VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
30 Ekim 2013 Çarşamba | Anasayfa > Röportajlar > Kaybetmiş insanlar galerisi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kaybetmiş insanlar galerisi

Ahmet Ümit’in sevilen kahramanı Başkomser Nevzat, bu kez Tarlabaşı sokaklarında dolaşıyor. 31 Aralık 2013 gecesi işlenen bir cinayeti çözmeye çalışırken İstanbul’un gözbebeği İstiklal Caddesi’nin hemen yanındaki Tarlabaşı’nın her köşesine sinmiş suç ilişkileri de birer ikişer ortaya çıkmaya başlıyor.

Buket Aşçı

Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”nde olay mahalli Tarlabaşı? Neden?
Çünkü Tarlabaşı, devletin ırkçı uygulamalarıyla yaratılmış, şehrin ortasındaki bir bataklık, bir garabettir. Ama aynı zamanda çaresiz insanların sığındıkları, yaşlı, yorgun bir adacıktır. Elbette kendi başına bırakıldığı için aynı zamanda bir suç merkezidir. Bugün İstanbul’u kıyaslayabileceğimiz Paris, Londra, New York gibi şehirlerin ortasında böyle bir garabete izin verilmez. Bu tuhaf durum, aslında tarihimizi bir kez daha sorgulamamız için önemli bir fırsat sunuyor. Çünkü hâlâ tek sesli kültürü dayatmaya çalışanlar var. Kendi yaşam tarzlarının dışındaki kültürleri düşman gibi algılayıp, baskı altında tutmaya çabalayanlar var. Yıllar önce uygulanan politikaların yarattığı lanetli bir semttir Tarlabaşı. İşte bu hakikati bir kez daha gözler önüne sermek istedim.

Tarlabaşı, eğlenceden siyasi hayata, kültür-sanattan modaya İstanbul’un odak noktası, göz bebeği İstiklal Caddesi’nin hemen yanı. Aslında aralarından sadece bir cadde geçiyor ama iki ayrı dünyalar. Tarlabaşı Bulvarı sizin ve romanınız için neyin simgesi?
Tarlabaşı Bulvarı şehirleri nasıl katlettiğimizin çok çarpıcı bir örneği. Yeni yollar, yeni köprüler, yeni binalar yapmayı şehircilik zanneden bir anlayışımız var. Oysa İstanbul gibi tarihi bir kentte, inşaat yapılacağı zaman yüz kere düşünmek gerekir. Geçenlerde Paris’teki evlerin değerleriyle, İstanbul’daki mekanların emlak değerlerini kıyaslamışlar. İstanbul’da çok daha fazla mekan olmasına rağmen, Paris’teki evlerin değeri, bizim şehrimizden üç kat fazla çıkmış. Neden acaba? Çünkü biz şehirlerimizi kendi ellerimizle değersizleştiriyoruz. Şehri biricik kılan tarihi özelliğini görmezden geliyor, tıpkı barbarlar gibi tarihi binaları, açık alanları, geniş sokakları talan ediyoruz. Tarlabaşı bu talanın en berbat örneğidir. Elbette bu yıkımın arkasında çok büyük insani trajediler vardır.

ÇIRILÇIPLAK BİR YOKSULLUK
İstiklal Caddesi’nden biri Tarlabaşı’na baktığında ya burayı bir pislik yuvası ve burada yaşayanları da suçlu olarak görür ya da “bir küçük fırsat verilse bütün hayatlarını değiştirecek mazlumlar”ın dünyası olarak... Ama bu romanı okuyan birincinin acımasızlık, diğerinin boş bir romantizm olduğunu görecek...
Tarlabaşı’nda yaşam çırılçıplak bir yoksulluk, gözlerden ırak bir acımasızlık, derin bir çaresizlik üzerinde yükselir. Orada yaşayanlar kendilerine göre bir sistem kurmuşlardır aslında. Bu sistem ne kadar insanidir orası tartışılabilir. Ama Tarlabaşı bu şehirde, bu ülkede yaşayan insanlara oldukça sert bir hikâye anlatmaktadır aslında. Sıcak evlerimizde yaşananlardan oldukça farklı bir hikâye.
Ama bu hikâyenin en karanlık anı 6-7 Eylül olaylarıdır. O lanetli günlerle mühürlenmiştir bu semtin uğuru.
Roman kabadayı olarak da tanımlanan kişilerin mafya ilişkilerini içeriyor ve romanın bir yerinde şöyle diyor; “Bu memlekette kıyıcı adama duyulan hayranlığı anlayabilmiş değilim.” Sizce demokrasi ve eşitlik diyen pek çok kişinin bile bu racon hayranlığının kaynağı nedir?
Kabadayılığa, vurduya kırdıya duyulan ilgi, feodal kültürden tümüyle kurtulamayışımızdan geliyor. Hâlâ erkek egemen kültürün kodları zihniyetimizi belirliyor. Ve bu tür davranışlar ne yazık ki geniş kitleler gözünde beğeniyle karşılanıyor. Siyasiler bile bu yanlış kültürden nemalanmaya çalışıyorlar. Belki de gerçek zihniyet devrimi bu maço kültürden kurtulduğumuzda gerçekleşecek.
Böyle silaha, zorbalığa duyulan ilginin bir nedeni de toplumsal ezikliğimizle bağlantılı olabilir. Birinin ağzını burnunu kırdığında, bütün sorunları halledilmiş zannetmeyi başka hangi mantıkla açıklayabiliriz ki?

Tarlabaşı, romanınızda da yer verdiğiniz üzere, an kentsel dönüşüm projesiyle birlikte gözde bir yer haline geldi. Bu durum bir yandan çok sevindirici çünkü yıkılmakta olan bu binalar hayata dönecek ama diğer yandan da orada yaşayanlar hayatlarından kopacak. Bu radikal değişim Tarlabaşı için yeni de değil. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kentsel dönüşüm şu sıralar pek revaçta bir terim. Kulağa da hoş geliyor. Ama dönüştürmek, eskiyi yıkmayı da içeriyor. Oysa İstanbul gibi tarihi kentlerde, eski dokuyu korumak mücevher değerindedir.
Yaşlanmış, yıkılmakta olan binalar, yorgun sokaklar güzel değil ama onların yapısal uyumuna, tarihsel geçmişine önem vermeden, yerine “modern yapılar” dikmek, o semte iyilik değil, kötülük yapmaktır. Çünkü şehrin belleğini silmek, kimliğini, kişiliğini ortadan kaldırmaktır.

“Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”ndeki olaylar ve kahramanların gerçeklik payı ne?
Kendim ve tanıdığım birkaç masum arkadaşımın dışındaki roman karakterleri gerçek insanlar değil. Ama Tarlabaşı’nda dolaşmaya çıktığınızda hemen karşınıza çıkabilecek insanlar. Köşe başlarında etini sanan seks işçileri olsun, sokak çocukları olsun, ekmeklerini karanlık yollardan çıkarmaya çalışanlar olsun hepsini o bölgede görebilirsiniz. Bu romanı bir tür kaybetmiş insanlar galerisi olarak da okuyabilirsiniz. Tarlabaşı’nda gördüğüm insanların resimlerini sözcüklerle yapmaya çalıştım.
Roman günümüzden bir yıl sonrasında geçiyor. Bunu da Gezi Parkı Hareketi’ni romanda “geçen yıl” geçişinden anlıyoruz. Neden böyle bir zaman atlaması var ve Gezi romana nasıl girdi?
Romanın bir yıl sonra geçesinin asıl nedeni Gezi İsyanı’dır. Kitabı yazmaya başladığımda, Gezi gibi muhteşem bir direnişin olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ama oldu. Romanın yarısına gelmiştim ki, olaylar patlak verdi. İnsanlar parklarına, ağaçlarına ve onurlarına sahip çıktılar. Beyoğlu’nu anlatıp, Gezi’ye değinmemek en hafifinden aymazlık olurdu. O nedenle romanın başlangıç tarihini birkaç ay sonraya kaydırdım. Böylece kahramanlarımın Gezi hakkında konuşmalarını sağlamış oldum.

“Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” Gezi Hareketi nedeniyle birkaç ay gecikti. Neden?
Neden olacak? Hayata katılmak, roman yazmaktan daha ilginç geldi. Her zaman roman yazabilirdim, ama sokakta akan böylesi bir tarihsel olayla her zaman karşılaşamazdım. Elbette yazmayı bıraktım. İki ay kaybettim ama ne gam, ülkemiz ve insanlık, yeryüzünün en renkli, en yaratıcı direniş eylemlerinin deneyimine sahip oldu.

Bu romanda ilk kez sizi yani yazar Ahmet Ümit’i bir roman kahramanı olarak görüyoruz. Nasıl oldu bu? Roman mı sizi içine çekti, siz mi romana daldınız?
Yok, kendiliğinden olmadı, roman kahramanlarından biri olmayı en başından aklıma koymuştum. “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” on birinci romanım. Bu kadar roman yazınca, insan kendini tekrar etmekten korkuyor. Hem dilde, hem kurguda, hem hikayede farklı işler yapmanız gerekiyor. Ahmet Ümit’i romana sokmak, biraz bu ihtiyaçtan doğdu. Ama çok da iyi oldu. Çünkü yazar polisiye kurgunun getirdiği gizemin dışında, metnin kendi kurgusu içinde de hiç sırıtmadı. En azından öyle olduğunu düşünüyorum.

Başkomser Nevzat ne zaman mutlu olacak? Geçmişiyle, acısıyla ne zaman barışabilecek? Bu mümkün mü? Yoksa o da biraz nihilist, içmeyi seven, kalender yalnız dedektifler arasında varolmaya devam mı edecek?
İnsanlar ne zaman mutlak mutluluğu yakalarsa bizim Nevzat da o zaman mutlu olacak. Yani hiçbir zaman. Ama kahramanımızın tümüyle mutsuz olduğunu söylemek de doğru olmaz. Nevzat en azından mücadele etmeyi sürdürüyor. Üstelik Zeynep ve Ali’si var, elbette daha önemlisi Evgenia’sı var. Evet, Evgenia’yı okuyan pekçok erkek okurumun, Nevzat’ı delice kıskandığını biliyorum. Şaka bir yana, Nevzat bu haliyle çoğumuzdan mutlu aslında. Kederini, hayatının diyeti olarak görmek lazım.

Evgenia’yla niye evlenmiyor? Ya da birlikte yaşamıyor? Bozuluyoruz yani bu part-time ilişkiden ötürü ona. Nevzat Başkomserimize yakışıyor mu böyle kaçak, kıyıdan ilişki yürütmek?
Evlilik, aşkı öldürür de ondan. Nevzat’la Evgenia arasındaki o şahane ilişkiyi katletmekten korkuyorum. Böyle uzaktan uzağa daha güzel oluyor. Şahane buluşma sahneleri yazabiliyorum. Nevzat da benim gibi düşünüyor olmalı ki, bizi evlendir Ahmet filan gibi baskıda bulunmuyor.

“Aşk dünyanın en iyi mazereti” diyorsunuz romanda... Yoksa en iyi sebebi mi?
Aşk dünyanın en benzersiz duygusu. Öyle sıkça da kapıyı çalmıyor. Çaldığı zaman insan aklını kaçırır gibi oluyor. Her türlü çılgınlık mübah görülebiliyor. Aşık olmakla, deli olmanın benzerliğini anlatan romanlar vardır. Doğrudur, çünkü aşk, aklımızı, zekamızı tutkumuzun ermine vermek demektir. Tek belirleyen aşktır. Ona karşı çıkamazsın, onu durduramazsın, sadece itaat edersin. Ne yazık ki ortaya hep güzel şeyler çıkmaz, aslına bakarsanız genellikle kötü sonuçlarla karşılaşırız. İşte o zaman aşk dünyanın en iyi mazareti olur.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Mayıs 2017 Yıl : 13
Sayı : 159