VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Mayıs 2015 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Keşke okuyabilseydik!
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Keşke okuyabilseydik!

Bazıları, bir hırsızın hedefi oldu. Bazıları, yazarın korkusundan ya da değersiz ve fazla kişisel bulunduğu için şömineyi boyladı. Bazıları varislerin özensizliği nedeniyle yok olup gitti. “Kayıp Kitaplar Kütüphanesi”, Hemingway’den Kafka’ya; Thomas Mann’dan Puşkin’e yazarların günümüze ulaşamayan elyazmaları, günlük ve kitaplarının izini sürüyor.


Yıl 1923. Lozan Konferansı‘nı izlemek için İsviçre’de bulunan Ernest Hemingway, Paris sanat çevrelerinin hareketliliğini özlemektedir ve canı alabildiğine sıkılmıştır. Politika üzerine yazılar yazmak yerine LordByron’ın yüz yıl önce Cenevre Gölü üzerinde ilerlerken tanık olduğunu düşündüğü olağanüstü manzaranın hayalini kurar. Aslında yeterince işi vardır çünkü evinde yığınla edebi taslak sınıflandırılmayı ve üzerinde çalışılmayı beklemektedir.

Hemingway ani bir kararla, karısı Hadley’den Lozan’a gelmesini ve başladığı roman dahil tüm çalışmalarını da beraberinde getirmesini ister; boş zamanında bunlarla ilgilenmek istemektedir. Hadley, elyazması notları, daktilo edilmiş metinleri ve bunların kopyalarını özenle seyahat çantasına yerleştirir, trene bineceği Gare de Lyon’a varır. Ve işte tam da bu noktada, edebi bir trajedi yaşanır.

Eşine kavuşmanın heyecanı mı desek, treneyetişme telaşı mı yoksa açlığını bastırma isteğiyle kafeye yönelmesi mi tam olarak bilemiyoruz ama birkaç dakikalık dalgınlık anında, Hadley’inyanı başında duran çanta,hünerli bir hırsızın hedefi olur. Hırsızın o elyazmalarını ne yaptığını bilemiyoruz ama Hadley’in İsviçre’ye ağlamaktan şişmiş gözlerle vardığı kesin! “Hemingway sonraları bu olayı soğukkanlılıkla anlatır” diyor “Kayıp Kitaplar Kütüphanesi”ni kaleme alan Alexander Pechmann; dahası yaşanan kaybın aslında lehine olduğunu savunmuş Hemingway: “Çünkü aradan geçen süreçte tarzını arıtmış ve bazı noktaları atlama sanatında yol almıştır. Söylenmeyen şeylerin çoğunlukla uzun uzadıya açıklananlardan çok daha güçlü etkiler yarattığını anlamıştır. Eski çalışmalarla uğraşmak, bu özgürleştirici idrak yolunda onu engelleyecektir belki de.”
Notları ve kitap taslağı tren garında sırra kadem basan bir diğer yazar da T. E. Lawrence. Birinci Dünya Savaşı‘nda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yürütülen Arap ayaklanmasında görev üstlenen İngiliz ajanı Lawrence’ın bu süreçte kaleme aldığı notlar ve 1926’da yayınlanan “Bilgeliğin Yedi Sütunu” arasında hayli fark vardır.

Zira Lawrence, 1919 yılının Noel’inde, kitabının ilk cildi ile birlikte o güne kadar tuttuğu tüm notları tren garının kafesinde unutup kompartmanına yerleşir. Notlarına geri dönüp yazmak aklına geldiğinde ise artık çok geçtir.

YAZARLARIN KORKUSU

Yazarların yetersizlik duygusu, yazdıklarını fazlasıyla kişisel bulmaları ve yerli-yersiz korkuları, “Keşke okuyabilseydik” dediğimiz kimi kitap hatta günlüklerin günümüze ulaşmasına engel oldu. Kitabı okurken benim en hayıflandığım “Thomas Mann’ın sırrı“ oldu. Anlaşılan o ki Mann, yazmak kadar, yazdıklarını kendi elleriyle yok etmek konusunda da uzman: “Thomas Mann, gençlik dönemine ait günlüklerini erken yaşlarda, 1896’da imha eder. Belki de en kapsamlı belgeleri 21 Haziran 1944 ve 21 Mayıs
1945’te California Pacific Palisades’teki evinin bahçesinde bulunan fırına tıkarak yakar. Thomas Mann, edebi eserlerine kaynaklık eden günlüklerini yakmakta oldukça deneyimlidir. Biriken defterlerin başına dert açacağını düşünüp içlerindeki kişisel açıklamaları tehlike olarak görmeye başladığında, günlükleri gözünü kırpmadan alevlerin içine atar.

Nazilerin iktidara geldiği 1933 baharında Thomas Mann özenle sakladığı günlüklerini Münih’teki evinde bırakmak zorunda kalır. Belgelerin bir şekilde aleyhine kullanılmasından çekinmektedir. Bunun üzerine, hâlâ Almanya’da yaşayan oğlu Golo’dan eski çalışma masasının çekmecelerine kilitlediği defterleri çıkarıp küçük bir bavula doldurmasını ve Lugano’ya yollanasını ister. Gelgelelim Mann ailesinin güvenini kazanmış, bavulu istasyona götürecek olan şoför Nazi ajanı çıkar ve siyasi polisin dikkatini bu sakıncalı evraka çeker. ‘Şimdilerde tek endişem, yaşamımın sırların indirilmiş bu darbedir. Sırlarım ağır ve derin. Feci, evet ölümcül şeyler olabilir.’ 30 Nisan 1933 tarihinde düştüğü bu not, Thomas Mann’ın Nazilerin iktidara gelişinden ne derece rahatsız olduğunu gösterir. Mann, 2 Mayıs’ta eline ulaşan bavulu korkuyla beklerken intiharı bile düşünür. Ancak Mann’ın korkusu yersizdir. Bavulu karıştıran polis, bazı evrak ve sözleşmelerle ilgilenmiş ancak yazarın elyazması notlarını edebi taslak sanmıştır!

Bu kayıtların Thomas Mann için ne ölçüde tehlikeli olabileceği konusunda bir yazınbilimsel deneme kitabı kaleme alan Michael Maar, eski günlüklerin karanlık bir sır barındırdığını ve bu sırrın Mann’ın eserlerinde derin izler bıraktığını kanıtlamaya çalışır. Biyografi yazarlarının çoğu sözkonusu sırrın eşcinsel bir ilişki olduğunu varsayarken Maar, romanlarda ve öykülerde gizli bir suçun, cinsel şiddetin, takıntının, hatta öç ya da ihtiras uğruna işlenmiş bir cinayetin izlerini bulduğuna inanır.”

VARİSLERİN KORKUSU

Thomas Mann’ın “başıma bir şey gelir” korkusuyla günlüklerini imha etmesinin yanına bir de ölümünün ardından varislerinin Lord Byron’ın notlarını, günlüklerini apar topar yakmalarını ekleyin; kim bilir ne büyük edebi kayıplara yol açmışlardır.

Byron, üvey kız kardeşi Augusta ile ensest bir ilişkisi olduğu dedikodusu yayılınca vatanı İngiltere’den Avusturya işgali altındaki Venedik’e gider. Orada Don Juan’ınkini aratmayan bir hayat sürer. Bu arada sofu çağdaşlarıyla bir hesaplaşma niteliğindeki hatıratını arkadaşı Thomas Moore’a teslim eder. Ne var ki 1824’teki ölümünün ardından, Moore’un tüm itirazlarına rağmen, Byron’ın hatıratı şöminenin alevleri arasındaki yerini alır. İşin ilginç yanı ne varisler, ne avukatlar, ne yayıncı ne de Moore müthiş bir skandala yol açacağını düşündükleri bu hatıratı okumuştur. Hatıratı okuyan az sayıdaki kişilerden biri olan Mary Shelly’ninse hatıratla ilgili yorumu hayli kısadır: “İçinde fazla bir şey yoktu.”
Pek çok yazarın mirası varisleri tarafından düşüncesizce yok edilirken, her türlü hileye başvurarak bir yazara ait olup olmadığı pek de anlaşılmayan eserleri yayınlatmaya uğraşan akrabalarda çıkmıyor değil. Tıpkı Laurence Sterne’e olduğu gibi.

Sterne’ün ölümünün ardından yobaz bir papaz olan eniştesi ondan geri kalanları yakmıştır. Ancak zaman ilerleyip de Sterne’ün karısı ve kızı parasal sıkıntıya düşünce yazarın üslubuyla yazdırdıkları mektupları onunmuş gibi bastırtmaktan çekinmemişlerdir. Sosyoloji ve Amerikan edebiyatı eğitimi alan Alexander Pechmann’ın gerçekle kimi zaman kurguyu birleştirdiği, esprili bir üslupla kaleme aldığı bu kitap, kayıp edebi eserlerin izni sürmek isteyenler için keyifli bir rehber.

Kafka gibi düşünmek

“Yazdığı metinlerin pek çoğu Kafka’nın gözünde öylesine kişiseldir ki, bunları tek bir kişiyle bile paylaşmadan imha eder” diyor yazar Pechmann “Kafka’nın bebek oyunu” adını taşıyan bölümde ve şöyle devam ediyor: “Ona göre yazdıkları ‘hayaletlerdir’ ve ruhunu bu beladan kurtarmak için yakıp yok etmek ister. Yazdıklarının gelecek kuşaklar için ifade edeceği değere Kafka’nın inanmamış olması şaşırtıcıdır. Geride bıraktığı tüm elyazmalarını yakma görevini arkadaşı Max Brod’a verir. Eğer Brod bu talimata uymuş olsaydı bize bugün Kafka’nın yayınlanmış birkaç öyküsünden başka bir şey kalmazdı, hatta ‘Dava’ ve ‘Şato’ bile kayıp kitaplar kütüphanesinde yerini alırdı.”

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163