VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Nisan 2012 Pazar | Anasayfa > Haberler > Kısa cümle bakıp geçmek, uzun cümle ise kahramanın ızdırabın anlamak içindir
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kısa cümle bakıp geçmek, uzun cümle ise kahramanın ızdırabın anlamak içindir

Yeni romanı “Çocuklar ve Canavarları”nda Ahmet Tulgar bir mafya üyesini öldüren yazar ile onu sorgulayan polis arasındaki gerilimli ilişkiyi anlatıyor.

Nazlı Berivan Ak

Sarp ile tanışıp da konuşmaya başlamamızın belli bir aşamasında edebiyatın gücüne beni öylesine inandırdı ki, kitaplara, bütün kitaplara daha kafadan saygı duymaya başladım.... ” Edebiyatın sağaltıcı etkisi denir ya hep, ya dönüştürücü, “ o” eden “ona” dönüştüren etkisini nasıl yorumlamalı?

Affetmek de iyileşmek de anlamakla yakından ilgili durumlar. Anlamadığınız şeyler karşısında geçtiğiniz durum, dönüştüğünüz hal bir hastalık halidir. Toplumda yaşayan bireyler artık o toplumun işleyiş mekanizmalarını ideolojik durumunu anlayamaz noktaya geldiği anda aslında bir şekilde hastalanıyorlar, toplu psikoz dediğimiz de tam bu. İşçi fabrikasının üretim sürecinin işleyişini kavrayamadığı anda, ilk sorunda kendisini ya da patronunu suçluyor. Ne zaman ki sürecin işleyişini kavrıyor, kendisinin neden işsiz kaldığını anlıyor, işte o anda değiştirme kapasitesini de eline geçireceği için hastalıklı değil sağlıklı bir hale dönüşüyor / dönüştürüyor. Hayatımız boyunca mesajlar alıyoruz, birçok şeyle ilgilenmek zorundayız. Edebiyat, o noktada hikaye kurabilmeyi, anlamayı ve problem varsa çözebilmeyi sağlıyor. Dahası özdeşlik duygusunu, empatiyi öğretiyor. Bizi yalnızlıktan kurtarıyor. Kendi sorunlarımızı büyütüp dünyayı abartmak halinden kurtarıyor.

Artık şaşırmaktan vazgeçmiş okur için en çok “Çocuklar ve Canavarları”. “Mesleğinin zirvesinde olan bir yazar, onca para pul ve benim dahi onu tanımama yol açacak bir şöhret sahibi olmasına rağmen bir mafya müsveddesini neden bir baltayla doğrar?” Ve 150 sayfada yazar nasıl tüm rolleri değiştirir, yazdığı metni yıkıp kendi romanından yeni bir roman yaratır?

Şaşırtma kavramını önemli buluyorum. Tüm romancılara saygı duyuyorum ama Türkçe edebiyatta sınırların az zorlandığını, klişelere çok çabuk düşüldüğünü düşünüyorum. “Çocuklar ve Canavarları” yayınladığı günden beri Türkiye Edebiyatı ile ilgili hiç konuşmadım. Dünya edebiyatında büyük bir arayış var. Cömert yazarları sevdiğimi itiraf etmeliyim, eli sıkı olmayan, kendini romanına koyan yazar fikri benim için son derece önemli. Elime bir roman aldığımda yazarının “Ben bu romana her şeyi vereceğim” dediğini daha ilk sayfalarda hissedebiliyorum ve tersi durumu da birkaç sayfa ilerlediğimde görebiliyorum. Böyle başlanması gerektiğini düşünüyorum. Benim yazarlığımın anahtarlarından biri de bu...

Başta yola çıkarken önüme önemli bir hedef koydum, romanım sıkıcı olmayacak, ilgi çekecekti. Hikâyenin yazı, dil, romancılık üzerinden gideceği ve çocukluk travmalarının kilit rol oynayacağı fikri ise karakterlerin ruhuna indikçe, derinliklerinde dolaştıkça şekillendi. O derinliklerde dolaşırken hikâyelere rastladım ve devamında yazıya döktüm.

Cin fikirli harf oyunlarından sıkılmış okura “Sarp Kaya” diyorsunuz. Farklı, özellikli bir yeriniz var edebiyat dünyasında, buna kitap ilanın tamamlanması diyebilir miyiz?

Derin bir metin yazdım, o zaman elden geldiğince direkt söyleyeyim istedim. Sarp Kaya aslında bir dertleşme durumundaydı sorgu şefiyle, sorgu şefi okurla dertleşiyordu, ben de yazarken kendi okurumla dertleştim. Edebiyat dertleşme duygusunu vermekten uzaklaşabiliyor kimi zaman, belki satış belki teşhircilik kaygısıyla. Ben bu tuzağa düşmemek için çok dikkatli davrandım.
Sarp Kaya tam üretilmiş bir isim ilk bakışta çağrışımlarıyla. Yapılan yorumlarda, yazılan makalelerde bunun izini sürdüm ve birden bire fark ettim Sarp Kaya nasıl da kabul ettirmiş kendini, öyle ki o ve sorgucusunun ilişkisi üzerine yazılar yazılıyor, son bir not olarak da benim ismim geçiyor, onlar benden ayrı, kendilerini kabul ettirmiş varlıklar artık.

BEYNİN İÇİNE GİREBİLMEK
Blogunuzda edebiyata, gündelik hayata dair metinlere yer veriyorsunuz. Girişlerinizden birindeki şu bölümü önemsiyorum:“Günlükler‘de (Tagebücher. Yayıma hazırlayan: Adolf Friese) birkaç sayfa ötede ise Musil‘in Max Lorenz‘i okurken yaptığı şöyle bir saptama yer alacaktır: Dramatik olanın özünde dışsal olaylar o kadar da önemli değildir. Bir ruh gereklidir ve bu ruh öyle niteliklere sahip olmalıdır ki, daha hareket ettiğinde karşıtlık ve çelişki içine girsin. Bir edebi eserin asırlar sonra hâlâ okunuyor olması elbette salt anlatılan hikâyenin sağladığı bir durum değildir. ” Kitabınızdaki ruhların gücü, bu önermeden mi geliyor?

Thomas Bernhard’la yapılmış bir söyleşiyi izledim. Bernhard’a neden kitaplarında tasvire yer vermediğini soruyor. Bernhard neden herkesin gördüğünü bir de ben tasvir edeyim ki diye soruyor, bu tavır, bu duruş benim tekniğime, yazarlığıma çok uyuyor. Kitapta dışsal öykü, olay kurgusu çok önemli ancak ben olay örgüsü yardımıyla, o örgünün yankılarını takip ederek beyine girebilmenin peşine düştüm. Evrensellik bu noktada devreye giriyor, aynı olaylar Avusturya’da geçseydi onların da dünyalarında benzeri süreçleri harekete geçirirdi sanıyorum. Bu yönüyle evrensellik aslında insan beyninin çalışma mekanizmalarında gizli. Okuduğum yazarlar bana yol gösterici oluyorlar, diğer yandan Almanca edebiyatın üzerimdeki ve Türkçeyle olan ilişkimdeki etkisini yadsıyamam. Almancayı Türkçenin imkânlarına bakarak anadili Almanca olan birinden daha zengin konuşabilirsiniz. Bu noktada imkânları genişletmek derdim ortaya çıkıyor, inatla genişletmek. Bugün bize Türkçe edebiyat geleneği kısa cümleler dayatıyor. Hâlbuki Türkçe, Almanca gibi uzun cümleler kurmaya açık. Dahası uzun cümlenin benim için şöyle bir anlamı da var, uzun cümle bizim kahramanlarımıza duyduğumuz saygıdır. Kısa cümle bakıp geçmek, uzun cümle ise kahramanın ızdırabını, yalnızlığını, mutsuzluğunu düşünmek anlamına geliyor. Gidebildiğimiz kadar, gücümüz yettiğince, soluğumuz kesilinceye dek gidiyoruz uzun cümlelerle.

Çok satanın ‘tek kitapmış’ gibi algılanmasına karşıyım

“Çocuklar ve Canavarları”nın etkileyici önermelerinden biri de tekeşlilikle ilgili. Tekeşlilik kötülük üzerine kuruludur diyorsunuz, bir tek sahip olduğunu severek, sevmek zorunda olarak geri kalan dünyayı sevmeme ve devamında düşmanlık besleme hali. Bu durumu edebiyata uyarlayabilir miyiz?

Tekeşlilik kötülük üzerine kurulu. Modern yaşamda da geleneksel yapıda da aynı şeyi görüyoruz. Ne adam kadının, ne kadın adamın beğendiğini, beğenildiğini görmek istiyor. Ahlaka mugayir diyor, oyunu kuralına göre oynamadı diyor. Dahası aradaki sahte güveni güçlendirmek için beğenilen kötüleniyor. Kısacası sürekli bir kötülük üretme hali var. Rekabeti, dayanışmayı yok eden bir durum tekeşlilik, evlilik; iktisadi ve psikolojik olarak yıkıcı bir düzen. Edebiyata gelince, elbette hep bazı kitaplardan daha çok satan başka kitaplar olacak. Bunu doğal karşılıyorum. Ancak ne zaman ki bunun estetik kural olduğuna, estetiğin bu olduğuna dair bir dayatmaya dönüşürse işte o noktada işler değişiyor benim için. Okur olarak da yazar olarak da. Bir yazar çok iyi polisiye romanlar yazabilir, etkileyici aşk romanlarını ardı ardına yayınlayabilir. Buna saygı duyarım, ancak ne zaman ki “‘o romanlar’ı okuma, diğer metinler zor, benim güvenli alanıma gel” çağrısı duyarsam yazarın metninden, işte o noktada karşı çıkıyorum. Seçilen konuda, kapakta, arka kapak yazısında, tanıtımında tekeşliliği ‘müjdeleyen’ bir durum gördüğüm anda bundan bir yazar olarak da okur olarak da geri duruyorum.

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163