VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Ekim 2015 Salı | Anasayfa > Haberler > Japon feodal sanatçıları gibiyim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Japon feodal sanatçıları gibiyim

Özellikle “Üç Maymun” filmindeki performansı ile hafızalara kazınan oyuncu ve senarist Ercan Kesal, “Peri Gazozu” ile edebiyat türünde de yeteneği olduğunu göstermişti. Kesal’ın, bir belediye başkan aday adayının hikayesini anlattığı “Nasipse Adayız” kitabı ise bu ilginin kalıcı olduğunu gösteriyor.



Ercan Abi, ben seni doktor olarak tanıdım... Sonra, hayat işte, koptuk ve ben seni sinemada, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde görmeye başladım. Ercan Abi, doktorluktan yolun nasıl sinemaya geçti? Ve bu arada doktorluk ve hastanen devam ediyor değil mi?

Çocukluğum pilot olma hayalleriyle geçti. Ortaokuldayken Apollo 11 aya inmişti ve aklımda Neil Armstrong gibi biri olmak vardı. Liseden sonra Ankara Siyasal’a girdim. Bir yıl sonra da Ege Diş Hekimliği. Orada da durmadım, 1984’de Ege Tıp’dan mezun oldum. Master eğitimim Klinik Psikolojidir. Halen Sosyal Antropoloji doktorası yapıyorum. Hastanem de devam ediyor. Niye böyle bir döküm yaptım biliyor musun? “Doktordum, sinemaya heveslendim, oyuncu oldum” cümlesi çok cılız kalacağı için. Sinema tutkum hep vardı ve bir kenarda akıp duruyordu. Ama, dahil olmam senarist kimliğimle olmuştur. Ardından biraz tesadüfle de oyunculuk geldi. Bunda Nuri Bilge’nin ve eşimin payı büyüktür. “Uzak” filminde oyuncu olan eşim Nazan(Kesal) vesilesiyle N. Bilge ve eşi Ebru’yla tanıştım. “3 Maymun” filminin senaryosunu onlarla birlikte yazdık. Bu yüzden sinemaya oyuncu olarak değil “yazarak girdim” diyebilirim.



Nuri Bilge’nin “Uzak” filminden sonra artık herkese “Bak bu lüle saçlı adam benim doktorum” diyordum. Henüz oyuncu Ercan Kesal olarak ünlenmemiştin çünkü. Sonra ünlendin ve ben tam seni “ünlü oyuncu Ercan Kesal” olarak kabulleniyordum ki “Peri Gazozu” geldi ve onu “Evvel Zaman” izledi. Üstelik her iki kitap da zarif bir dile ve yapıya sahipti. Bu yüzden ister istemez bu değişimi merak ediyorum. Hep böyle miydi; yazmak, oyunculuk hep içinde bir yerlerdeydi de, bir türlü hayat gailesi yüzünden kendine öncelik bulamıyordu?

Yazmayı da, oyunculuğu da, hekimliği de, hatta antropoloji eğitimini de pek birbirinden ayırmıyorum. Bana, bir bütünün parçalarıymış gibi geliyor. Hekim olmasam bu kadar çok hikaye ve gözlem birikmezdi mesela. Belki de “Peri Gazozu”nu yazamazdım. Psikoloji ve antropoloji okumalarımın oyunculuğumu nasıl beslediğini o kadar iyi biliyorum ki! Tarkovski’nin bir söyleşisinde okumuş, modernizmin insanı hasta eden “bireyci” ideolojisinin panzehirini bulmuş gibi de sevinmiştim. Söyleşinin bir yerinde, Japonya’nın eski dönemlerindeki sanatçılardan söz ediliyordu. Japonya’da bir dönem Şogunlar ülkenin gerçek hakimi olmuşlar. Japon sanatçılar da bu derebeylerin hamiliğinde hayatlarını sürdürmüşler. Bir sanatçı, bazen, bir “haiku” ustası olarak bir süre orada yaşar, ardından ayrılarak başka bir Şogunun yanında bir başka isimle, bu kez geleneksel “no tiyatrosu”na ait metinler yazabilirmiş. Daha sonra burada da kalmayarak, bir başkasının yanında, daha farklı bir sanat dalında, farklı bir isimle yeni eserler üretirmiş.

Bu durumda kim iddia edebilir, bu sanatçının tek ve biricik bir yaşama sahip olduğunu? Belki şunu söyleyebilirim, “Japon feodal dönem sanatçıları gibi, bir yaşamın içine birçok yaşamı sığdırmaya çalışıyorum…“

Yeni kitabın “Nasipse Adayız” Türkiye’nin seçimlere gittiği bir dönemde çıkıyor ve konusu da “nasipse aday” olan bir siyasetçinin hikayesi. Bir novella. Üstelik tam bir kara mizah örneği. Neden kara mizah? Ve neden siyasetçi portresi?

Son oynadığım filmlerden biri M. Fazıl’ın yönettiği “Yozgat Blues” filmidir. Yönetmenle set esnasında ve sonrasında film üzerine konuşurken, filmin türünün “melankolik komedi” olarak tarif edildiğini öğrenmiştim. Hatta, “melankoli” teriminin peşine düşmüş, bir kitapta melankolinin tarfi olarak “kıymık” metaforuna rastlamıştım. Kıymık!... Çok küçük ve hesaba katılmayacak bir şey ama, battığında canımızı fena acıtır… Doğrusu, filmdeki modası geçmiş şarkıcı Yavuz karakteri de tam buna uygun bir tipti ve ben de o duyguyla oynamaya çalışmıştım. Komik görünen ama kendisi bunun hiç farkında olmayan, aksine derin bir inançla yaptıklarına sarılan bir adam. Seyirciler, Yavuz’u içleri acıyarak ama sık sık gülerek izlediler. “Nasipse Adayız”ın Kemal Güner’i de benzer hallere sahip bir adam. Çıktığı politika yolculuğuna öylesine inançla sarılmış ki giderek nasıl trajikomik bir karaktere dönüştüğünün farkında bile değil. Politika, insanın kendiyle yüzleştiği en çetrefilli alanlardan biridir. Bu yüzden yazdım Kemal Güner’in yolculuğunu. Hüzünlü bir yolculuk sonuçta. Ama, gülerek ve içiniz acıyarak okuyorsunuz.

Kitabını okurken hep sordum; “insan neden siyasetçi olmak ister ve bu isteğinde ısrar eder?” diye. Çünkü büyük işler başarmak için girilen bu iş, bir süre sonra kişiyi “kendini gösterme, kendini ispat etme ve ihtiyaç duyulan haline” getirmeye dönüşebiliyor. Yani “aday adaylığından çıkıp nasipse aday olmak için çırpınmaya, hatta yalakalık yapmaya…” Oysa bu işe giren pek çok kişi, tıpkı senin kahramanın gibi meslek sahibi insanlar aynı zamanda. Niye buna ihtiyaç duyuyorlar?

Politika yolculuğu, insan denen canlının doğumundan ölümüne kadar, yaşadığı her an içinde duyumsadığı “varoluşsal sıkıntı“ ve “ben kimim, niye bu dünyada varım?” sorularına aradığı, cevabı bulabileceği yolculuklardan biridir. İnsan nefsinin en iyi sınandığı alanlardan biri olan politik mücadele ve nihayetindeki iktidar, erk, güç, kuvvet gibi kavramlar, tam da biraz önceki soruların cevaplarıyla yüzleşilebilecek yerler olarak görünmüştür bana. Kitaptaki kahramanımız da hekim, entelektüel, küçük burjuva, taşrayı iyi bilen, tipik bir kentli. 1950’lerden sonra İstanbul’un kenarında, yeni Anadolu kasabalarının yaratıldığı çarpık kentleşme ürünü semtlerin birinde, geçmişi ve hayalleriyle birlikte yaşamaya, tutunmaya, kendince güç, kuvvet sahibi olmaya çalışıyor.




İLİŞKİ TAMİR OLUR AMA AŞK OLMAZ

“Nasipse Adayız” aynı zamanda tamir edilmeye çalışılan bir aşk hikayesi. Aşk, ilişki tamir olur mu?


Aşk iki kişiye ait bir kavram gibi gözükse de bence tek kişilik bir meseledir. Kişi kendi içindeki aşkın peşine düşer ve onun öznesini bulduğunu zanneder. Bir zaman sonra da kırar onu. Kendi kırdığı için de tamiri mümkün değildir. İlişkiler tamir olabilir belki ama aşk tamir olmaz. Tamir olursa aşk olmaz.

Diğer kitaplarını okurken de hep hissettiğim bir şeydir. “Nasipse Adayız” alttan alta şu soruyu sorduruyor: “Tüm bunlar ne için?” Doktorluk mesleğinizden ötürü ölümle-yaşam arasındaki varoluş hikayesini en iyi bilenlerdensin. İnsanların bu kadar kıymetli bir şeyi yani hayatını bataklığa dönüştürmelerini nasıl yorumluyorsun? Yani tüm çırpınışların boşuna olduğu…

“Her insanın kendi içinde, hep bir şiddet, kıskançlık ve aklının önüne geçen, bitmek bilmez bir hırs taşıdığı“ gerçeğinin bir nebze de olsa farkındayım. Yaşadıklarım, duyduklarım ve izlediklerim bana bunu öğretti. Siyaset yapmak da biraz böyle bir şey, zannederim. Sonunda iflas edeceğinizi fark ettiğiniz ve ilk önce “kendi gerçekliğinizi” kaybetmekten çekinmediğiniz yakıcı bir yolculuk. Bizim kahramanımız Kemal Güner de çıktığı “belediye başkan adaylığı“ yolculuğunda kafasında taşıdığı yüksek idealler için hiç de uygun birisi olmadığını fark ediyor, lakin geri dönecek, vazgeçecek güce sahip değil. Bu yüzden başına gelenlere ve kendisini bekleyen sona çaresizce razı oluyor. Yaşadığı kırılma ve hesaplaşma, belki bundan sonrası için yeni ve daha dürüst bir hayat fırsatı sunacaktır. Belki de kaybederken kazanmıştır, kim bilir?

Kahramanın da tıpkı sizin gibi hem doktor hem de kel. Niye Hitchcook gibi kitaplarına giriyorsun?

Sinemacılar “cameo” der ona biliyorsun ve en bilinen örneği de Hitchcock’tur. “Kiracı“ filmi de ilk göründüğü filmdir. F. Truffaut onunla yaptığı uzun söyleşinin bir yerinde sorar: “Bir, ‘gag’ olarak mı düşünmüştünüz? Yoksa bir batıl itikat mıydı? Yoksa esas neden o an elinizde bir figüranın bulunmayışı mı?” “Tamamen yararcılık zihniyetiyle yapılmıştı“ der Hitchcock ve devam eder: “Perdeyi doldurmak zorundaydık. Sonradan bir batıl itikata, hatta bir ‘gag’e dönüştü. Ama artık oldukça sıkıntılı bir ‘gag’e dönüştü. Ben de ilk beş dakikada görünmeye dikkat eder oldum, izleyici filmin gerisini rahat rahat izleyebilsin diye…’’ Ayrıca “Nasipse Adayız”ın girişine “Buradaki kişi ve olayların tamamı kurmacadır” derken, malumun ilanını yazdım aslında. Tabi ki, hikayeler de, romanlar da, senaryolar da kurmacadır. Ama, hayatı taklit eder. Yazılarımı yazarken her seferinde dönüp baktığım kişi en yakınımdaki kişi çünkü; kendime bakıyorum doğal olarak…

Paylaş