VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
12 Kasım 2011 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni

“Amak-ı Hayal’in yazarı Filibeli Ahmet Hilmi’nin bohçasındaki bunca zenginliğin kaynağı konusunda hayrete düşmemek ve hayranlık duymamak elde değil.

Ata Bozoklar

Öncelikle kitabı yeniden yayına hazırlayan Sayın Ahmet Özalp’a teşekkür etmek isterim. Yüzyılı aşkın bir süredir, okuyanı olduğu kadar okumayanı da üzerinde konuşturmuş ama her nedense ciddi bir araştırmaya konu olamamış böylesi bir kitabı tekrar yayın hayatına kazandırabilmek gerçekten takdire değer. Umarım Sayın Özalp’ ın önsözünde bizzat ifade ettiği gibi kitap bu kez hak ettiği ilgiyi görür.
OKURUNU GÖRE
ŞEKİLLENEN KİTAP
Bir yanıyla hiç kimseye yabancı gelmeyen, herkesin bir yerlerden duyduğu bu eser, nasıl olup da inceleme anlamında yeterince ilgi odağı olamamıştır? Sanırım işe bunun cevabını aramakla başlamak lazım. Bu durumun, kanaatimce en önemli nedeni, kapsadığı derin Batıni içerik... Bir takım ezoterik merhale ve mertebelerin alegorik bir anlatımla ifade bulması, esere tümüyle bireysel bir boyut kazandırıyor. Diğer bir tabirle, herkesin kendi alabileceğinden fazlasını bulamayacağı bir yapısı var. Bu ifadeyi, okuyanı küçümsemek ya da büyümsemek manasında kullanmadığımı özellikle söylemek isterim. Anadolu gibi zengin Tasavvuf kültürü olan bir toprakta mistisizmin çok farklı boyutlarından söz edebilmek mümkün. “Tasavvuf” dediğinizde herkesin bir fikri var kuşkusuz ama sadece adını duyup bir mana veremeyenden, kınayanına, şahsi çabalarıyla okuyup araştırarak ciddi bir saygı duyanından benliğini bir dergahta bu yola adayanına kadar pek çok bakış açısına bu coğrafyada rastlayabilirsiniz. Böyle olunca da bu tip bir eseri yorumlamak kişiden kişiye çok değişecektir. Yaşamını derviş olmaya adamış ve bu yola girmiş birisi, okuduğu her satırda eğitimi sırasında karşılaştığı sırlarla ilgili ipuçları bulabilirken, konuyla hiç ilgisi olmayan birisi sadece hoşluktan ibaret olduğu hissini veren hikayeler okuyacaktır. İşte bu nedenledir ki, bu tip kitaplar bireysel anlamlara sıkışırlar ve bırakın onları toplumsal manada değerlendirmeyi, psikolojik zeminde incelemeye almak bile oldukça zordur. Açıkçası biraz da cesaret ister. Yapacağınız değerlendirmelerin bir grup tarafından gülünç karşılanabileceğini göze almanız gerekir. Ama aslında sırf bu yüzden bile esaslı bir incelemeyi hak ederler. En azından bu topraklarda yetişmiş edebiyatçılar tarafından ve Hakikati anlamaya çalışmanın ötesinde yaşadığı ortamı tanıyabilmeyi hedefleyen sosyologlar açısından...
Bu yazdıklarımdan, kitabın sadece İslam Tasavvufu ile ilgili olduğu sonucu asla çıkarılmamalı. Hatta kitabın arkasındaki açıklamadan da anlaşılabileceği gibi “İslam Tasavvufu” belki de kitapta en az yer bulan öğe olmuş. Ama mistisizmdeki evrensellik tabiidir ki, sınırları ayırmaktan çok birleştirici bir özellik taşıdığından tüm Batıni öğretilerin temel ve hatta ileri kavramları ile karşılaşabiliyorsunuz. Özellikle kadim İran ve Hint öğretilerinin işleniş biçimi çok etkileyici... Bu yönüyle, kitabın yazarı Filibeli Ahmet Hilmi’nin bohçasındaki bunca zenginliğin kaynağı konusunda hayrete düşmemek ve hayranlık duymamak elde değil.
Adından da anlaşılabileceği gibi, kitabın büyük bir kısmı “hayal aleminde” geçiyor. Zaman ve mekanın kaybolduğu, tüm zamanların anlara sığdığı ya da anların tüm zamanlara yayılabildiği bir hayal alemi bu... Gerçeklikten hayale, hatta hayalin hayaline uzanan bu yolculukta, neyin nerede başlayıp nerede bittiğini ve neyin gerçek, neyin de hayal olduğuna şaşırıyorsunuz. Düşünceniz mi, gördüğünüz mü, yoksa ikisi birden mi hakikate daha yakın ya da daha uzak karar verebilmek zor...
İlk bakışta bu tartışma, felsefenin çok eski konularından biri gibi görünse de, bu kitapta ele alınış biçimi çok farklı. Rasyonalistlerle ampirikler arasında yıllarca süren bildik tartışmalara hiç benzemiyor. Bu nedenle kitabı bir felsefe kitabı gibi görmek yanlış olur. İçinde felsefe var ama anlatım, asla felsefi temeller üzerine oturtulmamış. Herkese dokunabilecek masalsı hikayeler okuyorsunuz. Hepsi birer hikaye ama hepsi birer merhale aynı zamanda. Kendinizi bazen bir kral, bazen bir karınca, bazen de bir taşla konuşurken bulabiliyor ve bu kadarla da kalmayarak çok daha yukarılara çıkıp, kim olduğunuzu ya da ne olabileceğinizi şaşırıyorsunuz. Adeta Nesimi’nin “Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni” diye tanımladığı kişi ya da şey oluveriyorsunuz... Bir bakmışsınız, evrenin varoluş hikayesinin içindesiniz. Evrimin tüm basamaklarının üzerinden sadece bir an içinde geçip, yoklukla varlığın sınırlarına ulaşıyorsunuz. Yokluğun sınırındaki hiçlikte, varlığı fark ediyor ama heyhat, bir anda kaybediyorsunuz. İkisi de aynı şey ve tek varlık oluveriyorlar. Mutlak kelimesi kafanızda farklı bir anlam kazanıyor.
DELİLİK VE VELİLİK
Tüm bunlar olurken bilimsel sınırların hiçbir şekilde ihlal edilmemiş olması da işin bir başka etkileyici yanı. İçinde yaşayanın hissettiği huşu ile gözlemcinin objektifliği bir arada. Bu hayal dünyasının ayakları, kesinlikle yere basıyor. Kitabın kahramanının, canlıdan cansıza tüm varlıkların içinden geçerken kullandığı ifadeler, yaşadığımız çağın bilimsel temellerine hiç de aykırı düşmüyor. Darwin kitabı okusaydı, evrimin bu anlatım biçiminden eminim çok etkilenirdi.... Bu uslubun yakalanmasında, yazarın felsefe eğitiminin büyük rolü olsa gerek çünkü böylesi bir hayal alemi içinde kaybolmadan dolaşabilmek öyle her baba yiğidin harcı değil.
Her şey, kitabın kahramanı sayabileceğimiz Raci’ nin Aynalı Baba ile karşılaşması ile başlıyor. Zihni şüphe ve kabul arasında bir oraya bir buraya sallanan bir insanın, meczup sayılabilecek bir adamla karşılaşmasıyla... Bir mezarlık köşesinden başlayıp, kendi zamanı içindeki popüler tabiriyle “tımarhaneye” kadar giden ve devam eden bu yolculuğun nesnel ve öznel boyutu insanı şaşırtıyor. Hangisi daha gerçek, karar vermek zor. Birbirinden çok uzak gibi duran “delilik” ve “velilik” iç içe giriyor. Günlük hayatta bir birinden ayrı ikilemler hatta zıt kutuplar olarak görmeye alıştığımız kavramlar, arkadaki o görkemli birliğin içinde kayboluveriyorlar.
Okurken bir anda üniversite yıllarıma dönüp Herman Hesse’ nin “Siddartha” sını hatırladım. Çok beğenerek okumuştum. Üzerimde yarattığı etki hala ilk günkü gibi saklıdır. Raci’ nin hikayesindeki kurgu da bende benzer bir lezzeti çağrıştırdı. 1964 te Hermann Hesse, Nobel Edebiyat Ödülünü aldığında kanımca yazdıklarının en tepesinde “Siddartha” oturuyordu. İlk yayınlandığı yıllar 1920 li yıllardı ve Amak-I Hayal bundan en az on yıl öncesine aitti. Bundan etkilenmemek mümkün değil. Her ne kadar yazım tekniği açısından “Siddartha” nın yeri kolay doldurulamazsa da, ruha dokunuşu ve etkileyicilik açısından kesinlikle karşılaştırılabilir olduğunu söyleyebilirim. Bu anlamda eserin Dante’ nin “İlahi Komedya” sına kadar uzanabilecek bir derinliği olduğu kanaatimi de özellikle paylaşmak isterim. Böyle olunca da yayınlandığı zaman içinde keşke daha geniş kitlelere ulaşabilseydi diye düşünmeden edemiyorum.
MANZUMELERİ HAYRETE
DÜŞÜRÜYOR
Ezoterik bir anlatım, semboller, alegoriler hepsi bir araya geldiğinde bir kitabın etkisini, içerik üzerinden anlatabilmek takdir edersiniz ki pek mümkün değil. Tanıtıcı yazılar yazmak yerine, üzerinde çalışılması ve bol bol sohbet edilmesi gereken bir kitap “Amak-I Hayal”... Sadece manzumelerini okurken bile hayrete düşürüyor. Kaynağı belli ve dipnotlara düşülmüş beyitlerin ötesinde, muhtemelen tümüyle yazara ait eşsiz mısralara hayran olmamak elde değil. Bu o devrin insanına ait alışılmış bir ifade biçimi mi, yoksa Filibeli’ nin bu yaratıcılığının arkasında başka bir esrar mı var araştırmaya değer. 20 yy. da yazılmış bir eserden çok arkeolojik kazılarda bulunmuş bir mitoloji yazıtını veya bin bir gece masallarının yaprakları arasından dökülen bir metni andırıyor.
Okumadıysanız muhakkak okuyun. Okuduysanız da bir daha okuyun çünkü her tekrarda aynı ifadelerin anlam değiştireceği ve farklı hisler uyandıracağından hiç kuşkum yok. Bunu ben de yapacağım ve büyük olasılıkla ikinci okumadan sonra kitap hakkında şu anda yazmış olduğum bu satırlar bizzat kendime bile yavan gelecek. Neyse ki bu durum her okumada tekrarlanacağından çok da rahatsız edici değil.

Sebebi bilinmeyen bir zehirlenme sonucu öldü

Türk mutasavvıf ve düşünürü olan Ahmed Hilmi veya daha bilinen adıyla Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (1865 -1914 ) Vahdet-i Vücud inancının sadık takipçilerindendir. Filibe doğumlu olan Ahmed Hilmi bu nedenle Filibeli Ahmed Hilmi olarak anılmıştır.
Babasından dolayı da Şehbenderzâde olarak... İlk eğitimini Filibe’nin müftüsünden alan Ahmed Hilmi, daha sonra ailesiyle birlikte İzmir’e taşınır.
Eğitimini Galatasaray Lisesi ‘nde tamamlar ve Düyûn-ı Umûmiyye ‘de çalışmaya başlar, Beyrut ‘a atanır.
Siyasi bir mesele nedeniyle Beyrut ‘tan Mısır ‘a kaçar. 1901 ‘de tekrar İstanbul ‘a döner ama Fizan’a sürülür.
Bu arada tasavvufa olan ilgisi artmış özellikle Vahdet-i Vücud düşüncesine inanmaya başlamıştır. Tasavvufi yönü fikirlerini büyük oranda etkiler. Meşrutiyetin ilanıyla 1908 ‘de İstanbul ‘a döner. Burada İttihat-ı İslam adlı bir haftalık gazete çıkarır fakat gazete uzun soluklu olmaz, başka gazetelerde yazmaya başlamıştır. 1910 ‘da Hikmet isimli bir haftalık gazete yayımlar ve aynı yıl Hikmet Matbaa-yi İslâmiyesi ‘ni kurar. İttihat ve Terakki Cemiyeti ‘ni eleştirir.
Düşünceleri dönemde cemiyetin karşıtı olan görüşlerle uyuşmadığı için birçok düşman kazanır. Ekim, 1914 ‘te zehirlenerek ölür.
Zehirlenmesinin nedeni tam olarak bilinememektedir. Sadece bakır zehirlenmesinden öldüğü bilinir.

Paylaş

Öyleyse ‘Yaşasın edebiyat!’ Geçen ay Grand Pera Emek Sineması’nda çok önemli bir edebiyat davetine katıldım. Davet önemliydi çünkü,Türk edebiyatının “yaşayan” 50 şairinin/yazarının, kendini, edebiyatını ve hayata bakışını anlattığı “Yüz Yüze Konuşmalar, Yaşayan Edebiyat” projesi tanıtıldı.

Devam