VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2013 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Japon aşkı uğruna
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Japon aşkı uğruna

Fransa'nın Stephen King’i” olarak anılan Jean-Christophe Grangé’nin son romanı “Kaiken”, yazarın en “özel” işi. İlk kez kendi hayatından esinlenerek bir kurgu yapan Grangé, romanın merkezine bir Fransızı ve onun Japon eşini koymuş. Tıpkı kendisi ve Japon sevgilisi gibi…


Özlem Akalan
ozlemakalan@gmail.com

“Kaiken” romanı, yağmur altında zorlu bir takiple başlıyor. Cinayet Masası Başkomiseri Olivier Passan ve yardımcısı Fifi (Philippe Delluc), seri katil olduğuna inandıkları Patrick Guillard’ı köşeye kıstırmıştır. Yanmakta olan bir hangardan dışarı çıkan Guillard “Doğumcu” olarak ünlenen katilden başkası değildir. Ne var ki Guillard zengin, avukatları güçlü ve Passan da kural tanımaz bir polis olduğu için işler sarpa sarar. Katil yakalanır ama delil yetersizliğinden serbest bırakılır. Ardından da Passan’ın kâbusları başlar. Hamileliklerinin son aylarındaki dört kadını iç organlarını çıkararak öldüren, fetüsleri canlı canlı yakan seri katil, şimdi de Passan’ın peşindedir. Evin her yerine kameralar yerleştirilir, polis kapıda nöbet tutmaya başlar. Önce Passan’ın evine gizlice giren biri, çocuklarının yatağına lolipop bırakır. Ardından buzdolabında derisi yüzülmüş bir maymun cesedi bulunur. Amansız takip, Guillard’ın hazırladığı müthiş finalle son bulur. Seri katil yanarak ölmüştür ancak Passan’ın evine giren kişi bu kez köpeklerini öldürmüş ve çocuklarından litrelerce kan almıştır. Sorular art arda gelir; asıl katil başkası mıdır? Guillard’ın bir ortağı mı vardır? Yoksa bu bambaşka bir olay mıdır?

Jean-Christophe Grangé, birbirinden farklı iki olayı anlattığı kurgusuyla okurunu gerilimin içine çekiyor. Tam bitti dediğimizde, o ana kadar geri planda kalmış bir karakter sahneye çıkarak olayı bambaşka bir noktaya taşıyor. Adı neredeyse hiç geçmemiş bir başka karakterse romanın tüm akışını değiştiriveriyor.

SAMURAY RUHU

Romanlarında farklı kültürlere (Latin Amerika, Afrika, Sibirya, Türkiye) olan ilgisi her zaman ön planda olan Grangé, yine tarzının dışına çıkmıyor ve okuru Uzakdoğu’ya götürüyor. Ancak bu kez işi, kendi özelinde yapıyor. Zira romanın başkarakteri Passan, bir Fransız. Karısı Naoko ise Japon. Japon sevgilisi ile uzun süredir birlikte olan Grangé, kendi tecrübelerinden de yola çıkarak her iki kültürü en ince detayına kadar anlatmış.

Kitaba ismini veren “kaiken”, samuray kadınlarının kullandığı hançerin adı. Uzun katana ve kısa wakizashi kılıçlarının yanı sıra samuraylar bir de bıçak taşırlardı. Kadınların taşıdıklarına, kaiken adı veriliyordu. Grangé, “Samurayların kadınları bu hançerle intihar ediyordu. Usulüne uygun bir pozisyonda ölmek için kıvırdıkları bacaklarını bağladıktan sonra boğazlarını kesiyorlardı” sözleriyle kaiken’in samuray kültüründeki önemini anlatıyor romanında. “Kadınlar samuray olabilir mi olamaz mı” şeklindeki tarihi soruyu bir kenara bırakarak, romanda adı geçen Japon kadınların ünlü samuray Miyamoto Musaşi’nin disiplinini öğreten bir kenjutsu okulunda sıkı eğitim aldıklarını söyleyerek olayın varacağı noktayı biraz aydınlatabilirim.

Polis Olivier Passan, yetiştirme yurtlarında büyümüş, çeteye karışmış, arınıp polis olmuş 40’lı yaşlarında bir karakter. Uzakdoğu aşkı, özel bir görevle gittiği Japonya’da katlanarak artmış. Yönetmen Kurosava’dan yazar Mişima’ya, Japon Mozart’ı diye anılan Rentaro Taki’ye pek çok tanınmış Japon’a selam gönderen Grangé, kitap boyunca Japonların Fransız, Fransızların da Japon kültürüne olan merakına değinmiş. Baş kadın karakter Naoko, tıpkı yazarın gerçek hayattaki sevgili gibi eski bir manken. Diğer tüm Japon çocukları gibi kemerle dayak yemekten buz gibi suyla duş yapmaya varan, kendi ülkesinde olağan ve temel kabul edilen katı bir eğitimden geçmiş. Babasının işkencelerinden kurtulmak için tesadüfen gelen mankenlik teklifini kabul ederek kendini Japonya’nın dışına atmayı başarmış.
Passan ile Naoko’nunki ilk görüşte aşk olsa da aslında her ikisi de en büyük hayalini gerçekleştirmiş. Gururlu, ağzı sıkı, içe dönük, aşırı disiplinli ve Japonya’ya ait geleneksel her türlü kavrama gülüp geçen Naoko, modern hayatın içinde kendini Paris’e ait hissetmektedir. Onun aksine çocukları biraz şımartmakta sakınca görmeyen, aşırı uçlarda gezinen ve Japon kültürüne hayran Passan ise Uzakdoğulu bir kadınla evlenerek aradığı huzuru bulacağına inanmıştır. Ne var ki 10 yılın ardından evlilikleri çatırdamaktadır.

Yine sorunlu bir karakterle bizi baş başa bırakan Grangé, baba sorununu da bir kez daha alt metin olarak okura sunuyor. Grangé, hermafrodit seri katil profili ve diğer can alıcı detayları yazarken geniş bir jinekolojik araştırma içine girmiş. Polis Passan ve katillerin geldikleri noktalar ise sıkı bir psikiyatrik çalışmanın izlerini taşıyor. Bununla birlikte Grangé, hiçbirini eleştirmiyor, fikir yürütmüyor sadece geçmişlerini ve onları bu günlere sürükleyen sebepleri aktarıyor.

İlk romanı “Leyleklerin Uçuşu”nun ardından 1998’da yazdığı “Kızıl Nehirler” ile başarıyı ve şöhreti yakalayan Grangé, “Kaiken” ile ilgili olarak “Yaşla birlikte daha kişisel temalara yöneldiğim doğru” diyor ve ekliyor “Japon kültürüne hep ilgi duydum üstelik bir Japon ile birlikte yaşıyorum. Değişmeyen tek şeyse yazmaya karşı duyduğum heyecan, içimdeki kutsal yangın”. “Kaiken”, hızlı okunan, okuru şaşırtan bir roman ancak Grangé’nin diğer kitaplarıyla kıyaslayınca gerilim dozunu düşük bulanlar çıkabilir.



“Polisiye yazmaya devam edeceğim”

“Kaiken”in yayınlanmasının ardından Grangé ile yapılan ve Fransız basınında yer alan röportajlardan bir derleme hazırladık.

Size “Fransa’nın Stephen King’i” diyorlar. Ne düşünüyorsunuz?
Benim kitaplarım onunkiler kadar fantastik ögeler içermese de gurur duyuyorum. Kitaplarımın Stephen King’inkilerle kıyaslanması, önemli oldukları ve okuru cezbettikleri anlamına geliyor. Şimdi medya, tıpkı King gibi benden de “boss” (patron) diye bahsediyor, ki bu hiç de fena değil! Çocuklarım da bana böyle hitap ediyor artık. Tahmin edersiniz ki otorite sahibi olmak zordur!

Kitaplarınızın sinema uyarlamalarını nasıl buluyorsunuz?
Filme çekilen kitaplarım hakkında fikir yürütmem zor çünkü adaptasyon sürecinde hep işin içindeydim ve tüm zorlukları biliyorum. Genel olarak yaptıklarımın beyazperdeye yansımasından memnunum. Belki de ilk film olmasından ötürü “Kızıl Nehirler” favorim.

Hikâye aklınıza nasıl geliyor ve yazım sürecinde neler yaşıyorsunuz?
Fikrin doğuşu tam bir gizem. İtiraf etmeliyim ki bazen aklıma gelenler beni bile biraz korkutuyor. Ama fikir, yazarken gelişmiyor. Tam tersi, hikâye tümüyle oluştuktan sonra yazmaya başlıyorum.
Bazı romanlarınızda çok fazla yer, mekan tasviri var ve okur olaydan kopuyor. İnandırıcılığı artırmak için mi bu kadar çok detaya giriyorsunuz?
Tasvirlerimin sizi sıkmasına üzüldüm. Emin olun amacım bu değil. Tam tersine okur olayın daha fazla içine girsin diye atmosferi ve sahneleri bu kadar detaylı anlatıyorum.

KİTAPLARA YANSIYAN BABA SORUNU

Sizi biraz daha yakından tanımak isteriz. Mesela bir gününüz nasıl geçiyor?
Günlük hayatım hayli rutin. Sabah 4’te uyanıyorum. 8’e kadar yazıyorum. Sonra biraz uyuyup öğlene kadar tekrar yazıyorum. Biraz daha uyuyup akşama kadar yazıyorum. Fazla heyecanlı değil anlayacağınız! Bunların dışında çocuklarımla vakit geçiriyorum ve romanım için araştırma yapıyorum. Geçmişimle ilgili olarak şunu söyleyebilirim; babasız büyüdüm. Şizofrendi ve beni görme izni yoktu. Ailede kimse ondan bahsetmezdi. Annem ve büyük annemle yaşadım. Hep korkuyorlardı ve biliyorsunuz korku bulaşıcıdır. Ben de korku içinde ve güvensiz büyüdüm. Yalnız bir çocuktum ve sanatla ilgiliydim. Çizim, müzik ve 20’li yaşlardan itibaren de edebiyat. Sorbonne’da klasik edebiyat okudum. Gazetecilik yıllarımda yaptığım röportajlar, hayal gücümü genişletti ve okurun nelere ilgi duyduğunu anlama imkanı sağladı.

Bir gün farklı bir tarzda yazmayı düşünüyor musunuz?
Bir gün duygusal bir roman yazmayı çok isterim. Ancak aklınıza gelen fikirleri kontrol etmeniz mümkün değil. Benim aklıma gelen fikirler de hep karanlık. Sanırım hep içinde şiddet ve ölüm olan polisiye hikâyeler yazmaya devam edeceğim.

Romanlarınızda şiddet dozu bazen çok yüksek olabiliyor. Neden?
Her zaman bir sorunu gözler önüne sermek için yazıyorum. Çocukluğumdan beri asla şiddeti onaylamıyorum. Dolayısıyla yazmaya başladığımda fikirlerim hep korku ve şiddet üzerine yoğunlaşıyor. Kitaplarımla kötülüğü gözler önüne sermeyi umuyorum.

Başkomiser Olivier Passan ile ortak noktalarınız var mı?
Ben de klasik Japonya’nın hayranıyım ama teknolojisine ve icatlarına uzağım. O kültürün rafineliğini ve sofistikeliğini seviyorum. Ayrıca Passan gibi ben de bir Japon ile yaşıyorum ama ondan farklı olarak, ayrılmayı düşünmüyorum!

Tüm kitaplarınız çok satıyor. Başarıya alıştınız mı?
Yazar kimliğimi bir sporcununkiyle karşılaştırmak mümkün. Çünkü her yeni kitapla birlikte yarışmaya geri dönüyorsunuz. Bir önceki kitabım “Sisle Gelen Yolcu” ile kendi branşımda tüm Olimpiyat madalyalarını toplamış gibiyim. Ama önceliğim okurlarımı hayal kırıklığına uğratmamak ve bana her zaman güvenmelerini sağlamak.

52 yaşındaki Jean-Christophe Grangé sinemaya aktarılan romanı “Kızıl Nehirler” ile büyük bir üne kavuştu. “Taş Meclisi”, “Kurtlar İmparatorluğu”, “Siyah Kan”, “Koloni” ve “Sisle Gelen Yolcu” yazarın çok satan romanlarından bazıları. Başrolünü Gerard Depardieu’nün üstlendiği ve bu yıl vizyona girecek olan “Koloni”, yazarın sinemaya aktarılan son romanı.



Paylaş