VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
06 Aralık 2009 Pazar | Anasayfa > Haberler > Kendini yüce bir yazar yapan arsız, küçük tezgahtar kız
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kendini yüce bir yazar yapan arsız, küçük tezgahtar kız

Virginia Woolf""un kıskandığı tek yazar olan Katherine Mansfield""ın hikayeleri Türkçede!

Oya Dalgıç

1888’de Yeni Zelanda, Wellington’da, varlıklı üst-orta sınıf bir ailenin kızı olarak doğan Katherine Mansfield, on dört yaşında çello eğitimi alması için İngiltere’ye okula gönderilmiş ve üç yıl sonra kafası düşüncelerle isyanlarla dolu olarak ülkesine dönmüştü. On altı yaşındayken bir okul arkadaşına şunları yazmıştı: “Kadının kendi kaderini eline alması, geleceğini kendi belirlemesi gerektiğine inanıyorum. Oturup koca bekleme düşüncesi beni iğrendiriyor.” Dokuz yaşında okul dergisinde ilk hikâyesi yayınlandığında ise öğretmenlerinden biri onu “Gerçek dışına kayacak kadar hayallerle dolu” diye tanımlamış ve onun hakkında doğru bir şey yakalamıştı. Katherine Mansfield’in aradığı hayallerle dolu bir gerçekti.
On beş yaşlarında yarım bıraktığı bir romanında şunu yazmıştı: “Yaşa bu hayatı, Juliet. Doğasının, doğal tutkularının yarattığı özlemleri doyurmaya korktu mu Chopin? Sana gerekli olan şeyi niçin itip uzaklaştırıyorsun -gelenekler yüzünden mi? Niçin doğanı sakatlıyor, hayatını rezil ediyorsun? Sen körsün, daha da kötüsü sağırsın, uğruna yaşanmaya değer her şeye karşı.”
Yeni Zelanda’ya döndükten üç yıl sonra (19 yaşında) babasını razı ederek İngiltere’ye yerleşti, bir daha dönmemek üzere. Böylece hiçbir yere ait olmadığı, fırtınalarla dolu kısacık hayatı başladı. Yeni Zelandalılar onun kendilerini terk ettiğini, “aşırı İngiliz” olduğunu düşündü; burunlarından kıl aldırmayan kibirli İngilizlerse onu “sömürgelerden gelmiş ikinci sınıf vatandaş” olarak gördü. Dönemin solcu aydınlarından, yazarlarından, ressamlarından oluşan Bloomsbury Çevresi hem onun eserlerine derinden hayran oldu hem de sömürgeden geldiği için küçümseyip aralarına almakta gönülsüz davrandı. Böylece Katherine Mansfield, hiçbir yere ait olamadı.

BULANIK SULARIN HİKÂYESİ
Ama Mansfield, 20.yüzyıl İngiliz kısa hikâyesinde devrim yaptı. Eserlerini, konudan, sonlardan silkip kurtarmış, hikâyeye içsel hayatın derinliğini, duyguların şiirselliğini, kişiliğin bulanık sınırlarını kazandırmıştı. Capcanlı, güçlü sıradan hayatların içine girmiş; hikâyelerin sonlarını açık bırakmış, kimlik, aitlik, tutku gibi tedirgin edici sorunlarla uğraşmıştır.
Örneğin, Virginia Woolf, “kıskandığı tek yazarın K.M. olduğunu” söyler. Hatta o, öldüğünde, “Katherine öldü. Ben şimdi kim için yazacağım?” der, geceler boyu onu rüyasında öylesine hayat dolu, capcanlı görür ki ertesi gün sürekli rüyanın bıraktığı duyguyla yaşar. Woolf’un biyografi yazarı Hermione Lee bunu şöyle yorumlar: “Tıpkı çok sevdiğimiz ama sözümüzün bitmediği, işimizi tamamlayamadığımız insanların peşimizi bırakmaması gibi Katherine de bir türlü onun aklından çıkmıyordu.” Bence Woolf’un “Dalgalar”ındaki “Babası Brisbane’de banker, varlıklı ama yapayalnız, dışlanmış, hayaller içindeki Louis”in iç dünyası Katherine Mansfield’den derin izler taşıyor; Katherine’le yaptığı uzun konuşmalar “Mrs. Dalloway”in yazılmasında çok etkili... Ve “Gece ve Gündüz”ün baş kişisinin Katherine olması da rastlantı değil.
Katherine Mansfield daha pek çok yazarı derinden etkilemişti. İnişli çıkışlı, bunalımlı bir arkadaşlığı olan D. H. Lawrence gibi... Kavga edip küstükleri bir dönemde D. H. Lawrence ona “Sen iğrenç bir sürüngensin! Umarım ölürsün” diye yazmış ama onun doğduğu Wellington’a gitmiş ve barışmak için yalnızca “Hatıralar” yazdığı bir kart atmıştı. T. S. Eliot onu “büyüleyici bir kişilik” olarak tanımlamış ama hemen ardından “aynı zamanda yılışık bir dalkavuk” ve “tehlikeli bir kadın” diye eklemişti. Onu “tehlikeli” bulanların arasına Ezra Pound da katılmış yine de ona hayranlık duymuştu.

ETKİLEYİCİ BİR KİŞİLİKTİ
Bu karmakarışık, yıkıcı sesler arasında İrlandalı yazar Frank O’Connor da var. Kısa hikâyeyi incelediği eserinde Katherine Mansfield için “Kendini edebiyat dünyasının yüce bir yazarı yapan arsız, küçük tezgahtar kız” der. Bertrand Russel da onun keskin zekası ve güzelliğinden etkilenmiş, baştan çıkarmaya çalışmıştır. Christopher Isherwood ve Aldous Huxley romanlarında yalnızca ondan alıntılar yapmakla kalmamış, aynı zamanda onun kişiliğini de yansıtmışlardır. D. H. Lawrence’ın “Aşık Kadınlar”ındaki Gudrun ondan esinlenerek yaratılmıştır. Carson McCullers onun kitaplarını o kadar çok okumuştur ki sonunda kitaplar elinde parçalanmıştır.

JAPON BEBEKLERİ GİBİ...
Katherine Mansfield’in dış görünüşü de herkesten farklıydı, Edward döneminin öteki kadınları gibi fırfırlara, dantellere bürünmemiş, kendi tasarladığı sade, süssüz ama şık elbiseler giymiş, saçlarını Japon bebekleri gibi dümdüz kesmiştir. Yazıları da tıpkı dış görünüşü gibi yalındı. Bir keresinde yazdığı gibi, “Hayat ve eserler birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütündü” ona göre... Kadınlar için çekilmiş kesin ve katı sınırların ötesine geçip orada yaşamayı göze alabilen ve bunun cezası diye gördüğü zalimlikleri hiç hak etmeyen bir kadındı. Şimdi hiç değilse bazı kadınların bazı özgürlükleri varsa bunlar için savaşıp trajik bedelini ödeyen öncü kadınlardan biri o. Büyük bir yüreklilik ve büyük acılarla geçen kısa ömründen damıtarak hâlâ severek okunan, eleştirmenlerce incelenen hikâyeler çıkardı. Her şey bir yana o post-modernist bilince damgasını vuran, yazma süreci üzerine sürekli kafa yorup yazılar yazan, “Kişisel olanın yenilgisi” diye tanımladığı şey üzerinden evrensel olanın peşine düşen bir yazar, dahası yazarların yazarıydı. Elizabeth Bowen onu “kayıp çağdaşımız” diye tanımlar. O yeni bir dil arıyordu. 1910 yılında Van Gogh’un Post-Empresyonist sergisini incelediğinde şunları yazmıştı: “Resimler bana yazma üzerine bir şeyler öğretti -tuhaf, özgürlüğe benzer bir şeyler- ya da daha çok silkinip özgürleşmeye...”
1914 yılında dünya savaşının patlaması, modernizmin gelişiminde, hayatın sürdürülmesini sağlayan ortak sözleşmeyi bozmuş anahtar olay olarak görülür. Savaş Avrupa duyarlılığını, inançları kökten sarsmıştır. Katherine Mansfield için de çok sevdiği küçük kardeşi Leslie’nin savaşta ölmesi her şeyi değiştirdi. Bunun üzerine şöyle yazar: “Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bütün keskinliğiyle hissediyorum, zaten başka duygular taşısak sanatçı olarak hainiz demektir. Bu olanları hesaba katıp yeni düşüncelerimiz, yeni duygularımız için yeni biçimler bulmak zorundayız.” Kardeşinin ölümüyle yazılarının odağını Yeni Zelanda ve ailesine çevirip en önemli eserlerini verir.
Pek çok yazara, sanatçıya ilham veren Katherine Mansfield’in aşk hayatı da farklıydı. On dokuz yaşındayken âşık olduğu gençle evlenmesine delikanlının ailesi karşı çıkınca apar topar kendisinden 11 yaş büyük müzik öğretmeni ile evlenmişti. Ancak ilk kocası olan George Brown’u evlendikten sadece birkaç gün sonra terk emiş, Almanya’ya gitmiş, ancak dokuz yıl boyunca da ondan boşanmamıştı. 1911’de sosyalist bir aydın, edebiyat eleştirmeni, yayıncı ve Bloomsburry Çevresinin üyesi John Middleton Murray’le tanışıp ölümüne kadar sürecek, gel-gitlerle, ayrılıp barışmalarla dolu ilişkisine başladı. 1918’de de eski eşinden boşanarak onunla evlendi... Böylece çoğu zaman ayrı, her gün mektuplaşarak ve ikisi de başkalarıyla birlikte olarak yaşadılar ama asla birbirini terk etmeden...

27 YAŞINDA VEREM OLDU
Vereme yakalandığı 27 yaşından 34 yaşındaki ölümüne kadar iyileşme çabaları içinde Fransa, İsviçre, Almanya arasında mekik dokurken ise sürekli yazmış ve en yetkin eserlerini vermişti. Yalnızlık, ağır hastalık, kıskançlıklar, dışlanmalarla da boğuşarak... Bütün bunlar eserlerine üst orta sınıf hikâye kahramanlarının evlilik ve aşk hayatlarının acılı tanımlamalarıyla yansıdı. O kısa hikâyenin gelişiminde anahtardı ama edebiyat tarihinin kıyısında kaldı.
Kadınlar için çekilmiş katı sınırların ötesine geçip orada yaşamaya cesaret eden bu çok özel kadının ölümü bile karakterini, yaşama tutkusunu, azmini anlatmaya yetiyor. 1923 yılı ocak ayında henüz gencecikken, Fransa’da iyileşmeye çalıştığı bir kurumda kendisini görmeye gelen kocasını karşılamak için hazırlanıp ona ne kadar iyi olduğunu göstermek için merdivenlerden yukarı koşar... Ama birden ağzından kan boşanır ölürken son sözleri şu olur: “Yağmuru seviyorum. Onu yüzümde hissetmek istiyorum.”


1888"de, Yeni Zelanda, Wellington"da, varlıklı üst-orta sınıf bir ailenin kızı olarak doğan Katherine Mansfield, on dört yaşında çello eğitimi alması için İngiltere"ye okula gönderilmiş ve üç yıl sonra kafası düşüncelerle, isyanlarla dolu olarak ülkesine dönmüştü. On altı yaşındayken bir okul arkadaşına şunları: yazmıştı: "Kadının kendi kaderini eline alması, geleceğini kendi belirlemesi gerektiğine inanıyorum. Oturup koca bekleme düşüncesi beni iğrendiriyor." Dokuz yaşında okul dergisinde ilk hikâyesi yayınlandığında ise öğretmenlerinden biri onu "Gerçek dışına kayacak kadar hayallerle dolu" diye tanımlamış ve onun hakkında doğru bir şey yakalamıştı. Katherine Mansfield"in aradığı hayallerle dolu bir gerçekti. On beş yaşlarında yarım bıraktığı bir romanında şunu yazmıştı: "Yaşa bu hayatı, Juliet. Doğasının, doğal tutkularının yarattığı özlemleri doyurmaya korktu mu Chopin? Sana gerekli olan şeyi niçin itip uzaklaştırıyorsun -gelenekler yüzünden mi? Niçin doğanı sakatlıyor, hayatını rezil ediyorsun? Sen körsün, daha da kötüsü sağırsın, uğruna yaşanmaya değer her şeye karşı."
Yeni Zelanda"ya döndükten üç yıl sonra (19 yaşında) babasını razı ederek İngiltere"ye yerleşti, bir daha dönmemek üzere. Böylece hiçbir yere ait olmadığı, fırtınalarla dolu kısacık hayatı başladı. Yeni Zelandalılar onun kendilerini terk ettiğini, "aşırı İngiliz" olduğunu düşündü, burunlarından kıl aldırmayan kibirli İngilizlerse onu "sömürgelerden gelmiş ikinci sınıf vatandaş" olarak gördü. Dönemin solcu aydınlarından, yazarlarından, ressamlarından oluşan Bloomsbury Çevresi hem onun eserlerine derinden hayran oldu, hem de sömürgeden geldiği için küçümseyip aralarına almakta gönülsüz davrandı. Böylece Katherine Mansfield, hiçbir yere ait olamadı.
Ama Mansfield, 20.yüzyıl İngiliz kısa hikayesinde devrim yaptı. Eserlerini, konudan, sonlardan silkip kurtarmış, hikayeye içsel hayatın derinliğini, duyguların şiirselliğini, kişiliğin bulanık sınırlarını kazandırmıştı. Capcanlı, güçlü sıradan hayatların içine girmiş, hikayelerin sonlarını açık bırakmış, kimlik, aitlik, tutku gibi tedirgin edici sorunlarla uğraşmıştır.
Örneğin, Virginia Woolf, "kıskandığı tek yazarın K.M. olduğunu" söyler. Hatta o, öldüğünde, "Katherine öldü. Ben şimdi kimin için yazacağım?" der, geceler boyu onu rüyasında öylesine hayat dolu, capcanlı görür ki ertesi gün sürekli rüyanın bıraktığı duyguyla yaşar. Woolf"un biyografi yazarı Hermione Lee bunu şöyle yorumlar: "Tıpkı çok sevdiğimiz ama sözümüzün bitmediği, işimizi tamamlayamadığımız insanların peşimizi bırakmaması gibi Katherine de bir türlü onun aklından çıkmıyordu." Bence Woolf"un "Dalgalar"ındaki, "Babası Brisbane"de banker, varlıklı ama yapayalnız, dışlanmış, hayaller içindeki Louis"in iç dünyası Katherine Mainsfeld"den derin izler taşıyor, Katherine"le yaptığı uzun konuşmalar "Mrs. Dalloway"in yazılmasında çok etkili… Ve "Gece ve Gündüz"ün baş kişisinin Katherine olması da rastlantı değil.
Katherine Mainsfeld daha pek çok yazarı derinden etkilemişti. İnişli çıkışlı, bunalımlı bir arkadaşlığı olan D. H. Lawrence gibi. Kavga edip küstükleri bir dönemde D. H. Lawrence ona "Sen iğrenç bir sürüngensin-umarım ölürsün," diye yazmış ama onun doğduğu Wellington"a gitmiş ve barışmak için yalnızca "Hatıralar" yazdığı bir kart atmıştı. T. S. Eliot onu "büyüleyici bir kişilik" olarak tanımlamış ama hemen ardından "aynı zamanda yılışık bir dalkavuk" ve "tehlikeli bir kadın" diye eklemişti. Onu "tehlikeli" bulanların arasına Ezra Pound da katılmış yine de ona hayranlık duymuştu.
Bu karmakarışık, yıkıcı sesler arasında İrlandalı yazar Frank O"Connor da var. Kısa hikayeyi incelediği eserinde Katherine Mainsfeld için, "Kendini edebiyat dünyasının yüce bir yazarı yapan arsız, küçük tezgahtar kız" der. Bertrand Russel da onun keskin zekası ve güzelliğinden etkilenmiş, baştan çıkarmaya çalışmıştır. Christopher Isherwood ve Aldous Huxley romanlarında yalnızca ondan alıntılar yapmakla kalmamış, aynı zamanda onun kişiliğini de yansıtmışlardır. D. H. Lawrence"ın "Aşık Kadınlar"ındaki Gudrun ondan esinlenerek yaratılmıştır. Carson McCullers onun kitaplarını o kadar çok okumuştur ki sonunda kitaplar elinde parçalanmıştır.
Katherine Mainsfeld"in dış görünüşü de herkesten farklıydı, Edward döneminin öteki kadınları gibi fırfırlara, dantellere bürünmemiş, kendi tasarladığı sade, süssüz ama şık elbiseler giymiş, saçlarını Japon bebekleri gibi dümdüz kesmiştir. Yazıları da tıpkı dış görünüşü gibi yalındı. Bir keresinde yazdığı gibi, "Hayat ve eserler birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir bütündü" ona göre. Kadınlar için çekilmiş kesin ve katı sınırların ötesine geçip orada yaşamayı göze alabilen ve bunun cezası diye gördüğü zalimlikleri hiç hak etmeyen bir kadındı. Şimdi hiç değilse bazı kadınların bazı özgürlükleri varsa bunlar için savaşıp trajik bedelini ödeyen öncü kadınlardan biri o. Büyük bir yüreklilik ve büyük acılarla geçen kısa ömründen damıtarak hala severek okunan, eleştirmenlerce incelenen hikayeler çıkardı. Her şey bir yana o post-modernist bilince damgasını vuran, yazma süreci üzerine sürekli kafa yorup yazılar yazan, "Kişisel olanın yenilgisi" diye tanımladığı şey üzerinden evrensel olanın peşine düşen bir yazar, dahası yazarların yazarıydı. Elizabeth Bowen onu "kayıp çağdaşımız" diye tanımlar. O yeni bir dil arıyordu. 1910 yılında Van Gogh"un Post-Empresyonist sergisini incelediğinde şunları yazmıştı: "Resimler bana yazma üzerine bir şeyler öğretti -tuhaf, özgürlüğe benzer bir şeyler- ya da daha çok silkinip özgürleşmeye…"
1914 yılında dünya savaşının patlaması, modernizmin gelişiminde, hayatın sürdürülmesini sağlayan ortak sözleşmeyi bozmuş anahtar olay olarak görülür. Savaş Avrupa duyarlılığını, inançları kökten sarsmıştır. Katherine Mainsfeld için de çok sevdiği küçük kardeşi Leslie"nin savaşta ölmesi her şeyi değiştirdi. Bunun üzerine şöyle yazar: "Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bütün keskinliğiyle hissediyorum, zaten başka duygular taşısak sanatçı olarak hainiz demektir. Bu olanları hesaba katıp yeni düşüncelerimiz, yeni duygularımız için yeni biçimler bulmak zorundayız." Kardeşinin ölümüyle yazılarının odağını Yeni Zelanda ve ailesine çevirip en önemli eserlerini verir.
Pek çok yazara, sanatçıya ilham veren Katherine Mainsfeld"in aşk hayatı da farklıydı. On dokuz yaşındayken aşık olduğu gençle evlenmesine delikanlının ailesi karşı çıkınca apar topar kendisinden 11 yaş büyük müzik öğretmeni ile evlenmişti. Ancak ilk kocası olan George Brown"u evlendikten sadece birkaç gün sonra terk emiş, Almanya"ya gitmiş ancak dokuz yıl boyunca da ondan boşanmamıştı. 1911"de sosyalist bir aydın, edebiyat eleştirmeni, yayıncı ve Bloomsburry Çevresinin üyesi John Middleton Murray"le tanışıp ölümüne kadar sürecek, gel-gitlerle, ayrılıp barışmalarla dolu ilişkisine başladı. 1918"de de eski eşinden boşanarak onunla evlendi… Böylece çoğu zaman ayrı, her gün mektuplaşarak, ve ikisi de başkalarıyla birlikte olarak yaşadılar ama asla birbirini terk etmeden…
Vereme yakalandığı 27 yaşından 34 yaşındaki ölümüne kadar iyileşme çabaları içinde Fransa, İsviçre, Almanya arasında mekik dokurken ise sürekli yazmış ve en yetkin eserlerini vermişti. Yalnızlık, ağır hastalık, kıskançlıklar, dışlanmalarla da boğuşarak… Bütün bunlar eserlerine üst orta sınıf hikaye kahramanlarının evlilik ve aşk hayatlarının acılı tanımlamalarıyla yansıdı. O kısa hikayenin gelişiminde anahtardı ama edebiyat tarihinin kıyısında kaldı.
Kadınlar için çekilmiş katı sınırların ötesine geçip orada yaşamaya cesaret eden bu çok özel kadının ölümü bile karakterini, yaşama tutkusunu, azmini anlatmaya yetiyor. 1923 yılı ocak ayında henüz gencecikken, Fransa"da iyileşmeye çalıştığı bir kurumda kendisini görmeye gelen kocasını karşılamak için hazırlanıp ona ne kadar iyi olduğunu göstermek için merdivenlerden yukarı koşar… Ama birden ağzından kan boşanır ölürken son sözleri şu olur: "Yağmuru seviyorum. Onu yüzümde hissetmek istiyorum."

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163