VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2016 Cuma | Anasayfa > Haberler > Kimse inancından dolayı zulüm göremez
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kimse inancından dolayı zulüm göremez

Türk edebiyatının güçlü kalemi Ayşe Kulin yeni romanı “Kanadı Kırık Kuşlar”da 1930’ların Hitler Almanyası’na götürüyor okuru ve Nazi baskısı yüzünden vatanını terk ederek Türkiye’ye sığınan Alman Yahudisi bir ailenin 2000’lere uzanan dört kuşaklık hikâyesini anlatıyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN




1930’lar… Nazi Dönemi Almanyası’ndayız. Akademisyenlerin fişlenerek kamplara götürülmek üzere toplanmaya başlandığı, şehir meydanlarında kitapların yakıldığı günler… “Bugün kitapları yakan yarın insanları yakar” sözünün dilden dile yayıldığı ve o kara günlere giden sancılı, sarsıcı dönem… Bir üniversitede bölüm başkanlığı görevine getirilmesine bir hafta kalan Yahudi asıllı tıp doktoru Gerhald Schlimann, kariyerinin zirvesindeyken Nazi baskısından kaçmak zorunda kalır. Gideceği, sığınacağı tek yer eşinin anne-babasının İsviçre’deki evleridir. Bir müddet eşi ve çocuklarıyla birlikte kayınpederinin evinde kalır. Ancak Nazi baskısı artmış, üniversitelerde, devlet dairelerinde işten çıkartmalar ve görevden alınmalar çığ gibi büyümüştür. Gerhald, İsviçre’de pek çok yere iş başvurusu yapar ancak bir türlü olumlu sonuç alamaz. Daha sonra kayınpederiyle birlikte Yurtdışı Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği adı altında iş-işçi bulma kurumu tarzında bir şirket kurar. Bu şirketin kurulmasıyla birlikte Schlimann Ailesi’nin Almanya’da başlayan hikâyesi İsviçre’ye, oradan da Türkiye’ye uzanır.
Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye yerleşen bir bilim adamının hikâyesinden yola çıkan “Kanadı Kırık Kuşlar”, aynı zamanda Cumhuriyet’le yeni tanışan Türkiye’nin bilime, teknolojiye, sanayileşme sürecine bakış atan, Türk siyasi tarihine yön veren toplumsal olayları anlatan, bu olayların insanları nasıl etkilediğini ele alan bir roman...
Sonraki satırlarda Schlimann Ailesi’nin umutlarla Türkiye’ye gelişlerinin, İstanbul’un Pera semtinde hayatlarını yoluna koyuşlarının, çocuklarını Türk ve Alman kültürü ile harmanlayarak yetiştirmelerinin, Türk insanlarıyla din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin bir arada huzur içinde yürüttükleri hayatlarını okuyorsunuz. Ancak takvimler 2000’leri gösterdiğinde bu kez Türkiye’de meydana gelen siyasi gelişmeler ekseninde ailenin dördüncü kuşağı, “Türkiye’den gitmeli mi yoksa kalmalı mı?” sorusuyla yüzleşiyor.

Ayşe Kulin’le Cumhuriyet döneminde başlayan yeni romanını, o dönemi, milliyet farkı gözetilmeden kurulan ahbaplıkları, din-siyaset ilişkini ve geleceği konuştuk.

“Kanadı Kırık Kuşlar”da, Alman Yahudisi bir ailenin yaşadığı zorlukları ve kimlik bunalımlarını ele alıyorsunuz. Üstelik çok küçük yaşlarda kimlik çatışmasına giren bireylerle karşılaşıyoruz kitapta. Beş yaşındaki bir çocuk ailesine “Ben Türk’üm” diye diretiyor...
O çocuk İstanbul’a geldiğinde henüz bir yaşına basmamış. Türklerin arasında Türkçe konuşarak büyüyor. Atatürk sevgisinin ve saygısının zirve yaptığı, devletin henüz yalpalamaya başlamadığı bir zaman dilimindeyiz, haliyle Türk olmaktan, o devirde yaşayan her çocuk gibi, mutlu ve gururlu. Çocuklukları ve gençlikleri 1923-36 yılları arasına denk gelen kuşakta müthiş bir vatan ve Atatürk sevgisi vardır. Büyüklerinden batmakta olan bir imparatorluğun ve savaşın acılarını dinleyerek büyümüş olduklarından, Cumhuriyet’in kıymetini bizlerden daha iyi idrak etmiş bir kuşaktır, onlar.

Türkiye’nin Rönesans’ı
Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde, pek çok Alman bilim adamının Türkiye’ye getirilmesini detaylarıyla işlemişsiniz romanınızda. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

O dönemi ülkemin “Rönesans Dönemi” olarak değerlendiriyorum. Bilime, araştırmaya ve sorgulamaya dayalı bir üniversite kuruluyor ülkede. İktisat, felsefe ve değişik alanlarda hukuk kürsüleri var ediliyor. Özellikle tıp alanında büyük bir sıçrama oluyor. Her biri birbirinden değerli bilim ve sanat insanlarının yetiştirdiği o ilk çağdaş üniversiteli kuşak da, aynı titizlikle bir başka kuşak yetiştirdi. Ülke bilimin her dalında ve sanatta en iyi yetişmiş elemanlara kavuştu. Şimdilerde, yaşları itibariyle artık onlar da ortalıktan çekilmiş durumdalar. Feraseti cehalette arayan bir başka anlayış devreye girdi. Dilerim zararı büyük olmaz.

Romanınız bir ailenin dört kuşaklık hikâyesi aynı zamanda. Dört kuşağın da aynı sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını, kendi ülkelerinde de olsalar farklı bir ülkede de din olgusunun, siyaset üzerinden hiçbir dönemde onları rahat bırakmadığına tanık oluyoruz… Din-siyaset arasındaki ilişki sizce nasıl olmalı?
Din, insanı manevi dünyada yüceltmek için gereklidir. İnsana iyi ahlak, umut ve öteki dünyada huzur vadeder. Din, siyasetin içine girdiğinde ne olduğunu hep birlikte 15 Temmuz’da gördük. Laiklik ilkesinin ne kadar önemli olduğunu gösteren bir başka örnek de, Hitler Almanya’sı. Bir başka inancın insanlarından tüm haklarını almaya kalkan bir çılgın diktatör, dünyayı dört yıl boyunca kana buladı. Kimse inancından dolayı küçümsenemez, zulüm göremez. Bugünün çağdaş dünyasında böyle bir anlayış yok.

Gerhald’ın Hitler’in olası zulmünden kaçmak adına, ailesini geride bırakıp yaşadığı ülkeyi terk etmesinde Gerald’a kızamıyor insan… Durumunun güçlüğünü ve ailesinin bir şekilde yanına geleceğine inandığımızdan olsa gerek. Siz o bölümü yazarken Gerhald’a kızdınız mı yoksa hak mı verdiniz?
Gerhard’ı ben yarattığım için, ona kızamadım doğrusu. Romanda Schlimann, Eliman, Atalay aileleriyle, Hanna ile kızı ve Madam, tamamen benim kurgum. Onların eğer ki hataları varsa, suçlusu benim. Diğer isimler, gerçek insanlardır.
n Kitapta şöyle bir cümle var: “Batı kibrinin hiç bulaşmadığı, yeni doğmuş çocuk saflığında bir ülke.” Ancak Türkiye, Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllardan itibaren Batı özentisi olmakla suçlandı. Bu duruma ne diyorsunuz?
Hirsch’e ait olan bu cümleyi, Hirsch’in otobiyografisinden alıntıladım. Bu sözü 29 Ekim 1933 yılında, Dolmabahçe Sarayı’nda, samimiyetle söylüyor Hirsch. Ama yüzyıllar öncesinden, her türlü yeniliğe kapalı bir zihniyet ne yazık ki mevcut, bizde. İşte o yüzden mesela, 16. yüzyılda, Galata Kulesi’nden sırtına taktığı kanatlarla uçmaya çalışan Hezârfen Ahmet Çelebi, zamanın padişahının hayranlığına mazhar olsa da, fazla bilgisinden dolayı tehlikeli kişi addedilerek, Cezayir’e sürülmese, ola ki uçağı bir Fransız değil, bir Müslüman Osmanlı icat edecekti. Aynı dönemden bir başka örnekse yine 3. Sultan Murat zamanında, 1575 yılında, bilim adamı Takiyüddin tarafından kurulan, çok başarılı olan, hatta zamanın Danimarkalı astronomu Brahe’den daha keskin gözlemler yaptığı söylenen rasathane. Orası da meleklerin bacaklarının gözlendiği ve göklerin sırlarını örten perdenin aralanmasının uğursuzluk getireceği düşüncesiyle, 1580 yılında bir gecede yakılarak yerle bir edildi. Benzeri bir zihniyetle, matbaanın kullanımı Müslümanlara, icadından ancak üç yüz yıl sonra nasip olabilmişti. Batı özentisi sözü bana nedense hep, yeniliklere kapalı zihinleri, kaçırılan fırsatları ve kaybedilen zamanı çağrıştırır. Bugün de aynı duyguları yaşıyorum.

Din ve milliyet sorgulamaları, kimlik çatışmaları, toplumsal kargaşa gibi hassas konuları irdeleyen, hem geçmişe hem de geleceğe bir bakış niteliğinde bir roman. Üstelik bu kavramları hâlâ çokça irdeliyoruz ve tartışıyoruz. Yazmakta tereddüt ettiğiniz herhangi bir nokta oldu mu?
Kitabımda işlediğim konular, her biri belgelenmiş siyasi olaylardır. Doğruları yazarken neden korkayım ki? Ben inatla hâlâ bir hukuk devletinde yaşadığıma inanmak ihtiyacındayım.

Siranuş Teyzelerim, Artin Amcalarım vardı
Siyasi kesimlerin yarattığı baskı ve ayrımcılık ortamına karşın toplumun kendi arasında milliyet ve din ayrımı yapmadığına, Schlimann Ailesi’nin Madam ve Atalay Ailesi ile olan ahbaplığında görüyoruz. Toplumun kendi içindeki ilişki düzeni siyasetten nasıl bu kadar soyutlanabiliyor?
Ben, yurtdışına doğru azınlık göçlerinin henüz başlamadığı dönemde, Adalar’da büyüdüm. Hayatımın içinde Mari ve Siranuş teyzeler, Sava ve Artin amcalar vardı. Okula başladıktan sonra da pek çok Hıristiyan, Yahudi, çok yakın arkadaşım oldu, hâlâ var. Birbirimizin bayramlarını kutladık, sevinçlerimizi, acılarımızı paylaştık. Siyasette de böyle bir ayrım yoktu. Osmanlı ve Cumhuriyet meclislerinde, hatta Özal’ın başbakanlık yaptığı mecliste dahi, Müslüman olmayan milletvekilleri vardı. Bu kişilerin mecliste bulunmaları asla şaşkınlık yaratmazdı. Ne mutlu bana ki, ömrümün çoğu, böyle bir Türkiye’de geçti ve hep şuna inandım; kendininkinden başka inançları ve kökenleri, ancak ilkel insanlar küçümser.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ülkede bilimin yayılmasına getirdiği idealist bakış açısını da görüyoruz kitabınızda. Bu ülke vatandaşlarının Atatürk’e saygı, minnet ve teşekkür borcu olduğunun da altını çiziyorsunuz diyebilir miyiz?
Elbette. Babam Atatürk olmasa da, beni kesin okuturdu. Ama eşimi boşayabilmemde, mahalle baskısıyla bir başka kocaya postalanmamamda, eski eşimin nafakasına muhtaç kalmadan çalışarak, kendi ayakları üzerinde duran, başı dik bir kadın olabilmemde, babamın bu yüzden benimle gurur duymasında, Atatürk’ün ilham ettiği “Onurlu Türk Kadını” tanımı vardır. Bunun için Atatürk’üme sonsuz minnet ve teşekkür borçluyum.



Umudu kaybedersek geriye ne kalır?

Geçtiğimiz yıl “Tutsak Güneş” için yaptığımız röportajda “Her şeye rağmen, ülkeme dair geleceğe bakışım umutlu. Ben umudumu hiç kaybetmem, biz her zaman kötü şartlardan silkinmesini bilmiş insanlarız” demiştiniz. Şu an geleceğe bakışınız nasıl? Hâlâ umutlu musunuz?

Umudu kaybedersek, geriye ne kalır ki? Her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Sabah olması için, hep birlikte el ele verip var gücümüzle çabalamalıyız. Her zorluğun üstesinden gelebilmiş bir halkız, biz!

Yine “Tutsak Güneş”te üç kuşak kadının toplum içindeki yerine değinmiştiniz. Bu kitabınızda da kadının toplumdaki yerine sıklıkla değiniyorsunuz. Hâlâ kadının toplumdaki yerini belirleyemedi mi dünya?
Henüz değil. Batı ülkelerinde dahi, özellikle siyasi alanda erkek kadına zor yer açıyor ama ben şu anda sadece kendi ülkeme odaklanayım. Burada durumun bir felaket arz ettiğini araştırmaya dahi gerek yok. Her gün gazetelere göz atın yeter! Kadının maruz kaldığı şiddeti normalleştirmek için, hâkimler de tecavüzcüleri, dayakçıları serbest bırakıp, katillere mahzun bakış, şık kravat ve taranmış saç indirimi yapmaktalar.


Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163