VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2012 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Kalbi Doğu’da kaldı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kalbi Doğu’da kaldı

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, yeni romanı “Doğu’dan Uzakta”da gençliklerini bir arada geçirmiş ancak iç savaş çıkınca farklı yerlere dağılmış bir grup eski arkadaşın tekrar ülkelerine dönüşünü anlatıyor.




Maalouf, uzun bir aradan sonra, yine kendi yaşadıklarından ilhamla doğup büyüdüğü topraklara, buranın tarihine, kültürüne ve insanlarına dair çok katmanlı ve vurucu bir hikayeyle karşımızda.
er akşam anavatanımdan niçin uzaklaştığımı bir kez daha keşfettiğim doğru; ama her sabah ondan niçin asla kopmadığımı da keşfediyorum.”
Amin Maalouf’un yeni romanı “Doğu’dan Uzakta”nın baş kahramanı Adam, iç savaş çıkınca Paris’e kaçarak terk ettiği ülkesi Lübnan’a yıllar sonra geri döndüğünde not defterine işte bu satırları karalıyor. Ve bu sözler baş kahramanıyla aynı kaderi paylaşmış olan Maalouf’tan başka, memleketini bırakıp uzaklara göç eden herkesin içinden geçen hislere tercüman oluyor. Zira Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un, Türkçesi Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan son romanı “Doğu’dan Uzakta” bir eve dönüş hikayesi anlatıyor. Gençliklerinin en güzel dönemlerini bir arada geçiren, hayalleri ve umutları olan bir grup insanın, ülkelerinde patlak veren iç savaştan sonra farklı yerlere dağılmasını ve yıllar sonra, eski arkadaşlarından birinin cenazesi dolayısıyla tekrar ülkelerine dönmesini konu alıyor. Tanıdıkları insanların ve iyi bildikleri bu toprakların yıllar içinde aynı kalmadığını gören kahramanların geçmişle bugün arasındaki gelgitlerle anavatanlarını ve ona karşı duygularını yeni baştan keşfetme çabaları romana damgasını vuruyor. “Doğu’dan Uzakta” savaştan sonra Fransa’ya yerleşmiş ancak doğduğu topraklara olan sevgisi ve bir dönem ait olduğu, içinde yaşadığı çok kültürlü ve çok dinli bu coğrafyayı anlama çabası hiçbir zaman küllenmemiş Amin Maalouf için de samimi bir iç yolculuk niteliğinde. Maalouf romanındaki bu duygusal temanın satır aralarında Lübnan iç savaşının getirdiği yıkımları, Ortadoğu coğrafyasının yaşadığı kültürel, tarihsel ve toplumsal sorunlara dair çok çarpıcı gözlemleri de okura aktararak bir kez daha hem içeriden hem dışarıdan bakan gözlerle ‘Doğu’yu anlamak isteyenlere güçlü bir ışık tutuyor.

HRİSTİYAN ARAP OLMAK

Doğu’yu anlatmak Amin Maalouf’un hiç usanmadan yaptığı şey; aynı zamanda en iyi bildiği şey. Zira kökleri de kalbi de Doğu’da yatıyor.
1949’da Beyrut’ta Katolik Arap bir ailenin dört çocuğundan ikincisi olarak dünyaya gelen Maalouf, Arap dünyasında bir Hristiyan olarak doğarak kendi deyimiyle “marjinal” bir hayata adımını attı. Annesinin isteğiyle Fransız Cizvit okulunda okudu. Daha sonra Beyrut’taki Fransız Üniversitesi’nde sosyoloji bölümünü bitirdi ve bir gazeteci olan babasının yolundan giderek 22 yaşında Beyrut’un büyük gazetelerinden biri olan an-Nahar’da çalışmaya başladı. Gazeteci kimliğiyle Hindistan’dan Kenya’ya, Cezayir’den Somali’ye 60’tan fazla ülkeye gitti; Indira Gandhi’yle röportaj yaptı, 1974’te Etyopya’daki Marxist darbeye, 1975’te Saygon’un düşüşüne tanıklık etti.
1971’de sağır-dilsiz çocuklara öğretmenlik yapan eşi AndrÈe ile evlenen ve üç oğlu olan Maalouf, Nisan 1975’te evlerinin hemen önünde Filistinli Müslüman bir grupla Hristiyan bir grubun silahlı çatışmaya girmesiyle Lübnan’da o yıl patlak veren iç savaşın başlangıcına bizzat tanıklık etti. O olayı “Silah seslerinin ardından dışarı çıktığımızda 20 cansız bedenin yerde yattığını gördük” diye anlatıyordu Maalouf. Bu coğrafyada birarada yaşayan, aynı kültürü paylaşan Hristiyanlarla Müslümanların birbirini öldürmeye girişmesi, ülkesinin din yüzünden iç savaşa sürüklenmesi onu şok etmişti. “Lübnan’ı terk etme düşüncesi gençliğimde kabul edilebilir bir şey değildi” diyen Maalouf taraf olmak istemediği bir çatışmanın ortasında kalınca çaresiz anavatanından ayrılma kararını aldı. Bir yıl sonra, 1976’da karısı ve oğullarıyla birlikte Paris’e göç etti.
Paris’te Jeune Afrique dergisinde Fransızca olarak yazmaya başlayan Amin Maalouf daha sonra derginin yayın yönetmeni oldu; ardından da haftalık yayın An-Nahar Arabe et International’ın başına geçti. 1983’teyse ‘daha önce hiç kimse olayı onların gözünden anlatmadı’ diyerek kaleme kağıda sarılıp Haçlı seferlerini Arapların gözünden anlattığı ilk kitabı “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Les Croisades vues par les Arabes)”i yazdı. Batı dünyasının kutsal din savaşları olarak kabul ettiği Haçlı Seferleri’nin ardında yatan ekonomik ve politik çıkarları anlatan kitap Araplar’ın bu seferlerden sonra nasıl bir travma yaşadığını da gözler önüne sererek Batı dünyasına Araplar’ın kurban olarak yer aldığı yepyeni bir perspektif sunuyordu.

Her romanda köprüler kurulur

1986’da yayımladığı ilk romanı “Afrikalı Leo” ve ardından gelen “Semerkant”, “Tanios Kayası” ve “Doğunun Limanları” gibi diğer güçlü romanları da Maalouf’u kısa sürede Batı’nın en tanınmış Arap yazarlarından biri yaptı. Ama onun romanları Fransızca eser veren diğer Arap yazarlardan farklıydı. Zira Maalouf Araplar’a sırtını dönmemiş, o coğrafyayı “egzotik Doğu” klişesiyle anlatan oryantalist bakış açısından ve genellemelerden uzak, daha içeriden, daha candan hikayeler anlatmayı seçmişti. “Afrikalı Leo”da 14. yüzyılda yaşamış ‘Bir berberin sünnet ettiği, bir Papanın vaftiz ettiği’ Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez-Zeyyati nam-ı diğer Giovanni Leone de Medici'nin, yani Afrikalı Leo'nun Granada’da, Kahire’de, Fas’ta, Roma’da ve İslam ile Hristiyanlık arasında gidip gelen yaşam öyküsünü, “Semerkant”ta Ömer Hayyam’ın Rubaiyat adlı elyazması eserinin 1072 yılında Semerkant'ta başlayan ve 1912'de Titanik'te biten hikâyesini, “Doğunun Limanları”nda annesi Ermeni, kendisi Müslüman olan ve bir Yahudiyle evlenen Osmanlı prensi İsyan’ın ağızından önce İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da sonra Filistin ve Lübnan'da yaşanan bölünmeleri anlatıyordu. Maalouf bunlar gibi diğer tüm romanlarında da Doğu’nun farklı kıtaları, farklı çağları ve farklı kültürleri arasında ince ince halı dokumayı sürdürdü.
Dahası bu dokumaya Batı’yı da ilmek ilmek katıyordu. Eserlerinde Arap dünyası ile Batı’nın paylaştığı ortak tarihi her fırsatta vurgulayan Maalouf önyargıları bir kenara itip sürekli iki dünya arasında köprüler kurmanın yollarını arıyordu. “Şimdi Afrikalı diye anılıyorum ama Afrikalı değilim. Avrupalı da Arabistanlı da değilim. Bana Granadalı, Faslı, Zeyyatlı da derler ama ben hiçbir ülkeden, kentten ya da boydan değilim. Ben yolların oğluyum” diyen Afrikalı Leo gibi farklı ülkeler, diller, dinler ve kültürler arasında kalmış roman kahramanları bu köprüleri kuruyordu. Zira bu bir yere ait olamayan, arada kalmış kahramanlar ilhamını Maalouf’un kendi iç savaş ve göç deneyiminden alıyordu.
“Ölümcül Kimlikler” kitabında “Hristiyan olarak doğup, anadil olarak İslam’ın kutsal dili Arapçayı konuşmak kimliğimi şekillendiren temel paradokslardan biri olmuştur” diyen Maalouf doğduğu coğrafyada zaman zaman bir yabancı gibi hissetmiş olsa da Doğu’yu anlamaya ve anlatmaya çalışmaktan hiç vazgeçmedi. Nitekim yeni romanı
“Doğu’dan Uzakta”da kendi yaşadıklarının yansımaları arasında yine Doğu’yu keşfe çıkıyor, yine bu coğrafyayı, tarihini, kültürünü, insanını anlatıyor. Yine kendini ve kendi gibileri anlamaya çalışıyor.
“Dünyanın bu köşesinde politika, din ve kültür arasındaki ilişkiyi anlamak istiyorum” diyor bir röportajında ve “medeniyetler çatışması” adı altında süregelen savaş çığırtkanlıklarına rağmen Akdeniz’in karşılıklı iki kıyısı arasında ortak yaşam, diyalog ve hoşgörü köprüsü kurmak için çabalamayı sürdüreceğini ekliyor: “Düşmanlık ve önyargı duvarlarını aşan, tüm engellere rağmen kardeşlik, dostluk ve sevgi bağları kurmayı başaran ve birlikte paylaşacakları ortak bir geleceği hayal eden insanlar her daim vardır. İşte ben kitaplarımda ilhamımı onlardan alıyorum.”
Yaşarken klasikleşti
Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında başarıyla işleyen Maalouf, 1983’te ilk kitabı “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Les Croisades vues par les Arabes)” ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız-Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) “Afrikalı Leo (Leon l’Africain)” ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir. Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı “Semerkant (Samarcande)” coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. “Işık Bahçeleri (Les Jardins de Lumiere) ve “Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl (Le Ier Siecle apres Beatrice)” adlı romanlarının ardından, 1993’te yayımlanan romanı “Tanios Kayası (Le Rocher de Tanios)” ile Goncourt Ödülü’nü kazanan yazarın, “Doğunun Limanları (Les Echelles du Levant)” adlı romanı 1996’da, “Ölümcül Kimlikler (Les Identites Meurtrieres) adlı deneme kitabı 1998’de çıktı. Maalouf 2000’de “Yüzüncü Ad-Baldassare’nin Yolculuğu (Le Periple de Baldassare)”i yayımladı. Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho’nun bestelediği opera için yazdığı “Uzaktan Aşk” Maalouf’un ilk librettosu oldu. İkinci librettosu “Adriana Mater”i ise 2006’da yazdı. 2004 tarihli “Yolların Başlangıcı (Origines)” yazarın “Doğu’dan Uzakta”dan önce yazdığı son romanıydı. Maalouf ayrıca 2009’da da deneme kitabı “Çivisi Çıkmış Dünya”yı yayınladı.

Doğu’dan Uzakta
Amin Maalouf
Çev: Amin Maalouf
YKY
22 TL

Paylaş