VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2015 Çarşamba | Anasayfa > Haberler > Kesişen hikayeler
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kesişen hikayeler

Öyküleri ile tanınan ve sevilen Mahir Ünsal Eriş ilk romanı “Dünya Bu Kadar”da birbirine teğet geçen insanlar ve hikayelerin aslında birbirlerine ne kadar bağlı olduğunu anlatıyor.


S.SERDAR GÜREL

Mahir Ünsal Eriş, “yeni nesil yazarlardan” diye tanımlanıyor. Gerçi geçen yıl “Olduğu Kadar Güzeldik” kitabıyla Sait Faik Hikaye Armağanı‘nı kazandığında ödülünü Gezi’de hayatını kaybedenlere adayıp şöyle demişti: “İlk kitabım iki yıl önce çıkmıştı. İki yıldır gittiğim her yerde benim için ‘genç edebiyatçı’ dediler. Ben Cahit Sıtkı’nın hesabıyla yarıyı buldum. Artık genç sayılmam. Ama geçen yazın pırıl pırıl çocuklarının hiçbiri 30 yaşını bulmamıştı. Ben, bu onurlu ödülü onların anısıyla paylaşmak isterim.”

Bu yüzden kendisine neden “genç yazar” ya da “yeni nesil yazar” dendiğini ben de düşündüm. Sanırım bundan kasıt; çocukluğu 1980 sonrasına denk gelen, şehirli ama “beyaz” olmayan, iyi eğitimli buna rağmen asla sokaktan kopmayan hatta büyük insanların değil de her gün önünden geçip gidilenlerin hikayelerini yazan genç yazarlar kastediliyor. Nitekim onun hikayelerinde öne çıkan olaylardan ziyade anlatımdır.

Hani neredeyse, biri çıkıp “Bu kitap neyi anlatıyor” diye sorsa, öyle durup bakarsınız. Belki bir iki-kelime ile kahramanını, ne yaptığını söylersiniz ama o kadar. Çünkü Eriş, gündelik hayatımızın dilinde öne çıkmayan hatta kelimeleri vurgulanmayanların hikayelerini ve yaşadıklarını yazar. Zaten hikaye türünün gücü, onu şiire yaklaştıran da budur.

Öykülerine sokağın dilini çok rahat bir üslupla taşıyan Eriş‘in “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ve “Olduğu Kadar Güzeldik” isimli hikaye kitapları belki de bu yüzden çok sevildi. Buna Ot Dergisi’ndeki yazıları da dahil. Hem de öykü türünün roman türünün dominantlığında kaldığı bir dönemde.

Belki de bu yüzden yeni kitabının öykü değil de roman olması beni biraz şaşırttı. Ancak hemen belirtmeliyim ki, Eriş‘in “Dünya Bu Kadar” isimli romanı, hikayeciliğinin gücünden beslenmiş. Öyle ki, roman Güneş’in ve ailesinin öyküsüyle selamlıyor okurları.

Hayatındaki önemli anları ördüğü dantellerin zamanlarıyla işaretleyen bir anne, mösyö yaradılışlı emekli öğretmen bir baba ve başına buyruk bir genç; Güneş… Kapısından içeri girdiğinizde hiç yabancılık çekmeyeceğiniz, köşelerinde, çekmecelerinde, havada asılı kalmış sözlerde kendinizden mutlaka bir şeyler bulabileceğiniz, tanıdık bakışlar yakalayabileceğimiz bir evde başlayan olaylar çok geçmeden bizleri başkaca hayatların yanı başına sürüklüyor. Sayfalar ilerledikçe kesişmeye başlayan birbirilerinden oldukça farklı gibi görünen onlarca karakterin hikâyesi okuyucuyu tüm samimiyetiyle içine çekiyor. Mahir Ünsal Eriş’in öykü yazmaktaki ustalığından bu karakterleri yaratırken ziyadesiyle istifade ettiğini söylemek yersiz olmasa gerek.

Zira Eriş, karakterlerle tanışıyormuşuz, mekânlarda bir vakitler bulunmuşuz ve olaylar az önce yanı başımızda cereyan etmiş gibi hissetmemizi ustalıkla sağlıyor. Romanda sık sık zaman ve mekân değişikliği yaşanırken bu geçişler okurda bir kafa karışıklığı yaratmıyor aksine bu gelgitler oldukça keyifli bir hâl alıyor.
Kesişen hayatlar, hikâyeler hem edebiyat için hem de yedinci sanat için oldukça verimli bir kaynak olarak görülebilir. Ancak ortaya çıkmış iyi örneklerden daha ziyade becerilememiş, eksik kalmış zorlama çalışmaların varlığı su götürmez bir gerçek. Mahir Ünsal Eriş’in bu tuzağa düşmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Hayatın doğal akışı içerisinde yaşanan kesişmeler kitabın hiçbir bölümünde bir zorlama hissi uyandırmıyor. Bu sayede mutlaka ama mutlaka bir yerlerden aşina olduğumuz kişilerle empati kurarken zorlanmıyor, mekânlarda gezinirken tanıdık köşeler bulabiliyor, olayların ta içindeymişiz gibi hissedebiliyoruz.

Öğrencilik yıllarımın bir döneminde oturduğum, üniversitenin dibinde olması nedeniyle binlerce öğrenciye ev sahipliği yapan Bursa’nın Görükle köyü kitapta anlatılırken kendimi o yolları yeniden arşınlarken bulmam işte bu sahicilikten. Eminim kitapta bahsi geçen mekânlar, kişiler ve olaylarda birçok kişi kendisinden bir şeyler bulacak ve bu buluşmadan ziyadesiyle keyif alacaktır.

Eriş bildiğimiz şeyleri bizlere yeniden anlatmıyor sadece bahsi geçen bu buluşmayı sağlıyor ve tıpkı önceki iki kitabında olduğu gibi bizlere de bunun keyfini çıkartmak kalıyor.

KİTAPTAN

“Pele’ye benzediği için Pele Mustafa diye çağırıldığı halde futboldan zerre kadar anlamazdı. Ama Pele denmesini severdi. ‘Yanık Mustafa, Zenci Mustafa, Karakoncolos,’ demelerinden iyiydi. Askerdeyken ‘Marsık’ diyenler de olmuştu tek tük. Ama askerde başına gelen en acayip şey bu değildi. Keşan’da askerliğini yaptığı yıllar devrimcilerin Amerikan donanma filosunu denize döktüğü, büyükelçilerini kaçırdığı yıllardı. Yola sınır kulübede bir-üç nöbeti tutarken yoldan sallana devrile geçen bir sarhoş sürüsü, Pele Mustafa’yı her nasılsa Amerikan askeri sanmış, kafalar koma kelle halde denk getiremedikleri atışlarla taşa tutmuşlardı. Mustafa’ya kalsa, ‘Yanki, Allah belanı versin Yanki, ne istiyonuz ulan şu bizim gariban memleketimizden!’ diye bağırarak taş atan sarhoşlara sesini çıkarmadan öylece heveslerini alıp gitmelerini bekleyecekti ama nöbet değişimi için asker getiren devriye aracı yanlarında bitiverince işler karıştı. Apar topar jandarma karakoluna çekilen ayyaşlara bir temiz sopa çekildi. İçlerinden bir tanesi ha babam, ‘Ben şehit oğluyum ulan,’ diye bağırıp durmuştu. ‘Kore şehidi Nalbant Şekip’in oğluyum ben, vurmayın Allahsızlar!’ Sopayı yedikçe ayılmışlardı sarhoşlar, ayılınca anlamışlardı tabii yaptıkları kabahatin büyüklüğünü. Amerikalı Coni zannedip taşa tuttukları Pele Mustafa özbeöz Türk çocuğu çıkınca da nasıl af dileyeceklerini bilememiştiler. Allahtan komutan insaflı adamdı da ağızlarını burunlarını dağıttırıp bıraktı. Yoksa, Pele Mustafa’nın anlattığına bakılırsa, divanı harbe kadar gidecekti işin ucu.”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam