VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
16 Nisan 2013 Salı | Anasayfa > Haberler > Kaybetmiş insanlar gettosu
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kaybetmiş insanlar gettosu

“Son noktayı koymadan” bölümünde bu ay Ahmet Ümit, yazmakta olduğu “Beyoğlu’nun Güzel Abisi” romanını anlattı. Tarlabaşı’nda bir yılbaşı günü işlenen cinayetle başlayan romanı için Ümit; “Bir semtin kaybedenlerinden yola çıkarak, bir şehri, bir ülkeyi, kocaman insanlığı anlatmayı deniyorum” diyor.

Aslında bambaşka bir roman yazacaktım; İttihat ve Terakki üzerinden bu topraklarda, devletle bireyin ilişkisini sorgulayan bir kurmaca. Okumalarımı da tamamlamak üzereydim üstelik, kurgusunu bile bitirmiştim ama Selim İleri aklımı çeldi, rota “Beyoğlu”nun En Güzel Abisi”ne çevrildi.

Kış başıydı, rahmetli Yakup’un meyhanesinde oturuyorduk, Selim, Vildan ve ben. Selim’in son romanı “Mel’un; Bir Us Yarılması” üzerine dönüyordu sohbet. “Sultanı Öldürmek”teki “Müştak Serhazin” ile Selim’in romanındaki “Sayru Usman”ın karşılaştırmalarını yapıyor, ülkedeki sorunları anlatmak için “normal” olmayan karakterler yaratmanın doğru bir tercih olup olmadığı meselesini tartışıyorduk. Bir ara Selim, “Tezgahta ne var?” diye sordu. Ben de yazmaya hazırlandığım romandan bahsettim, ama belki daha önce bir novella yayınlayabileceğimi de çıtlattım. Sağ kaşını kaldırdı, “Nasıl bir şeymiş bakalım o novella?” diye yarı şaka yarı ciddi, kurcalamaya başladı.


“Hikâyesini anlatsana,” diye üsteledi. Baktım kaçış yok, anlatmaya koyuldum. Önce tutuk tutuk başladığım hikâye, anlattıkça genişledi, mekanlar adeta kendiliğinden açıldı, karakterler gözlerimin önünde belirdi... Ben, kendimi kaptırmış hikâyenin sonunu bağlarken, Selim’in gözlerinden yaşlar süzüldüğünü fark ettim. Şaşkınlık içinde yanlış bir şey mi söyledim diye kaygılanırken, uzanıp elimi tuttu. “Ahmet bu bir başyapıt,” dedi heyecanla. “Lütfen bunu bir roman yap.” Vildan da, ben de şaşkınlık içindeydik. Selim bir yandan gözyaşlarını kuruluyor, bir yandan da... “Bu müthiş bir hikâye, enfes bir melodram, lütfen bu konuyu harcama...” diye yineliyordu. Ne yalan söyleyeyim, önce pek sıcak bakmadım Selim’in önerisine. Aylardır bir roman üzerinde çalışıyordum, karakterleri hakkında notlar almış, kurgusunu tamamlamış, psikolojik olarak o hikâyeyi yazmaya hazırlanmıştım, şimdi onu bırak, başka bir konuya geç, üstelik ilkiyle hiç de alakalı olmayan bir konuya. Zor geliyordu.
O geceyi öyle kapattık. Ertesi sabah Beyoğlu’ndaki yazıhaneme giderken, Taksim araçlara kapalı olduğu için, bindiğim taksi Sakızağacı Caddesi’ne saptı. Dolapdere’den Tarlabaşı’na çıkan ana arterlerden biriydi Sakızağacı Yokuşu. Caddenin başladığı küçük meydanda her zamanki canlılık göze çarpıyordu. Mobilya atölyeleri, birkaç kebapçı dükkanı, karşı karşıya iki bakkal, oto boyacıları, manken yapım atölyeleri ve arkadaşları insan eliyle kesilmiş çınar ağaçlarının sonuncusunun altında bir kahvehane. Masaya kurulmuş, dört adam, dört ağır abi, kendi aralarında usulca konuşuyorlardı. Suratlarında ölümcül bir ciddiyet. Ağır abilerin ağır ciddiyetinin arasına rengarenk saçlarını rüzgara vermiş üç travestinin görüntüsü girdi. Yüzlerinde kendinden emin bir ifadeyle geçtiler kahvenin önünden. Ne ağır abiler, ne de esnaftan kimse yadırgayan gözlerle baktı. Hava güzel olduğu için herkes dükkanın önündeydi. Ama ne bir laf atma, ne sataşma. Sadece birkaç genç karanlık ve tutkulu gözlerle süzdüler önlerinden geçenleri... Travestiler ise değme kadında görülmeyecek bir eda, bir çalımla, süzülüp gittiler sokağın öteki tarafına doğru. Zaten bizim şoför de gaza basmış, aracımız Sakızağacı yokuşunu tırmanmaya başlamıştı bile.


ŞEHRİN EN HAZİN SEMTİ

Kısa sürede geride bıraktık Dolapdere’yi, artık Tarlabaşı’na ait başka bir semt dokusu başlamıştı.

Tarlabaşı, belki de bu şehrin en hazin semtiydi... İstanbul’un göbeğinde yer alan ve bir zamanların en nezih semtlerden biri olan ama elli küsur yıl önce birilerinin kışkırtmasıyla galeyana gelip, Rum, Ermeni, Yahudi hemşerilerimizin evlerini basan, dükkanlarını yağmalayan barbarların kalkışmasıyla ağır ağır terk edilen, terk edildikçe tuhaf bir ıssızlık ve yoksunlukla kaplanan o meşum yer. Zamanla, çok uzaklardaki, mezralarından, köylerinden ta buralara kadar savrulup ayakta kalma mücadelesi veren yoksul kadınların, erkeklerin, yani hayatın çiğneyip tükürdüğü insanların sığındıkları bu düşmüş semtin, modası çoktan geçmiş köhne sokaklarından biri. Elbette uyuşturucu satılan bir yer, elbette kendi etini satarak ayakta kalmaya çalışan insanların yalancı renklerle süslü mezbahası, elbette suçun her türünün boy attığı bir bataklık. İki bina arasına gerilen iplerde sallanan çamaşırlara takıldı gözlerim. Çaresiz insanlarımızın gelip sığındığı bu güngörmüş, yıllanmış binalardaki yaşanmışlıkları düşündüm ve bugün yaşananları.
O sırada trafik sıkıştı, -zaten hep sıkışır- tinerci üç çocuk yaklaştı taksiye. Cama vurup para istediler. Cebimdeki bozuklukları sökülürken, pencereden sohbet ettik. Adları, Keto, Musti ve Pirana’ydı. Kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılacak binalardan birinde kalıyorlardı. Keto başıyla, parlak tenekelerle yalıtlanmış, insansız binaları gösterdi. “Altı ay sürer bu iş Abi. Biz de kışı çıkartırız o zamana kadar.” Sohbet ilginçti ama arabalar akmaya başladı, ayrıldım çocuklardan.
On metre kadar gitmiştik ki, rengarenk futbol formaları içinde uzun boylu, atletik yapılı bir grup siyahi genç çıktı karışımıza. Aşağıdaki sahada antremana gidiyor olmalıydılar. Öyle neşeli, öyle umut doluydular.

Taksi şoförü onlara bakarak söylendi:
“Bu gariplerim de Türkiye’de futbol yıldızı olacaklarını zannediyorlar. Hep aynı rüya, güya kısa yoldan köşeyi dönecekler.”
Siyahi gençleri geride bırakıp, yokuşu tırmanırken duvarlara yapıştırılmış afişler dikkatimi çekti, hepsi Kürtlerle ilgili talepleri dile getiriyordu. Bir tanesi ilginçti, ilk Kürtçe yarışma programının yapılacağını müjdeliyordu. Sokakta başları örtülü, rengarenk giysileri içinde kadınlar gördüm. Yüzlerinde derin bir mutsuzluk, omuzlarında ağır bir yorgunluk, her gün yaptıkları neyse bugün de aynı şeyleri yapmaya çalışıyorlardı.


YAZMAKTAN BAŞKA ÇAREM YOKTU

Sakız Ağacı Sokağı’nın Tarlabaşı Bulvarı’na kavuştuğu köşede indim taksiden. Karşıya geçmek için beklerken koptu velvele. Otobüs durağının biraz ilerisinde, seyyar bir çorap tezgahının önünde, tombul, kısa boylu bir adam, üflesen uçacakmış kadar zayıf bir kadını itekliyordu. “Defol git, başka yerde s....r kendini. Ne bet bıraktın, ne bereket mahallede. Bir haftadır tek çorap satamadım.” Mesele yer kavgasıydı; adam çorap satıyordu, kadın kendini. Ama tuhaftır, o kadar hakarete, o kadar iteklemeye rağmen kadıncağız hiç sesini çıkarmıyor, öylece bakıyordu. Artık dayanamayıp, çorapçıya engel olmaya karar vermişken, nerden çıktığını anlayamadığım, zebellah gibi bir adam belirdi çorapçının karşısında. Çorap satıcısı daha elini bile kaldıramadan, insan azmanı, adamın suratının ortasına okkalı bir yumruk oturttu. Zavallı adam kıç üstü oturdu yere. Neyse ki etraftaki esnaf yetişti de, kadının pezevengi olduğu aşikar olan çam yarmasının elinden aldılar çorapçıyı. Kanayan burnunu tutan bahtsızı güç bela soktular yandaki birahaneye. “Dünya bir savaş alanıdır,” diyen Hemingway’in sözlerini hatırladım. Sadece devletlerin ilişkilerinde değil, hayatın her alanında geçerliydi bu saptama.

Bu tatsız olayı geride bırakıp, caddenin karşısına geçtim, soldaki Süslü Saksı Sokağı’na sapmıştım ki, ellerinde pankartlar, afişlerle kadınlı erkekli bir topluluk çıkıverdi karşıma. Tarlabaşı’ndaki kentsel dönüşümün yaratacağı yıkıcı etkiye dikkat çeken sloganlar yer alıyordu pankartlarda, afişlerde. Vaktim olsa benim de katılacağım haklı eylemlerden biri.
Bakışlarım hâlâ eylemcilerin üzerindeyken farkettim genç kadını; sağ kolu olmayan, beyaz saçlı, uzun boylu bir adamın yanında yürüyordu. Gümüş rengi, parlak derili bir mont vardı sırtında, ceplerinin üzeri rengarenk boncuk işlemeli, dar bir bluejean geçirmişti uzun bacaklarına ve topuklu kırmızı ayakkabılar. Topuklar o kadar yüksekti ki, adamın sağlam koluna tutunamadan ayakta duramıyordu kadın. Çok bakmış olmalıyım ki, beni fark etti. Gözlerini öfkeyle yüzüme dikti. Böyle durumlarda, genellikle utanarak bakışlarımı kaçırırdım, ama kızın öyle alışılmadık bir güzelliği vardı ki, öylece kalakaldım. Durgun bir ten, süzgün, iri siyah gözler, minik burnunun altında, solgun pembe dudaklar, o ince çene, o uzun boyun... Çok sık rastlanmayan bir zarafet... Bakışlarımı kaçırmayacağımı anlayınca, hadi oradan dercesine sert bir edayla çevirdi başını. Kimdi bu kadın? Ne iş yaptığını anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. Muhtemelen Tarlabaşı’ndaki batakhanelerden birinde şarkıcılık yapıyordu ya da konsomatristi. Adı neydi acaba? Yanına gitsem, konuşmayı denesem... Hayır, bunu yapamayacağımı biliyordum. Ama kabalık olduğunu bile bile durup, bir süre arkasından bakmaktan alamadım kendimi. Ceketinin sağ kolu boşlukta öylece sallanan adamın yanında dikkatli adımlarla yürüyerek kayboldu Beyoğlu’nun ara sokaklarında. İşte o zaman Selim’in sözleri yeniden çınladı kulaklarımda. “Lütfen bunu bir roman yap. Bu müthiş bir hikâye, enfes bir melodram, lütfen bu konuyu harcama...”


İşte “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”ni yazma düşüncesi böyle oluştu. O geçtiğim sokaklar, karşılaştığım insanlar birer ikişer yer almaya başladı romanda. Tarlabaşı’nda bugün yaşananlar, yirminci yüzyılda insanlarımızın başına gelen trajediler, o çok kültürlü yapı, o kaybeden insanların oluşturduğu doğal getto... Evet, hepsi kolayca yer aldılar yılbaşı gecesi işlenmiş bir cinayetle başlayan kurgumun içinde. Daha önceleri bir şehirden yola çıkarak insanları anlattığım çok olmuştu, hatta Beyoğlu’nu da yazmıştım, ama sanırım ilk kez bir semtin kaybedenlerinden yola çıkarak, bir şehri, bir ülkeyi, kocaman insanlığı anlatmayı deniyorum. Yakup’un orada anlattığım zaman Selim’in gözlerini nemlendiren hikâye kadar etkili olacak mı, bilmiyorum ama bu romanı yazmaktan başka çarem olmadığından artık eminim.

Ahmet Ümit'in yeni romanı "Beyoğlu'nun En Güzel Abisi" ni anlattığı videoyu izlemek için TIKLAYIN

Fotoğraf galerisi için TIKLAYIN

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163