VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
26 Kasım 2010 Cuma | Anasayfa > Haberler > Kaçaktım kimse beni hapse atmıyordu, sonunda torpille Paşakapısı’na girdim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kaçaktım kimse beni hapse atmıyordu, sonunda torpille Paşakapısı’na girdim

Çalışlar Ailesi""den aile boyu röportaj!

Bayramın dördüncü günü Oral Çalışlar’la konuşmak için Büyükada’dayım. Sanki iş görüşmesinde değil de bayram ziyaretindeyim. Çünkü yola oğlu Reşat Çalışlar’la çıktık. Diyorum ki; “Reşat röportaja sen de katıl olur mu?”, “Merak etme, senin için birkaç sert soru sorarım babama” diyor... Gülümsüyorum... Kapıyı “Latife” ve “Halide” kitaplarının yazarı İpek Çalışlar açıyor. İlk sorusu “Aç mısınız” oluyor. Bizim yanıtımız da “Evet ama evde değil Lodi’de balık yiyeceğiz” oluyor. Bir ara içimden “Çok mu gayri ciddi oldum” diye geçiriyorum ama neyse ki herkes gazeteci, teyp açıldığı an tüm ses tonları değişiyor. Öyle ki o aile ortamı aynı zamanda soru sormaktan çekinmeyen gazeteci ordusuna dönüşüyor. Neyse ki karşımızda da yine deneyimli bir gazeteci olan Oral Çalışlar var da sakin sakin hepimizi savuşturmayı biliyor.

“Denizler İdama Giderken” ve “Mamak Askeri Cezaevi” kitaplarınız tekrar yayımlandı. Her iki kitap için de “Keşke yazılmasaydı” der misiniz?

Oral Çalışlar: Tabii ki... Hele “Denizler İdama Giderken” için... Çünkü burada bir idam söz konusu. Anti-demokratik, hiç kimsenin arzulamayacağı, vicdanlardan silinmeyecek bir leke. Mamak anıları ise 12 Eylül döneminde askeri cezaevindeyken hazırladığım bir kitaptı.
Kaç kez ve toplam kaç yıl hapiste yattınız?
OÇ: 12 Mart 1971 askeri darbesi döneminde 3 yıl, 12 Eylül 1980 darbesinde 4 yıl olmak üzere toplam 7 yıl hapiste yattım.

“Suçunuz” neydi?

OÇ: 12 Mart 1971’de ilk kez hapse girdiğimde, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kurultayı delegesiydim ve kurultayda konuşma yapmıştım. Bu yüzden hapse girmiştim. Üç ayrı davadan yargılandım. 3 sene hapis yattım, af çıktı, çıkmamış olsaydı herhalde çok uzun yıllar hapiste kalmam gerekirdi.

Reşat sen farklı bir Türkiye’de yetiştin. Babanın bu kitaplarında anlattıklarını okuduğunda “Yaa tüm bunları babam mı yaşamış?” diyor musun?

Reşat Çalışlar: Demiyorum çünkü aslında tüm bunlar bana normal geliyor, çok alıştım. O yüzden şaşkınlık yaratmıyor. Ama biraz mesafeli bakıp düşündüğümde elbette şunu görüyorum: “Herkesin babası hapse girmiyor, benimki girmiş. Demek ki bunda sıradan olmayan bir taraf var.” Bundan benim çocukluğumun cezaevi kapılarında geçtiği anlaşılmasın. Çünkü Bursa Cezaevi dışında cezaevlerine çok gitmedim, öncesinde de çok küçüktüm. Ben tüm bunları normal algıladım çünkü hayatınız böyleydi.
O.Ç: Çünkü bizim kendi çevremiz yani Reşat’ın tanıdığı ve içinde büyüdüğü çevre benim yaşamıma paralel hayatları olan insanlardan oluşuyordu. Çocukluğunda tanıdığı diğer çocukların da babaları da ya hapisteydi ya da kaçak... Bizim doğal hayatımız bu hapis ve kaçaklığın bir parçası halindeydi.

R.Ç: Bu doğru. Bu durum içinde bana gizemli ve ilginç gelen sadece İsmini değiştirenlerdi. Mesela babam “Bu adama şu isimle hitap edeceksin” dediğinde biraz kafam
karışırdı.

O.Ç: Bir yönü bu... Olayın bir başka yönü daha var o da şu: Biz aslında çok da ezilmedik. Şöyle söyleyeyim, evet hapiste yattım, kaçak yaşadım ama tüm bunlar olurken İpek (Çalışlar) Nokta Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürü’ydü. Sonra kaçaklığım döneminde Milliyet Gazetesi’ne 15 gün süren ve gazetenin satışını 100 bin arttıran bir yazı dizisi bile hazırlamıştım. Ama bu arada kaçaktım!

Şaka gibi... Sanki Latin Amerika romanları gibi...

O.Ç: Bu liderler hapishanesindeyken, yani Ecevit, Türkeş, Erbakan’layken bir gazeteci olarak günlük tutmuştum. Kaçakken bunu kitap haline dönüştürdüm. Bir de yazı dizisi haline getirdim. İpek de bunu Milliyet’e götürüp Atlan Öymen’e verdi, o da rahmetli İlhami Soysal’a... O yazı dizisi olağanüstü bir etki yaptı, Milliyet’le bir hafta için anlaşmıştık, yazı dizisi talep üzerine on beş güne uzatıldı. Ve peş peşe tartışmalar yarattı. Ecevit cevap verdi, bunun üzerine tekrar bir şeyler yazıldı falan...

Bu arada siz de kaçaksınız!

O.Ç: Evet, İstanbul’da bir arkadaşımın evinde kaçak yaşıyordum, yakalansam hapse gireceğim, cezam kesinleşmiş. Fakat kimse de “Ya bu adam nerede? Bu yazı dizisini yapan adam kaçak mı değil mi?” diye sormadı. (Burada devreye İpek Hanım da giriyor diyor ki; Bence Oral’ı hapishaneye almak isteyen yoktu. Rahmetli Ercan Bey (Arıklı) ben çok üzülüyorum diye onu torpille Paşa Kapısı cezaevine yerleştirmişti. Yakın bir yerde yatarsa rahat rahat görüşe gidebilirim diye. Orada da üç ay kaldı.)

Nasıl yani insan torpille hapse sokulur mu?

O.Ç: Ben kaçakken infaz kanunu değişmiş ve bu durumda dört senelik cezam bir buçuk seneye düşmüştü.Yani artık kaçak yaşamanın manası yoktu ve ben de bunun üzerine “İyisi mi hapse gireyim bari” demiştim. Ama arayan yok soran da yoktu. İşte o zaman Ercan, İpek’e; “Üsküdar savcısı tanıdığım, Oral’ı Üsküdar Paşa Kapısı cezaevine koyalım sen de oraya gidip gelirsin” demiş. Bunun üzerine Ercan savcıyı aradı ama yine öyle hemen içeri giremedim.

Ama sonunda girdiniz. Peki girdiğinize mutlu oldunuz mu?

OÇ: Oranın tabii başka boyutları vardı, mesela bir süre sonra Alaattin Çakıcı’yı tutuklayıp getirdiler. Aynı yerde kaldık. Çünkü bizim koğuş torpilliler koğuşuydu.

Ama haksızlık bu... Haber kaynağı da insanın ayağına gelmez ki!

O.Ç: Değil mi! Sahiden çok ilginç hikâyeler dinledim ve yaşadım da! Mesela bir gün İpek ziyaretime geldi. Alaattin oranın ağasıydı, cezaevi müdürüne para verdiği için... Her gün dışardan çantayla paralar gelirdi Alaattin’e. Onları hem cezaevinin içinde dağıtır hem de müdüre verirdi ki rahat yaşasın... Bana da çok saygılı davranıyordu.

Neden? Sizin okurlarınızdan mıymış?

O.Ç: Alaattin’in farklı bir tarafı vardı. Benim gibi solcu bir gazeteciyle birlikte hapiste yatıyor olmaktan müthiş hoşlanıyordu. Çok saygılı davranıyordu, ben içeriye girdiğimde ayağa kalkardı, ben otur demedikçe oturmuyordu. Ama bu bizde vardır. Her ne kadar okuyan yazanın arkasından konuşulsa da memleketin her yerinde o kişiyle yüz yüze gelindiği zaman saygı gösterilir. Hikâyemiz ise şuydu; bir bayram ziyaretiydi... Alaattin Çakıcı cezaevinin dışında, görüşçülerin arasına karışmış. İpek devamını sen anlatsana...

İpek Çalışlar: Bayram ziyaretinde, müthiş bir sıra vardı, o kadar ki “Herhalde içeri giremeyeceğim” demişti. Gardiyanlardan biri gelip “Yenge bekleme, şöyle buyur” dedi. Birkaç dakika sonra anladım ki o gardiyan Alaattin Çakıcı’ymış!

O.Ç: Böylece başgardiyanın odasında İpek’le görüştük. Alaattin Çakıcı’nın da ziyaretine bir kadın arkadaşı gelmişti. Hep birlikte
oturduk. Ama İpekler de o hafta Nokta’da, Alaattin Çakıcı’yı kapak yapmışlardı...

İ.Ç: Yanılmıyorsam Mahmut Ömür yapmıştı o haberi. Haberin bir yerinde Alaattin Çakıcı’nın bir lokantada akşam yemeği yedikten sonra parasını ödemediği yazıyordu. Ama küçük bir detaydı bu. Onun dışında adamla ilgili bir sürü şey var tabii... Ama o buna itiraz etti sadece. “Ben para ödemeden çıkmam, racona sığmaz” diyordu. Tabii o gün dergiye gidince herkese hava atmıştım: “Siz burada yuvarlanın ben Alaattin Çakıcı ile konuştum” diye.

O.Ç: Cezaevinde, Alaattin ile birlikte kalırken Fahrettin Aslan’ın oğlu Selçuk da geldi. O zaman Alaattin Çakıcı bana “Ona nasıl davranayım çünkü aleyhimde konuştu” demişti. Ben de “Hiçbir şey yapmayacaksın hatta sahip çıkacaksın” demiştim. Bunun üzerine Selçuk Aslan’ı alıp koğuşta götürdük. Tabii bu arada gazeteci refleksiyle sürekli günlük tutuyorum. Alaattin “bunları yazma” derdi. Bana yaptıklarını anlatıyordu, orası cezaevi çünkü başka ne işin olacak? Sürekli konuşuyorsun. Ben not tutuyordum, “Tabii tabii yazmam” demedim, “Gazeteciyim yazarım” dedim. “Sana zarar vermem ama bunları gerektiğinde yazarım bunu bil Alaattin.” Paris’te yakalanınca da, Cumhuriyet’te çalışıyordum, “Bana ne olur yaz” dediler. Ben de tuttuğum defterlere baktım. Öyle şeyler anlatmış ki, sonunda etik olarak ben böyle bir şeyi yapmam, dedim. Hatta Cumhuriyet anons bile verilmişti yazı için... O notlar hâlâ duruyor, bir gün Alaattin Çakıcı ile yüz yüze gelirsek, belki izin alır yayınlarım .

Kuşak farkı böyle bir şey!

Hazır hep birlikteyken babasıyla “Kuşak Farkı” isimli bir televizyon programı yapan Reşat Çalışlar da teybini açtı ve VatanKitap için birkaç soru sordu.

Reşat Çalışlar: Türk-İslam sentezini savunuyor olmamı nasıl değerlendiriyorsun?

O.Ç: Türk İslam sentezini savunduğundan emin değilim, sen kendin de değilsin. O senin biraz fantezin. Fantezilerine de hiç itirazım yok. Ama Türk-İslam sentezinin ne olduğunu, geçmişte ve şimdi nasıl yaşandığını daha çok araştırırsan sana yakın bir şey olmadığını hisseder ve fark edersin. Sen bu görüşü savunan insanların kitaplarını okuduğunda kendine bir yakınlık
hissediyor musun?

R.Ç: İlk bakışta değil ancak çok derin bir boyutta...

O.Ç: Türkiye’nin 20- 30 yıllık tarihi için Türk-İslam sentezini savunanlar mesela Taha Akyol’un
kendisi bile artık fikri o kadar savunmuyor.

R.Ç: Yani “Sana ne oluyor” diyorsun?

O.Ç: O bunu yaşamış kitabında da sorguluyor. Dinin hayatın her alanına yerleştirilmiş olmasının ne kadar anlamsız olduğunu söylüyor. Din başka, bilim başka diyor ve ikisi arasındaki farklılıkları toplumsal hayata yansı tmasının zarar verdiğini söylüyor.

R.Ç: Mesela az önce Buket’le konuşurken “Kürt konusu ilgimi çekmiyor” dedim, o bunu çok değişik buldu. Sen nasıl buluyorsun?
O.Ç: İlgimi çekmiyor diyorsun ama Kürtçe eğitimle ilgili en radikal düşünceleri de savunuyorsun.

Mesela ne diyorsun Kürtçe anadil ile ilgili olarak? Kürtlerin anadili ile ilgili getirilen engellere karşı değil misin? Sen bu konulara bireysel bakıyorsun. Bu da doğal, çünkü bu da bir çeşit kuşak farkı.

Şöyle bir kuşak farkı; bizim kuşak daha cemaatçi daha geniş bir aile kültüründen geliyor. Öyle yaşadığımız için de toplumsal meseleleri bu büyük aile içinde değerlendiriyoruz. Yeni kuşak ise daha bireysel bakıyor meselelere.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam