VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Ekim 2014 Salı | Anasayfa > Haberler > Karanlıkla aramızdaki o incecik membran
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Karanlıkla aramızdaki o incecik membran

İngiliz gazeteci Richard Lloyd Parry’nin gerçek bir hayattan esinlenerek kaleme aldığı “Karanlığı Yiyenler” romanı bir cinayetin nasıl birçok kurban yarattığını anlatıyor. Parry, sosyolojik saptamalarıyla Japon kültürünün acayip bulduğumuz özelliklerini, seks ve kadın-erkek ilişkileri açısından “yerli” bir gözle ele alıyor.

AYLA AKBUAR



Polisiye roman, okurlarına ‘kaçış zevki’ yaşatır der, Erol Üyepazarcı. “Bunca bayağılığın, duygusuzluğun, tutarsızlığın, karmaşıklığın egemen olduğu bir dünyadan ‘kaçarak’ anlam, tutarlılık, duygululuk ve düzenin simgesi olan müziği dinlemek için konser salonlarına ya da evimizdeki müzik dinleme cihazlarına sığınmıyor muyuz?” diye sorar.

Ben polisiye bir kitap okuduğumda aslında yazılanların kurgu olduğu gerçekliği, olanlarla arama bir mesafe koyar ve bana hissettirdiği tüm duygularla da baş edebilirim. Şiddetin, ölümün giderek arttığı bu dünyada, okuduklarımın kurgu olduğunu bilmek rahatlatıcı gelir. OkuyanUs’tan çıkan “Karanlığı Yiyenler” ise, polisiye tadında yazılmış bir gerçek yaşam trajedisi. Okurken ayağınızın altındaki zemin sarsılıyor, mesafelenmek güçleşiyor. Kendinizi kitabın içinde buluyorsunuz. Kitabın yazarı Richard Lloyd Parry, Times dergisi muhabiri bir İngiliz. Romanın ana teması, tıpkı kitabın ön yüzünde yazdığı gibi, “Tokyo sokaklarında kaybolan genç bir kadının ve onu yutan kötülüğün öyküsü”. Ancak, bir romandan, bir polisiyeden çok çok daha fazlası...

50 YILDIR JAPONYA’DA

Sosyolojik saptamalarıyla japon kültürünün acayip bulduğumuz ilginçliklerini, seks ve kadın-erkek ilişkileri açısından, çok “yerli” bir gözle mükemmelen anlatıyor, şaşırtıyor. Bunda yazarın elli yıldır Japonya’da yaşıyor olmasının elbette büyük katkısı var.

‘Kaçmak’ için elime aldığım bu kitap; modern yaşamın zorladığı tüketim çılgınlığına, günümüz insanının mutlu olmak ve doymak için verdiği nafile çabalara, güven duygusuna, farklı kültürlerdeki acı başta olmak üzere duyguları yaşamanın binbir farklı biçimine, suç ve suçlu kavramına, güven duygusunun kırılganlığına dair beni o kadar düşündürdü ki, kaçışım sonunda kendime yakalandım.

Karanlığı Yiyenler, İngiliz bir gazetecinin Tokyo’da yaşarken şahit olduğu kendi ülke vatandaşı yirmi bir yaşındaki Lucie Blackman’ın kayboluş öyküsünü haber yapmasının ardından, kendini bu konunun içinde bulması ve neredeyse son görevini ifa eden bir dost gibi romanlaştırmasına dayanan bir psiko-gerilim kitabı. Daha başından itibaren “gerçek bir hayat hikayesi”ni okuduğunuzu söyleyen iç sesinize rağmen, gerek yazarın başarıyla kurgulaması gerek anlatılanların zaman zaman mantık sınırlarını zorlaması sonucu, güzel bir romanın tadını alıyor ve bundan suçluluk da duyuyorsunuz. Lucie Blackman, yirmi bir yaşında orta sınıf bir İngiliz ailesinin kızı. Liseden sonra, birkaç iş değiştiriyor, ardından British Airways hostesi olarak çalışmaya başlıyor. İlk başlarda macera ve yeni yerler görme hevesi baskın olsa da uzun çalışma saatleri ile tükeniyor ve gelir gider dengesini tutturamayıp borçlarını ödemek için alternatif aramaya başlıyor.

Bir arkadaşının ablası Japonya’da konsomatris olmaktan bahsettiğinde, hem bu egzotik ülkeyi tanıma hevesi hem de kısa zamanda çok para kazanacağı inancıyla, özellikle annesinin tüm itirazlarına rağmen kendini bir kulüpte japon erkeklerine modern geyşalık yaparken buluyor. Gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasının ardından yaşananlar, ailesinin kayıp olduğu aylar boyunca verdiği mücadele, kayıp ailelerinin içine düştüğü ikilemler, gizem perdesinin ardından ortaya çıkan sosyopat katilin japon kültürüne tezat davranış modeli, japon kültüründe suç olgusu, yargılanma süreci ve şu anda tüm dünyada sorgulanmakta olan polisin asli görevinin ne olduğu ve nasıl yapıldığına dair bölümler çok ilgi çekici.

Kitabın “suç ve muamma” ekseninde dönen polisiye karakterinin dışında bence en ilginç yanı Japon toplumuna dair çok mahrem bilgiler içermesi. Japonya’da bir süre eğitim görmüş ve yaşamış biri olarak, okurken beni en çok şaşırtan konu da bu oldu: Japonlara dair bu mahrem detaylar ki, bir “gaijin” olarak (gaijin: Japonya’da yaşayan yabancı) gerek TV programlarında gerek gündelik yaşamda bu farklı mahremiyet kavramını anladığımı sanmıştım. Ancak bu kitabı okurken yanıldığımı anladım ve her gaijin’in söylediği cümleyi tekrarladım: “Japonları anladığını sanırken başka bir anlamın tuzağına düşmek kaçınılmaz.”
Seksenli yılların ortalarından itibaren Japon ekonomisinin hızlı yükselişi, toplumun tüketmeye dair algılarını dolaylı yoldan etkilemiş. Karoshi yani “iş başında ölmek” deyimini yaratan bir çalışma disiplinleri var Japonların.

Beyaz yakalı erkeklerin iş sonrasında müşterilerini de ağırlayabildikleri, eve gitmeden kendilerini hamur kıvamına getireceğini düşünerek, şirketleri tarafından karşılanan bir harcama kalemleri var. Çeşitli kademelerde sınırların da olduğu ya da ucu son noktaya kadar varabilen kadın hizmeti sunulması, kısaca bunun açıklaması.

SU TİCARETİ

“Her şeyin bir yerinin bulunduğu Japonya’da konsomasyon, konsomatrisler, ve pavyonlar tecrit edilmiş bir şekilde mevcut değillerdi. Roppongi’de bulunan gece hayatı işletmelerinin ister sefil, ister lüks, ister düzgün, ister kepaze olsun) karmaşası güzel ve imalı bir terimle ifade edilirdi: Mizu Shöbai, sözcük anlamıyla ‘su ticareti’ ( ... ) Mizu Shöbai; bir uçta akla geyşayı, konukları eğlendiren ve yalnızca Kyoto ve Tokyo’nun eski moda semtlerinde bulunan olağandışı yetenekli ve zarif kadınları içerirken; öbür uçta, en aşırı alçalmanın para karşılığı gerçekleştiği sado-mazo ve işkence kulüpleri bulunuyordu. Bu iki uç arasında en adiden en şıka, en ucuzundan en pahalıya, en ortada olandan en kişiye özele bir tayf uzanırdı.”
Batılı kadının cinsel fantezilerin içinde yer almasıysa, sadece kadına hükmedebildikleri ve kendi istedikleri bir mesafede tutabildikleri oranda tahrik edici bulunuyor. En azından yazarın elli yıllık Japonya gözlemleri, Batılı kadını eş ya da sevgili olarak seçmek isteyecek bir japonun yok denecek kadar az olduğunu söylüyor. Japonya’ya dair şaşırtıcı detaylarla harmanlanmış, karanlık tarafla aramızda sadece incecik bir membran olduğunu hatırlatan bu kitabı okuduktan sonra düşünecek çok fazla şeyiniz olacak eminim...

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam