VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ağustos 2013 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Kayıp geçmişin izinde
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kayıp geçmişin izinde

Hamdi Koç'un altı yıldır üzerinde çalıştığı yeni romanı Çıplak ve Yalnız, amcasının ölümüyle doğduğu topraklara giden ve burada hem kendi hem de ülkenin geçmişiyle yüzleşen Mesut'un hikayesini anlatıyor. Bu roman için kendimi şunu demek zorunda hissediyorum: Her satırını okuyacağınız ve bitirdiğinizde kendinizi değişmiş bulacağınız ve resmi tarih denilen şeyin aslında bir savunma mekanizması olduğunu anlayacağınız bir roman bu.


BUKET AŞÇI


Önce derin bir soluk alıp verelim. Sonra bir kez daha. Az sonra önce fısıltıyla küçük sırlar veren, derken ne olduğunu anlamadan okurunun omuzlarından tutup sarsacak bir romana başlayacaksınız. Gülmekten gözlerinizden yaş geldiğini sanırken aslında katıla katıla ağladığınızı fark edeceğiz... Küçük kaçamaklarınızı, çapkınlıklarınızı hayal ederken aslında en büyük travmanızın yüzeye çıkmaya çalışan bir kaynak gibi fokurdadığını anlayacağınız...




















O yüzden şimdi durun ve çok ama çok derin bir nefes alın çünkü Hamdi Koç'un "Çıplak ve Yalnız"ını okuyacaksınız.
Okurların bazıları bu satırları abartılı bulabilir. Bulsun. Hatta Hamdi Koç, dostum, arkadaşım, sırdaşım olduğu beni için taraflı da bulanlar çıkabilir. Çıksınlar. Ama romana başlayıp bir 50 sayfa yol aldıktan sonra hele romanı bitirdikten sonra herkesin sağlam bir dayak yemiş gibi hissedeceğinden eminim. Yiyelim de.
Şimdi, birileri diyecek ki; "dayak yemek için roman okunur mu?" Ben de diyeceğim ki, "Asıl roman bu yüzden okunur." Seni alıp bir güzel dövmüyor, bilinçaltına itebildiğini sandığın utançlarını, korkaklıklarını, acılarını, vicdan azaplarını bir yanardağ gibi yüzeye püskürtmüyorsa -söylemek zorundayım- hatıranızda kalacak bir roman okumuyorsunuz. Bir sayfa okuyup televizyon seyredebilir sonra kaldığınız yerden devam edebilirsiniz.

Hele romanın ele aldığı travma sadece kişisel bir düzlemde sınırlı kalıp yaşadığımız coğrafya ya da dünyanın travmalarıyla kesişmiyorsa o lavlar aslında bir başka "mesele"yi örtmek için püskürmüş, yüzeye çıkmak için tepinen bir geçmişi, gerçeği gömmeye çalışmaktadır.
Bunun tarih yazımındaki karşılığı resmi tarih, psikolojide ise savunma mekanizmaları olarak karşımıza çıkar. Özetle; kendinden, geçmişinden kaçabilmek için yaratılan her türlü söylem ve savunma olarak...

İzninizle şimdi, bir kahve içmek istiyorum. Türk kahvesi, orta... Şu yazdıklarımı ve az sonra yazacaklarımı, hafızamın karanlıklarından zihnime üşüşenleri hazmedebilmek için bir kahve içmeliyim. Hani bundan yedi yıl önce olsa, bir sigara yakardım. Doğduğum topraklara, o toprakların sırlarına, geceleri el ayak çekildiğinde fısıltıyla anlatılan utanç öykülerini hatırlar; yüzleşmek ve kaçmak arasındaki o büyük ânı yaşardım; bir sigara nefeslik o ânı... Ciğerlerden süzülen o dumanın bir kasabanın gizli dolaplarından, açılmaktan çekinilen mezarlarından, zorla evlerinden edilenlerin geride bıraktıkları evlerinin duvarlarından süzülüp gelen efkarını...
Bu ülkenin, bu toprakların çok büyük acıları var. O kadar ki, dile gelemeyecek kadar derinde. Ağzını açtığın anda, sesinin kesildiği... İçten içe, toprak altında uğuldayıp duran... Gömülü çok acımız, zalimliğimiz, utancımız, kaybımız yani yaramız var, üstünü kat kat örtsek de kapanmayan....

GEVEZEYİZ ÇÜNKÜ

Bir zamanlar bir şiirde şöyle demişim "Ben susarken içimde konuşanın/ bastıramıyorum uğultusunu/ ne kadar konuşsam da..."
Bu yüzden Hamdi'nin romanını okurken, neden bu kadar geveze bir toplum olduğumuzu anladım. Kahvelerde, meyhanelerde, telefonda... Aklımızı yitirmiş gibi konuşmamızın sebebini... İçimizdeki, o en derin yerden yüzeye çıkmaya çalışan, konuşan o büyük travmanın sesini bastırmak içindi bu. Hem de tarihin o büyük acısının sanki bizim değil de sadece yitip gidenlerin ya da o dönemin insanlarının meselesi olduğunu sanmak gibi bir yanılgımız varken...
Ne yazık ki, böyle böyle bu ülkede bir resmi tarih, böyle böyle geçmişinden, duygularından kaçan kişilikler yaratmıştık.
Mesut gibi... Henüz 20'sinde. Kendinden yaşça büyük (annem yaşında diyor bir yerde) bir tiyatro sanatçısıyla evli. İlerleyen sayfalarda MİT için dinlemeler yapan bir işte çalıştığını öğreniyoruz. 27 Mayıs İhtilali'ne fazlasıyla katkı sağlayacak dinlemeler...
Ancak onun aklı bunlarda değil. O garsoniyerinde, zar zor bağlattığı telefonunun bir kadın tarafından aranmasını beklemekle meşgul. "Ah bir çalsa" diyor. Çalıyor da... Ve o andan itibaren kaçtığı hayatıyla çarpışıyor. Kimsesizliği ile...
Bazen, sevdiklerimiz canımızı o kadar yakar ki ya da kimsenin kimseye sevgisini gösterecek takatinin dahi olmadığı ortamlara düşeriz ki, kimsesiz olmayı yeğliriz. Olup biteni unutmak isteriz. Yok sayarız onları. Çünkü birilerinin varlığını kabullenmek hatırlamak demektir ve bazen hatırlamak öldüresiye acı verir. Hayatta kalabilmek için unutmak zorunda kalırsın. Mesut gibi... Yani ailesini trafik kazasında kaybettiğini söylemek yerine "hiç ailem olmadı" diyen Mesut gibi... "Öldüklerini öğrendiğimde üç gün kendime gelemedim, doktorlar beni uyuttu" değil de "mezarlarını bile merak etmedim" demeyi seçen Mesut. Mezarlarına gidip öldükleri gerçeği ile karşılaşmak yerine "annemi ve babamı hiç sevmedim, abim de hep kendiyle meşgul oldu benimle değil" diyen ve tüm bunları Hamdi Koç'un kalemiyle 100 sayfada söyleyebilen Mesut gibi...

HAMDİ KOÇ'UN İRONİK SESLERİ

Ve tüm romanı bize daha ilk satırlarda ete kemiğe bürünüp karşımıza dikilen Mesut daha doğrusu onun iç sesi anlatıyor. Ancak Mesut'un iç sesi, "Tutunamayanlar"ın Olric'i gibi kahramanını aklamaya çalışmak yerine acımasızca döven biri. Bize Mesut'u yani kendini öyle bir anlatıyor ki; onu sefil, kişiliksiz, yavaş anlayan, hiçbir değeri olmayan, karı-kız peşinde koşan, günümüz moda deyimiyle ezik biri sanıyoruz. Daha doğrusu o kendini öyle sanıyor. Ancak Mesut'un romanın diğer kahramanlarıyla konuşan dış sesi ve okurla konuşan iç sesinin dışında bir başka ses daha var romanda. Bir süre sonra iki sesi birleştirip ortaya çıkan, Mesut'un acı çeken, acıyı taşıyan karakteri. Bu soğukkanlı, sorumluluk alabilen, duygusal bir sestir... Ortaya çıkışı ilk yüzlemeyle başlayan...
Sanırım burada biraz hikayeden bahsetmem anlatmak gerek.

Mesut'un kız tavlamak için zar zor bağlattığı telefonu çalar ve amcasının öldüğünü söyler. Kendini "kimsesiz" olarak bilen genç adamın meğer bir ailesi vardır, dahası zengin bir aile. Akrabaları, zengin amcasının gömülmesi için onu Ordu/ Ünye'ye bekliyordur ve o daha ne olduğunu anlamadan 1959 model bir Mercedes ile memleket yolunda bulur kendini. Ailesinin trafik kazası geçirdiği Elmadağ'dan geçerken uykuya yatırdığı geçmişini de yanına alarak... Ünye'de ise Anadolu insanının masumiyetinden asla şüphe edilmeyen sıcaklığı ile karşılaşır ve o sıcaklığın altında var olabilen ve bir şekilde o masumiyete zarar vermeden onun altında saklanan ikiyüzlülük ve küçük taşra hesaplarıyla da...

Tuhaf! Böyle bir durum var, gerçekten. Çocukken ayrıldığınız kasaba veya köye yıllar sonra gittiğinizde "Beni tanıdın mı" diyen akrabalarınızın seslerinde öyle bir saflık vardır ki, mahcubiyetten mantıklı bir yalan aramak zorunda kalırsınız. Sizin için bir anda kurulan sofralar ve demlenen çaylara bakakalırsınız. Hani, o an ağlasanız, belki de hiç sıvazlanmamış gibi sıvazlanır sırtınız, gözyaşlarınıza şefkatle işlenmiş bir mendil uzatılır.

Mesut da tüm bunlarla karşılaşıyor. Ama bu toprakların hep bir gizli ajandası olmuştur. Ece Ayhan'ın tabiriyle "masa altı tarihi" ya da resmi tarihin altında gizlenen başka bir tarih... Bu nedenle hiçbir şey göründüğü gibi değildir. O uzatılan mendil, sırta değen dokunuş "boş ver" derken aynı zamanda "Çok kurcalama" der, "Bırak gömülü kalsın, eşeleme, başımıza iş açacaksın, başa çıkamayacağımız acıları açacaksın."
Ancak şüphe ve vicdan asla yerinde durmaz. Kımıl kımıl kıpırdar ve bir çatlak bulup sızar. Mesut ise ilk şüpheyle amcasının ölüsünü yıkarken karşılaşıyor. Orada sızıyor içine. Çünkü o ana kadar, eceliyle öldüğünü sandığı amcasının çenesinden bir kurşun girmiş, alnından çıkmıştır. Bir kuzu kesilip derisi yüzülüp yara izi kapatılmıştır. Kasabaya da kalp krizinden öldü denmiştir. Tıpkı resmi tarihin ya da savunma mekanizmalarımızın bir şeyleri örtmeye çalışması gibi.

İşte o an şöyle diyor Mesut; "Ölmüş bir amcayla kendini öldürmüş bir amca arasında fark var." Ve biz okurlar da işte o an yazarın, romanın başından beri bize aslında bir "esrar" anlatmaya çalıştığını apaçık anlıyoruz. İlk başta soru sadece şudur: "Amcası öldüğü için neden Mesut çağırılıyor?" Bir sonraki soru ise; "Amca ve yenge neden 20 yıldır yeğenlerini hiç aramadı, alkolik babası yüzünden yokluk çekerken neredeydiler? Hele hele ailesi trafik kazasında öldükten sonra neden yeğenlerini arayıp sormadı?" Dahası; "Amcası neden kendini öldürmüştü ya da cinayete kurban gitmişti? O kadar mal-mülkün kaynağı neydi? O tarihi dokunun insanları neredeydi? Hadi açıkça söyleyelim birer hamama dönüşen kilisenin cemaati nereye gitmişti?"
İşte romanın bu bölümlerinde bence derin bir nefes alın... Çünkü hemen hepimizin akrabalarından birinin, en masum haliyle bir zalimliğe tanık olup karşı durmadığı büyük bir utanç var bu işin arkasında, bir yerlere gömülüp üstü örtülmeye çalışılan...
Bizler dedemizin babasının adını bilmeyiz? Tuhaf ki sormayız da... Batı'nın soyağaçlarına özensek de bir kez soyumuzu aramaya teşebbüs etmeyiz. Neden? Bu şekilde unutmamayı değil ama hatırlamamayı başaracağımızı sandığımızdan mı? Sanki bu şekilde yeni bir hayat kurabileceğimiz için mi? Yıllar sonra karşımıza çıkmayacakmış gibi...


























Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163