VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Aralık 2012 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Karanlık bir dönemin cesur romanı: Nazar
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Karanlık bir dönemin cesur romanı: Nazar

Reha Çamuroğlu yeni kitabı “Nazar”da kurgu ve gerçekliği harmanlayarak, şifacı bir kadının özelinde cadı avını ve kadına yönelik baskıcı, erkek egemen şiddeti dile getiriyor.

Nazlı Berivan Ak
berivanak@gmail.com

Reha Çamuroğlu imzalı “Nazar” Aralık ayında raflarda yerini aldı. Batının unutmaya ve unutturmaya çalıştığı karanlık bir dönem üzerinden yürüyen öyküde şifacı kadınlar, asi köylüler, çeşitli tarikatların temsilcisi rahipler sırayla sahneye çıkıyor ve hem ortaçağa hem de modern dünyaya dair önemli ipuçları veriyor. Ölüme adım adım yaklaşan kadınların umutları ise hiç bitmiyor. Çamuroğlu ile başrole bir “cadı”yı koyduğu romanını, günümüz İslam anlayışındaki Katolikleşme eğilimini ve şeytan algısını “Nazar” özelinde konuştuk.

NazarNazar

Reha Çamuroğlu

Detay için tıklayın









Odak noktasında bir “cadı” olan kitabınızı, zulüm gören tüm kadınlara ithaf ediyorsunuz. Erken Modern Avrupa’da, özellikle 1500 - 1750 yılları arasında, esas olarak kadınlara karşı büyük çaplı cadılık suçlamaları ve devamında gelen idamlar olduğunu biliyoruz. “Nazar”da da sağaltıcı bir kadına yapılan böylesi bir iftira ve devamında gelişen olayları anlatıyorsunuz. Kadına şiddetin gün geçtikçe arttığı bir dönemde romanın yayınlanma zamanlamasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Ben aslında karamsar bir yazarım. Dünya için iyimser değilim, gemi azıya almış kapitalizm ile tarihsel erkek kimliğinin çok da güzel örtüştüğünü düşünüyorum. Muazzam bir saldırganlık söz konusu. Erkek duruşuyla, varoluşuyla, kimliğiyle buluşmasaydı saldırganlık, dünya da bu noktaya gelmezdi. Kadınlar ise bu saldırganlığın nesnesi olmuş hep. İnsanlarda genelde ilerleme düşüncesinin getirdiği bir illüzyon var. Mevcut durumdan geriye gidilmez, eski vahşet olayları tekrarlanmaz gibi klişelere inanmak istiyorlar. Oysa binlerce tarihi örnek var bunun tersini gösteren. Toplumların hayatını akıl yönetmiyor. Akıl emekliye ayrılıyor toplu hareketlerde, hezeyanlarda tam tersine. Kadın erkek sorunsalı açısından çok sorunlu bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. Giderek artan bir şiddetten bahsediyoruz. Testosteron pompalanan erkekler görüyoruz ve saldırganlık övülüyor her alanda. Ticaret, insani ilişkiler, iş yönetimi… Sonuç olarak kadınların böylesi bir duruma uyum sağlayabileceğini düşünmüyorum. Kadınların çok sıkı bir mücadeleye gireceğini ya da yine çok zor zamanlar yaşayacağını öngörüyorum. Sonuçta romanın yayınlanması bu öngörünün de bir sonucu, zamanlama da öyle.

Cadı avı meselesini yazma fikri nasıl ortaya çıktı?
Genel kabul görmüş dini inanışlarla ilgili senelerdir çalışıyorum. Tasavvufun hepsinde değil ama Bektaşilikte, Mevlevilikte, Melamilikte, belirli heterodoks akımlarda (her ne kadar Ortodokslara sevimli göstermeye çalışanlar olsa da) şunu görüyoruz: Türk erkeği gülmez ve bunu bir erdem zanneder. Oysa Bektaşi erkeği güler. Tasavvufta çok zengin olan sofra kültürü çok feminen bir şeydir. Erkekler katılır o sofranın hazırlanmasına. Tasavvufla biraz uğraşan birinin feminenliği kavramaması mümkün değildir. Bu çok güzel yerlere götürüyor bizi, Yin Yang’dan ana tanrıça kültüne, Anadolu’dan evrensel insanlığa. Feminen değerlerin tasavvuftaki önemli rolü ve ona verdiği kalite çok önceden dikkatimi çekmişti. Dahası iyi ve kötü sorunsalını önemsiyorum bütün dinlerin temelinde olan, üstesinden nasıl gelebilirimi roman özelinde çalıştım.

Bütün bilgimiz zandan ibarettir


Gerçeklik ve kurgunun bir arada kullanıldığı, yoğun araştırmaya dayalı bir metin bu. Nasıl araştırma yapıyorsunuz?
Meslekten tarihçi olmanın getirdiği bir dedektiflik durumu var. İlginç bir bilgi karşısında sevinme hali çok önemli. Bir tema bulduğumda yoğun bir okuma temposuna girerim. Konuya bağlı olarak çalışma sürem kısalır ya da uzar. En sonunda oturup yazma süreci hızlı olur. Bugün çocuklara, gençlere bilgisayarın başında çok oturuyorlar, sanal ile gerçek birbirine karışıyor eleştirisi var. Oysa sanal ile gerçeklik çoktan birbirine karışmış durumda. Cebimizde birtakım kağıtlar taşıyoruz ve onlarla bir şeyler yapabiliyoruz. Kimse de o kağıtları yakmayı düşünmüyor. Bu kadar sanalın gerçekle karıştığı bir ortamda fantastik, kurgusal gibi ayrımlar yapılamaz ne gerçek hayatta ne de edebiyatta. Bütün savaş sistemlerinin siber dünyada yönetildiği bir dünyada hangi gerçeklikten bahsedebiliriz ki?
Edebiyata da yansıyor tabii bu durum. Siyasette en çok şunda zorlandım, ben her şeyi bilirim, her şeyi bilmesem de bildiğim şeyi kesin bilirim iddiası taşıyor siyasetçiler. Gerçeklik duygusunu kaybettiren bir durum bu. Ben hiçbir şeyi kesin biliyorum demem. İslamiyet’e baktığımızda insanın bütün bilgisi zandan ibarettir. Bir taraftan kendisine Müslüman diyen insanların bilgilerinden böyle emin olmaları devamında şirki hatırlatıyor. Hakikatin ne olduğunu bilmiyorum, üzerine konuşabilirim, sizin hakikatinizi tartışırım. Ama tek, gerçek, kesin doğruya sahip olduğumu asla iddia etmem.

Doğuştan kötü olma temasını da işliyor ve eleştiriyorsunuz “Nazar”da. Çirkinlik denilen şey, batıda Yahudi, Arap, Türk ile eşanlamlı hale gelmiş. Son dönemde tarihimizde, geleneğimizde olmayan bir antisemit yaklaşım yükselişte. Biz antisemit değiliz, antisiyonistiz diyen gruplar var. Sizse tüm ırkları, tüm “çirkinleri” kucaklıyorsunuz.
Çok önemli bir cümle kullandınız. Antisemit değil antisiyonistiz diyorlar. Bu sözün meşru hiçbir tarafı yok. Antisiyonist olmanın a priori bir erdem olarak algılanması doğru değil. Bir halk kendisine bir yerde bir ülke kurmak isteyebilir ve bu anlaşılır bir durumdur. Gayri meşru olduğunu kimse söyleyemez. Arap milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, sosyalizm gibi Siyonizm de bir ideolojidir. Bunlardan daha iyi veya daha kötü değildir. Bu bağlamda antisiyonist olmak sizi meşru kılmaz. İsrail önemli sayıda Arap vatandaşı da olan bir ülkedir ve gelecek bu halkların orada adilce barış içinde bir arada yaşamalarında ve bağımsız Filistin’in kabulünde aranmalıdır. İslamiyet’in ilk dönemlerinde hızlı yayılmayla birlikte ilk Müslümanlar arasında önemli sayıda Yahudi vardır. İslamiyet’te oligarşi yaratmak isteyenler bu Yahudileri aşağıladılar, ikinci sınıf dediler. Buna şiddetle karşı çıkan isimlerin başında Hz. Ali gelir. İsrailiyat taşıdılar dediler Yahudiler için. Oysa İslamiyet kendini hiçbir zaman İbrahimi dinlerden ayırmamıştır. Tez antitez sentez şeklinde kitapları ve dinleri anlamıştır. Dolayısıyla Tevrat’ı bilmeyen İslam’ı bilemez. Bu zinciri göz ardı edemezsiniz. Cadı avı meselesine gelince Yahudi soykırımının öncüllerini rahatlıkla görebiliyoruz. Sebt (Şabbat) meselesi, Şeytanı Yahudilerle cadılarla işbirliği içinde gösterme, Tanrı’nın krallığını yıkma “emelleri”. Töton Şövalyeleri’nin egemen olduğu Kuzey Doğu Avrupa’da bu bağlamda çok yoğun cadı avlarının yaşandığını görüyoruz. Tarihçiler cadı avını çok önemli bir cinskırım olarak değerlendiriyorlar, rakamlar değişse de birkaç on binden iki yüz elli bine uzanan bir kadın katliamından bahsediyoruz bu dönemde. Cinskırımla Yahudi soykırımı arasında önemli bağlantılar bulabiliyoruz. Yahudiler feminen bir toplum olarak algılanıyor, savaşa fazla bulaşmamışlar vs. ve yok edilmeye maruz kaldılar. Cadı avında da olduğu gibi kadın üzerinden giden bir kırım vardı. İslam tarihi boyunca büyücülük bir günah olarak belirlenmiş ama asla bir avdan bahsedemiyoruz. Oysa 2011 yılında bu suçlamayla öldürülen bir kadın var. Bir taraftan yoğun bir haçlı tepkisi vardır Müslümanlarda, bir yandan da batıyı eleştirirken devamında gelen bir Katolikleşme var. Katolik bağnazlığına yuvarlanıyor Müslümanların bir kısmı.

Şeytan algısından da söz ediyorsunuz romanınızın. Batıda ve İslam’da çok farklı iki Şeytan algısı var. Son dönemde İslam toplumlarında da batıda olduğu gibi tanrısal bir Şeytan’ın pompalanmaya başlandığını görüyoruz.
Kadınları daha zor zamanların beklediğini düşünüyorum derken bunu da kast ediyordum. Kadının büyük bir tehdit altına girdiğini görüyorum televizyon dizilerinde, konuşmalarda. Aslında batıda kilise sonradan şunu fark eder; Şeytan’a öylesine güçler atfetmişlerdir ki, ikinci bir Tanrı’ya dönmüştür. Batı bunu dengelemeye çalışırken, İslam’ın buna yuvarlanması korkunç. Bizim geleneğimizde Şeytan kıskanç bir melektir ve Tanrı’ya âşıktır. Şeytan’ın kötülüğün sembolü olmadığını görürsünüz Kuran’ı okuduğunuzda. Katoliklikten ithalat yaparsanız ancak Şeytan’ı bugünkü gibi algılayabilirsiniz. Haçlı Seferleri’ni kahramanca eleştirip, diğer yandan Katolik teolojisinden ithalat yapmayı anlayamam. Yine aynı noktaya geliyoruz: Bu durumdan en çok kadınlar zarar görmekte. Bu durumdan başörtüsüyle, çadorla, çarşafla kurtulamazsanız. Tek bir odada yaşasalar, tamamen yalıtılsalar yine de bu zulümden kurtulamazlar.

Bu kadar testosteron dünyayı yok eder

Din - vicdan - zenginlik üzerinden giden önemli bir bölüm var kitapta, bir din adamı diğer din adamını ölçüsüz zenginliği sebebiyle eleştiriyor. Günümüz dünyasına bir vurgu olduğunu düşünüyorum, nasıl anlamalı bu bağı?
Hiç lafı evelemeden gevelemeden konuşmalı bu noktada. Zekatı lafzi anlamıyla alan bir Müslüman’ın kapitalist olması mümkün değildir. Her sene varlığınızın kırkta birini dağıttığınızda kapitalizm kendiliğinden yok olur hayatınızda. İslam devleti isteyenlerin buradan başlamasını öneriyorum. Kapitalizmden hoşnut değilmiş gibi yapıp, tüm meyvelerinden faydalanmayı hangi vicdan kabul eder, bunu sorgulamak gerek. Milletleri, ümmetleri aşan yeni bir söyleme ihtiyacı var dünyanın. Dini, vicdanı bu gözle tekrar düşünmek gerekiyor. Muazzam bir entelektüel kuralık var ne yazık ki, bu da işi iyice zorlaştırıyor.
Karamsar olmakla beraber kötümser bir yazar olmadığınızı düşünüyorum. Romanda yer alan, adım adım ölüme yaklaşan sağaltıcıların birbirlerine umut vermeleri, el vermeleri, heyecanla dans edip şarkı söylemeleri umut doluydu. Dünyayı birbirine tutunan kadınlar mı kurtaracak?
Her zaman “batıl inançlara” da “hakiki inançlara” da kadınlar daha yakın olmuştur. İnanç ve bağlanma kavramları kadınların ruhunda erkeklerden daha çok yankı yapar. Bu nedenle ben kadınların çok önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Çevre, hayvan hakları, insan hakları… Bence bu kadar testosteron dünyayı yok eder, kadınlara tam da bu yönüyle büyük görev düşüyor.

NazarNazar

Reha Çamuroğlu

Detay için tıklayın

Paylaş