VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Kaplara şeklini veren filozof
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kaplara şeklini veren filozof

Iris Murdoch’un “İyiliğin Egemenliği” yapıtı, insanın talepleri ve istekleri üzerinden felsefenin temel sorunlarını ele alan makaleler içeriyor. Murdoch okuru, varoluşçuluktan davranışçılığa, psikoloji ve psikanalitikten Marksizm’e uzanan bir yolculuğa çıkarıyor

MURAT CAN AŞLAK



Iris (2001)* Yönetmen: Richard Eyre.
Iris Murdoch ve kocası John Bayley’nin öğrencilik yıllarından Iris’in Alzheimer hastalığından vefat edene kadar, hayat boyu süren romantizminin hikayesini anlatan filmden:

Genç Iris Murdoch (Kate Winslet) : “Evet, beklendiği gibi, insanların duygularını anlatmaya (yazmaya) çalışırken, çok doğal olmayan, ters giden bir şeyler var.

Çalışırsınız, isabetli olmaya uğraşırsınız, ama ne zaman ki şu şu (filanca) duyguyu anlatmaya kalkarsınız, dil sizi yarı yolda bırakır. Aslına bakarsanız (dil) yanlışlık yapmak için kurulmuş bir makinedir. Hakikatten bahsetmeye başlayınca, kelimeler kifayetsiz kalır. ‘Sosu uzatır mısın?’ gibi şeyler hariç, herşey bir cins yalandır. Susuyorum şimdi, evet evet... Ah, evet, şu sosu lütfen uzatır mısın?”
20. yüzyıl Britanya edebiyatının ve düşünce dünyasının en önemli figürlerinden, 1919 Dublin doğumlu Iris Murdoch, 1999 yılında vefat edene kadar yayımladığı 26 roman, sekiz felsefe kitabı, tiyatro oyunları, piyesler ve hatta bir şiir kitabıyla zekasını, entelektüel birikimini çalışkanlığıyla birleştirerek arkasında bir hazine bıraktı. “Bana göre kadın olmak, İrlandalı olmak gibi bir şey.

Herkes ne kadar önemli ve harika olduğunu söyler; ama sen daima hep aynı şekilde ikinci sırada yer alırsın.”

Üniversite yıllarının ardından Britanya Ekonomi Bakanlığı‘nda çalıştı. 2. Dünya Savaşı‘nın ardından mülteci kamplarında görev aldı ve bu dönemde Sartre ve Beauvoir ile tanıştı ve bu tanışmalar sonucu felsefeye ve özellikle varoluşçuluğa yöneldi. Felsefe doktorası öğrencisiyken Wittgenstein ile aynı havayı soludu ve daha sonra Elias Canetti ile ilişki yaşadı. Varoluşçuluk akımından olsa da yazılarında en büyük etkiyi Neo-Platonist filozof, Camus’nün “Zamanımızın tek ulu ruhu” diye tanımladığı Simone Weil ve Plato’nun kendisi bırakmıştır. Kendisi de yazar ve eleştirmen olan John Bayley ile evlendi ve bu iki zıt karakter birbirlerinin sınırlarına tecavüz etmeyerek kendi evlilik tanımlarını yaratıp Murdoch ölene kadar Oxford’daki dağınık ama verimli evlerinde mutlu yaşadılar.

Murdoch’ın romanlarında iyi ve kötü, ahlak ve iç içe geçmiş aşk üçgenlerinde dolanan cinsel ilişkiler ana kolonları oluştururlar. Dostoyevski, Tolstoy, George Eliot, Proust ve Shakespeare’den etkilenmiştir. Romanları dil oyunlarıyla dolup taşmaz ama kurgudaki keskin dönüşler ve genelde gerilim romanlarında yakalanan merakla yakıt bulan tempo romanlarının karakteristiklerindendir.

Sartrecı olan karakterleri birbirlerine benzerler; sanki tek karakterin reenkarnasyonlarını andırırlar ve her romanda bir karma yakarlar. Murdochgenelde roman yazarı olarak anılsa da; yazdığı her roman yarattığı felsefi bir iskelete kas ve hareket katan olaylarla örülmüş eserlerdir. Romanlarını okurken, yüzeyde kaymayı tercih edenler edebi gücünden ve çılgınca kırılmalar yaşayan akıştan etkilenebilirler ancak okuyucu bu noktada kitabın derisinin altına girmeye karar verirse romanın düşünsel ve felsefi içeriğini barındıran Murdoch’un çakmak çakmak bakan gözleriyle karşı karşıya kalır.

Murdoch’un düşünce insanı olarak kapladığı alan tüm edebi eserlerini kapsar. Bu sebeple ben filozof şapkasını diğer tüm şapkalarının önüne koymayı doğru buluyorum. Yazdığı felsefe kitapları, Murdoch’un özüne, en derinine inebilmek için fırsatlar olarak görülmeli.
Bu ay Ayrıntı Yayınları‘ndan çıkan “İyinin Egemenliği” isimli kitabı üç makaleden oluşan bir sorgulama.

Olay örgüsüne yedirilmiş felsefeden hoşlananlar için yine Ayrıntı Yayınları‘ndan çıkan romanları da şöyle: “Ağ“, “Ateş ve Güneş“, “Kara Prens”, “Rüya Sakinleri”, “Kesik Bir Baş“, “Melekler Zamanı“. Kitabın adı, içerik hakkında yanıltıcı olabilir: İlk bakışta “İyinin Egemenliği”, iyiliğin zafer kazandığı ve yönettiği bir dünyadan bahsedilecekmiş havası yaratabilir. Ancak kitabın başlığının altında yatan iddia; iyiliğin iradeden bağımsız olduğu yani sadece ortaya çıkınca fark ettiğimiz ama irademizle seçemediğimiz olduğudur. Seçilemeyen iyilik iddiası çoğu varsayımımıza saldırdığından, kitabı hemen alışılmış dışı ve ters köşede duran muhalif sıfatlarıyla bezediği bir gerçek.

Yeri geldiğinde Hume’a, Kant’a, Wittgenstein’a, Sartre’a çakan, yeri geldiğinde yanına alan Murphy’nin bizim genel geçer varsayımlarımızı öğütmekten keyif alacak kadar bile sallayacağını sanmam. Provokatif iddialarla bezeli kitabın her köşesi sıkıca tahkim edildiğinden, okuyucu ya varsayımlarının yıkılışıyla sarsılacak ya da bu tahkimatlara saldırırken hırpalanacak, her iki yolda da sıkı bir düşünsel mücadeleye hazır olmak lazım. Metinler tam akademik olmasalar da, etkilerinin ağır topların akademik makaleleri kadar büyük olduğu göz önünde bulundurulursa, okuyucu bir Jack Kerouac akıcılığı beklememeli. “İyinin Egemenliği”, diğer felsefe kitaplarının viskoziteleriyle karşılaştırıldığında, Nietzsche ile Wittgenstein arasında kendine yer bulur. 20. Yüzyıl ortaları felsefe yazım terminolojisine aşina olmayan okurlar için bazı dipnot eklemeleri kitabın hedef kitlesini ciddi oranda arttırabilirmiş.

“Sözcükler bizi yanılgıya düşürebilir çünkü kavramlar değişirken sözcükler genelde aynı kalır; düşünün, yirmi yaşınızda cesur olmanın ne demek olduğuna ilişkin düşüncemiz ile kırklı yaşlarımızdaki aynı değildir.”“İyinin Egemenliği” okunurken, bir ateist olan Murdoch’nin felsefi ve/veya insana dair çözümlemelere bilimsel yaklaşımlara olan eleştirileri hatta bu yola sapan meslektaşlarının omuzlarından apolet sökme uğraşı şaşkınlık yaratabilir. Shakespeare’i tüm bilim insanlarından üste koymasıyla zirve yapan bilimle güreşme güdüsü asla bir (fikri) materyalist olmamasından kaynaklanmakta. Murdoch bir Platonist ve ahlaki realizmi Plato’nun ilkeleriyle tam olarak çakışıyor.

Murdoch, doğası gereği, zaman zaman Plato ile uğraşsa da, Kant’a ve düşünce okulunun öncül ve ardıllarına gördüğü yerde odunla saldırıyor.

“Özel ya da aleni bir biçimde ‘karar verdim’ deyip koşullar lehine işlese dahi - ki bu nokta varoluşçu/davranışçı tartışmanın konusu - asla eyleme geçmeyen bir kişi, karar vermemiş demektir... Tek bir etkinlik vardır; o da dışa dönük olandır ve dolayısıyla da yalnızca dışa dönük ahlaki bir pratikten söz edilebilir ve bizim içsel etkinlik olarak adlandırdığımız bunun gölgesi olan zihinsel çağrışımdan başka bir şey değildir.”

*Iris (2001) filmi ile ilgili not: Hepimiz öleceğiz; James Dean’in ya da Marilyn Monroe gibi talihsizler ölümler bizi beklemiyorsa ölüm yolunda pulların dökülmesi kaçınılmaz. Iris Murdoch gibi muhteşem bir kadının en zor döneminin baştan uydurulup, herkesin gözüne sokulması hatırasına işkence etmekten öte bir şey değil.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam