

Daha önce de söylediğim gibi; Türkiye bir yetenekler mezarlığı. İnsanların hevesini kıran bir ülke. Birçok değerli insanın yeteneğinin yollarda kaldığını düşünüyorum. Herkes sebatlı, didişken, inatçı, cesur olamaz. Ülkenin de yeteneklerine sahip çıkması gerekir. Yani yetenek yetmez. Ben dilime gözüm gibi baktım. Ne kadar bilirsem bileyim, dönüp baktığım dil bilgisi kitaplarım var, yazı masamdan sözlük eksik etmem. Bilge Karasu’yu, Reşat Ekrem’i Abdülhak Şinasi Hisar’ı sırf zevk için okurum. Onların dilinin tadını hiçbir şey vermez.

Yalnız ülke öyle bir hale geldi ki insanlara sahip olması gereken melekeler yüzünden “aferin” denilir oldu. “Hırsız ama iyi politikacı” gibi. Bana da “çalışkan” denir. Evet, alışkanım, ilkokuldan beri aferin budalası bir çocuğum. Ama siz de çok tembelsiniz. Benim çalışkanlığım sizin bu kadar tembel olmanızdan dolayı çok görülüyor. Walter Benjamin’e ya da Umberto Eco’ya “çok çalışıyor” diyebilirler mi? Çok sevdiğim bir pop şarkıcısı var. Herkesin sesi yıllar içinde matlaştı. Ona “hala nasıl gürül gürül söylüyorsun” dediğimde “30 küsur yıldır dondurmanın tadını unuttum” demişti. Hayatta bazı şeyler için bazı şeylerden vazgeçmek gerek. Sayfa biz edebiyatçıların sahnesidir. Bir de post modern akımla birlikte, edebiyata bir başıbozukluk geldi. Her şiirsel ve manalı cümleyi art arda koymak ona öykü değeri kazandırmaz...

Kesinlikle, nasıl kılık kıyafette 1980’ler bir kabussa, 2000’lerde de postmodern edebiyat bir kabustu. En azından benim için.

Ülkemizin belki kaderinde de var; 10 yılda bir ihtilal olması gibi, 10 yılda bir yeni akım ortaya çıkıyor. Edebiyatı iş edinmiş insanların kendi hayatları dışında kendi tarihleriyle alakalı olmaları gerek. Özellikle genç arkadaşların katıldığı üniversite söyleşilerinde hep söylüyorum: Okuyun, bol bol okuyun. Sadece zevk kazanmak için değil, edebiyat tarihiyle bağ kurmak için de.

Varolan entelektüel ortam sizi besleyebiliyor mu?
Yargılayıcı bir dil kullanmak istemem. Türkiye’deki kültür ortamının demokratikleşmesi bireysel yaşamın yaşanmasına olanak tanıdı, bu iyi bir şey ama bu arada destur kalktı. Kerteriz noktaları yok oldu. Bir örnek vereceğim, bir Fransız lisesinde okuyan bir kız aradı, ödev olarak benden 5 şiir çevirmiş, çok uğraşmış ama şiirler benim değil. Çünkü internetten bulmuş Batı ülkelerinden farklı olarak teknolojiye de hazırlıksız yakalandık. O yüzden de sırf iki kişi, bana ait olmayan metinlerin temizlenmek için çalışıyor.

Evinden yeni ölü çıkmış insan ruhuyla yaşıyoruz

Türkiye çok zor bir ülke. Ülke koşulları herkesi etkiliyor. Ortamın psikolojisinden sıyrılıp nasıl üretebiliyorsunuz? 
Çok zorluk çekiyorum. Yaptığımız iş gerçekten oyunculuk gibi. Öğlen annen-baban ölmüş akşam sen sahneye çıkıyorsun gibi yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz hal bu. Türkiye’de enformasyon fazlası altında yaşıyorsun. Sinirleri tenine daha yakın insanlarız. Dünya bize daha çok değiyor. Yüzde yüz haklı olduğum bir kavgada o kişiye sesimi yükselttiysem inan bana akşam yatağa yattığımda karşı taraftan daha fazla sıkıntı çekerim. Onun ağırlığını hisseden bir yapım var. Bu tür duyarlı insanların hepsinin şair yazar olması gerekmiyor. Ama artık evde kapını, bacanı kilitleyerek bu sıkıntılardan kaçabileceğin dönemler geride kaldı, her yeri kapat dünya kapının altından sızıyor. Artık dünya sana değiyor. Herhangi bir yerdeki, tecavüzden, yolsuzluktan hırsızlıktan bir şekilde haberin oluyor. Ama sonra, tüm bunlar hiç yokmuş gibi masaya oturup çalışmak zorunda kalıyorsun. Şu an Türkiye’de yaşayanlar evinden yeni ölü çıkmış insan ruh haliyle yaşıyor. Ama yaşamışlıkların etkisiyle şunu biliyorum: Bu böyle gitmez!

İskambil Destesiİskambil Destesi

Murathan Mungan

Detay için tıklayın

Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam