VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
21 Mayıs 2013 Salı | Anasayfa > Haberler > Kilise mutfağa girince İsa’nın gelinlerinin sofraları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kilise mutfağa girince İsa’nın gelinlerinin sofraları

L. Jacinto Garcia’nın “Tatlar Manastırı” (Un convento de aromas) kitabı İsa’nın gelinlerinin kapalı kaldıkları manastır duvarları ardında masalarını nasıl donattıklarını pek lezzetli anlatıyor.

Özlem Kumrular

İspanyolların pek de haz etmedikleri sınır komşuları Fransızların mutfağı konusunda klasik bir komplo teorileri vardır: 19. yüzyılın başında İspanyol topraklarını işgal eden Napolyon orduları geri çekilirken beraberlerinde manastırlardan tarifler de götürmüşlerdir ve mutfaklarını bu sayede dünyanın sayılı mutfaklarından biri haline getirmişlerdir. Teori gerçekten de hayli mübalağalıdır, lakin bu İspanyol manastırlarının Ortaçağ’dan bu yana yemeğin bir sanat olarak icra edildiği gizemli mekânlar oldukları gerçeğini değiştirmez. L. Jacinto Garcia’nın “Tatlar Manastırı” (Un convento de aromas) kitabı İsa’nın gelinlerinin kapalı kaldıkları manastır duvarları ardında masalarını nasıl donattıklarını pek lezzetli anlatır.
Et (carne), bedensel (carnal) zevkleri çağrıştırdığı için Kilise’nin müminlerine sakınmalarını buyurduğu bir yiyecek olmuştur. Zaten Adem ile Havva’nın yaşadığı cennet bahçesinde de etin adı bile geçmez. Tanrı onlara her türlü ağacı sunmuştur, yasak olan tek ağaç dışında. Sadece Tufan’dan sonra Nuh’a insanın zayıf düştüğü zamanlarda yemesi koşuluyla et için izin verilmiştir. Hıristiyanlıkta da oruç günlerinde tüketilmez ve manastır sofrasında yeri yoktur. Etin yerini Hz. İsa’yı temsil eden balık alır. Eski Yunanca IXTHUS (balık) kelimesinin baş harflerinin İsa’nın (Iesus Xristos, Tanrı, Oğul ve Kurtarıcı) kelimelerini baş harflerinden oluşması balığı daha da kutsal bir yiyecek haline getirir ve yasaklı kırmızı etin yerine uhrevi bir şekilde konar. Rahibeler sadece üç durumda et yiyebilirler: Hasta olduklarında, kendilerine ikram edildiğinde -başka seçenek yoksa- ve de sancılı regl döneminde. Bu haklarını da diğer kardeşlerinin gözü önünde kullanamayacakları için “infierno” (cehennem) adı verilen bir salonda tek başına yiyerek kullanırlar. Öte yandan yalnız yemek en büyük cezadır: Bir rahibe ya da keşiş topluluktan atılarak (excomuniun) ayrı bir masada tek başına yiyerek öder cezasını. Aforoz kelimesi de aynı kökten gelir zaten.
Genel olarak manastırda kendini tanrıya adayanların midelerini şenlendiren dört tip yiyecek vardır: Tahıl, süt ürünleri, sebze-meyve, balık. Oruç tutulan günler “çelimsiz günler”, tutulmayan ise “şişko/yağlı günler” olarak geçer Kilise’nin dilinde. Kırk gün süren büyük perhiz ise yedi ayaklı yaşlı bir kadınla sembolize edilir. Her ayak bir haftalık oruca denk gelir. Bugün bile Yunanistan’da hâlâ ilkokullarda miniklere kâğıttan yedi bacaklı küçük bir kadın olan “Kira Sarakosti” dağıtırlar, ufaklıklar da her oruç tuttukları hafta sonunda bir ayağını kopartırlar. Perhizi simgeleyen bu sempatik ihtiyarın elinde ise perhizi ve İsa’yı temsilen hep bir balık bulunur.
Avrupa’da bira ve hayvansal yağlar kuzeyden güneye inerken şarap ve zeytinyağı da güneyden kuzeye çıkar. Şaraba asaletini ve meşruiyetini kazandıran Kilise olur. Kilise’nin kutsal ekmeğin ve şarabın takdis ayini ile birlikte kuzeye yayılmasını sağladığı şarap manastırlarda sınırsız tüketilemez.
Günde bir, en fazla iki bardağa ehliyet çıkarken özellikle rahibelerin bu ab-ı hayattan uzak durması gerekir. Ne de olsa şarap da et gibi bedensel dürtüleri güçlendirir ve bir Kilise babasının dediği gibi sarhoşluk da “bu bakirelerin verdikleri iffet sözlerini tutmasına engel olur.”


Manastır sessizlikle eş anlamlıdır. Özellikle de sofraya oturulduğunda. Her yeni gelen tabaktan önce dua edilir. Dolayısıyla yemek esnasında dua hiç eksik olmaz. Katı kuralları vardır sofranın: Ekmeğin kabuğu lezzetli olduğu için yenmez, İsa’ya bırakılır. İlk bakışta saçma görünen bu geleneğin mantıklı bir açıklaması vardır bittabi: Nefsi eğitmek. Masaya peynir, meyve ve tatlı gibi hoş bir lezzet gelirse buna da direnmek gerekir. Bedenin ihtiyacı yoksa bırakılır. Hiçbir yiyecekten iki tane yenmez.

MANASTIR HAYATIN İÇİDEDİR

Keşiş manastırlarında da durum aynıdır. Çatalın henüz masaya gelmediği dönemler söz konusudur ne de olsa. Ortaçağ’ın göbeği. Tekkelerde olduğu gibi herkes elinde bir kaşıkla girişir yemeğe. Tekkeden tek farkı ise herkesin kendine ait bir tabağı olması. Bu da Avrupa’nın bireyselliğe Doğu’dan çok daha önce geçtiğinin sofra üzerinden tatlı bir kanıtı. Bıçağa gelince, o kişiye aittir: Masada servis edilmez, tüm keşişler kendilerine ait olan bıçağı yanlarında getirirler.
Peki Arap mutfağı nasıl girmişti manastırlara? O dönemde Hıristiyanlaırn pek de severek yemedikleri patlıcanlı tarifler nasıl olmuştur da İsa’nın gelinleri tarafından geliştirilmiştir. Tabii ki Engizisyon korkusuyla din değiştiren Müslüman Arap kızların (Morisca) manastırlara girmeye başlamasıyla. Manastırlardaki bademli tatlı furyasını başlatan da onlardır.
Bugün Avrupa’daki pek çok peynir, şarap ve biranın doğum yeri olan manastırlardır. Biraya şerbetçi otunu katmayı akıl eden de keşişlerdir. Müşkülpesent damaklara hizmet ettiği bilinen rahibe tatlılarının başarısı nereden gelir peki? Bugün üzerinde “rahibeler tarafından yapılmıştır” yazan bir etiket bulunan yiyecekler neden değerlidir? Bunların rahibe sabrı ve en iyi kalite malzemeyle yapılmasından gayrı bir sebebi daha vardır: Hayatlarını katı kurallara gömülü olarak geçiren rahibelerin hayal güçlerini kullanabilecekleri en önemli yer mutfaktır. Dünya zevkleri tünden yasaktır ne de olsa!
Manastırlar hâlâ hayatın içindedirler. Zamora kentinde, gelin adayları düğün günü yağmurun yağmaması için şehrin manastırındaki rahibelere 24 yumurta hediye ederler adak olarak. Yumurta da hayli semboliktir tabii. Ne de olsa yumurta hem doğanın ve hayatın sürekliliğini simgeler, hem de İsa’nın mucizevi doğumunu. Ve bu yüzden de paskalyada boyanıp hediye edilir. Yolunuz bir gün bir manastıra düşerse o gün kara esvaplılarının mutfağından çıkanların tadına bakmayı ihmal etmeyin. Ne de olsa pek çok manastırın geçim kaynağı bu!

Paylaş