VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Şubat 2014 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Karanlık tarihi Beyaz Toros anlatıyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Karanlık tarihi Beyaz Toros anlatıyor

Bu ülke için günahların simgesi “Beyaz Toros”, gazeteci-yazar Gökçer Tahincioğlu’nun yeni kitabının da adı oluyor. “Ülkelerin günahlarını deşifre eden imgeler var. Beyaz Toros da onlardan biri” diyen gazeteci, 1970’lerden 2013’e “faili belli cinayetleri” kendi yöntemiyle anlatıyor.

Pınar Tarcan

Gökçer Tahincioğlu’nu imza attığı haberlerden çok iyi tanıyoruz. Gazeteciliğin “hikâye anlatıcılığı” kısmını atlamayan Tahincioğlu yeni kitabında “Beyaz Toros”ta hem mağdurların hem yakınlarının inanılmaz direniş öykülerini anlatıyor. Tahincioğlu hikâyelerini, yazılı tarihten değil Diyarbakır Cezaevi’nde kendini yakan Ferhat Kurtay’ın eşinden, Deniz, Mahir, Ulaş gibi hemen akla gelmeyen isimlerin birinci derecedeki yakınlarına kadar konuşup, dinlediklerini tutanaklarla birleştirip aktarıyor.

1970’lerden beri Türkiye’nin sahne olduğu cinayetleri “Beyaz Toros” ile bağdaştırma fikri nasıl doğdu?
Ülkelerin günahlarını deşifre eden imgeler var. Mağdurların ve yakınlarının inanılmaz direniş öyküleriyle açığa çıkan, onlarca davadan, soruşturmadan daha fazla günahları deşifre eden imgeler. Türkiye için bana göre, beyaz Toros ve Cumartesi Anneleri bu imgeler. Kitabı yazarken uzun süre Cumartesi Anneleri’ne odaklı bir isim düşündüm bu nedenle. Sonra yazımı devam ederken, uzun yıllar önce bir Cumartesi Annesi’nin nerede okuduğumu bile anımsamadığım bir cümlesine takılıp kaldım: “Hayatımdan bir beyaz Toros geçti” diyordu yaşadıklarını anlatırken. Bir cümlede, bütün bir karanlık tarihi anlatıyordu. Aynı cümleyle, Torosların yıkıcılığının mağdurla sınırlı kalmadığını, yakıp yıktığı hayatların yok ettikleriyle sınırlı olmadığını aktarabiliyordu. Beyaz Toros odaklı düşünmemi o cümle sağladı. Sonra meslektaşlarımın telkiniyle, cümleler ve ifadeler biraz kısaldı ve Beyaz Toros kaldı geriye. Aslında cinayetleri Beyaz Toros’la bağdaştırmaktan ziyade, öykülerin kendisi yolumuzu beyaz Toros’a çıkarttı denilebilir.

Kitabın hikâyesinin Ankara’da 12 Eylül Utanç Müzesi’nin bahçesinde başladığını yazmışsınız. Nasıl devam etti?
Orada, 78’liler Federasyonu ile sohbet ederken ve gelip geçip merhaba diyen her insanın öyküleri üzerine konuşurken, o öykülerin aktarımının ve deşifre edilmesinin “cezasızlık” kültürü ile mücadele için en etkin yöntem olduğunu düşündüm. Hemen orada bulunan bir aile ile görüşerek başladı hikâye. Sonra tarihsel olarak kiminle görüşülebileceğine yönelik seçimler, bildiğim bazı öykülerin kahramanlarının yakınlarına ulaşma çabası izledi bu süreci. Kimi İzmir’de, kimi Diyarbakır’da, kimi İstanbul’da olan aileler. Bir bölümüne Devrimci 78’liler Federasyonu aracılığıyla ulaşıp yüz yüze görüştüm, bir bölümüyle ailelerin görüşme imkansızlığı nedeniyle mektuplaştım. Sorular ve yanıtların tamamlanması yaklaşık 1 yılı buldu. Ailelerle görüşmeden önce de zaten dosyalarını bir biçimde inceliyordum. Eksik kalan yanları ise görüşmeler sırasında dosyaların bütününü onlardan talep ederek tamamlıyordum. 1 yıllık dönemden sonra yazımı çok uzun sürmedi zira öyküler büyük oranda zaten açığa çıkmıştı.

SİSTEM DEVAM EDİYOR
Halk arasında çok bilinen siyasi cinayetlere odaklanmak yerine, onları da anarak az bilinen hikâyelere yönelten ne oldu sizi?
Kitabın amaçlarından biri devletin cezasızlık kültürünü, yani muhalif olarak kodladıklarını yok etme hakkını kendisinde bulmasını ve bu kişileri yok eden görevlilerine ceza vermemesini deşifre etmekti. Bunu yaparken, “öldürülen de şöyle yapmış” gibi bir cümle, bir tartışmanın olmaması büyük önem taşıyor. Zira devletin oluşturmak istediği kültür o cümleyle başlıyor. “Öldürüldü ama polise taş atmıştı” gibi bir cümlenin yüksek sesle söylenmesini istiyor devletler. Bu nedenle öykülerini bilinenlerden çok bilinmeyenlere odaklanmak, eylemlerinden bağımsız olarak hikâyelerini aktarmak önemliydi. Denilebilir ki, onların eylemlerini aktarmamak olaya tek yanlı bakmak anlamına geliyor. Evet. Tek yanlı bakmak gerekiyor. Zira eylemlerinin cezası ölüm, yok olma, kaybedilme değil. Devletin bir ceza adaleti sistemi var ve bu insanlar o sistemin dışında tutulmuş. Eylemleri 3-5 yıl hapis cezası gerektirirken yargılanmadan öldürülmüş, kaybedilmiş. Bu nedenle öykülerin kahramanlarının daha dar bir çevrede bilinen kişilerden olması önemliydi. Bazı bölümlerde ise bunu görmüyoruz kitapta. Örneğin Roboski, Ethem Sarısülük. Bu öyküler ise sistemin biçim değiştirerek devam ettirildiğini, güncellendiğini göstermek açısından önem taşıyordu.

SÜHEYLA KURTAY’A
Bu müzisyene şarkısını sormak gibi de biraz ama size “iyi ki bu işe giriştim” dedirten belli bir hikâye var mı?

Kitapla ilgili sevinçlerim ve üzüntülerim var. Kitap yayınlanmadan önce bu soruya, Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler nedeniyle kendisini yakmak zorunda kalan Ferhat Kurtay’ın uzun yıllardır susan eşi Süheyla Kurtay’ın hikâyesi tek başına bana bunu söyletti diyebilirdim. Ancak kitap çıktığında, haber vermek için ulaşmayı denediğimde, aylardır “ne zaman bitiyor” diye bana haber gönderen Süheyla Kurtay’ın genç yaşında vefat ettiğini öğrendim. O nedenle kitabı kalben Süheyla Kurtay’a da armağan ettim. En büyük üzüntüm o kitabı görememesi. En büyük sevinçlerim ise öykülerin kahramanlarının yakınlarının sıcacık teşekkürü. Acılarına ortaklık ettiğimi, seslerini duyurduğumu anlatmaları ve bunu anlatırkenki samimiyetleri. Birbirini tanımayan insanlarla dolu bir aile haline dönüştürmesi “Beyaz Toros”un hepimizi.

Sözlü tarih çalışmalarında ne noktadayız Türkiye’de? Hep yakınılan “toplumsal belleğin zayıflığı” konusu, sözlü tarihin biriktirilmesi eksikliği olabilir mi?
Yazılı tarihe tapınılan ve kutsal kitaplar gibi kabullenilen bir toplumda sözlü tarih anlatımının kabullenilmesi güç. Bu nedenle de uzun yıllar, sorunlu bir alan gibi ele alındı araştırmacılar tarafından. Tanıklıklar ikinci derecede önemli kabul edildi. Oysa ki basit bir süzgeç, tanık anlatımlarının en yalın gerçeği sunmasını sağlayabiliyor size. Çabuk unutuyoruz çünkü çok şey yaşıyoruz. Ama unutmamamız gerekiyor. Unutmamak için de konuşturmamız, yapılanları aktarmamız. Belgeler kalır ama tanıklar kalmaz. Bu yüzden sözlü tarih aktarımının daha da önemseneceğini ve yakın zamanda çalışmaların biraz daha bu alana odaklanacağını düşünüyorum. Özellikle Dersim’de yaşananlar, 12 Eylül’de yaşananların deşifre edilmesi neredeyse tamamen sözlü anlatımlar sayesinde.

Beyaz TorosBeyaz Toros

Gökçer Tahincioğlu

Detay için tıklayın

Paylaş