VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
13 Eylül 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Kitap ayracım kum taneleriydi
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kitap ayracım kum taneleriydi

Liseliydim. Tutku vardı hayatımızda. Aşkta da kavgada da tutku. Kahramanca severdik, kahramanca ölürdük. O zor zamanların sığınağı ıssız bir çay bahçesi ile Suat Taşer'in Gönderilmemiş Mektuplar'ıydı.


Fügen ÜNAL ŞEN

Hepi topu bir karış. Sayfaları sapsarı. Sanırım hiç beyaz olmamış, fiyatı "500 kuruş." Zor okunan bir aceleci el yazısıyla yazılmış mektuplardan seçilmiş satırlar serpiştirilmiş pembe beyaz kapağa. Üstünde kitabın adı ve yazarı: Suat Taşer... "Gönderilmeyen Mektuplar".

Durup durup okuduğum, okuyup okuyup durduğum kitaplardandır "Gönderilmemiş Mektuplar". Kitabı bilenler o mektupların "G"ye yazıldığına şahittir ama ben bana yazıldığından çok eminim. O ki yazıldığı yıllarda henüz bebekmişim ne farkeder, bozmayınız.















Canım Buket "Vatan Kitap'ın 10. Yılı'nı" bahane edip, "unutulmayan okumaların" peşine düşmüş, ve demiş ki, " Her okurun o sihirli 'okuma anı' vardır ya... Unutulmayan bir okumadır bu... Belki günlerce odadan dışarı çıkılmayan, belki sabahlara kadar süren kapalı bir mekanda ya da bir hamakta...

Ama her okuduğunuz kitapla tekrar tekrar o okuma anına dönmek istediğiniz..."

İşte tam da böyle söylemiş. Ve eklemiş, "Hadi o anı anlatın. O okumayı, o heyecanı, telaşı..."
Ne vakit Buket'in yazdıklarını okudum, yüzümde kırık bir gülümseme dolaştı, yüreğimde bir korku... O sözünü ettiği kitabı da biliyordum, mekanı da... İkisi de burnumun dibindeydi. Bir dokunuşla kitaba ulaşabilirdim, birkaç dakikada mekana. Kitap "Gönderilmemiş Mektuplar" idi, mekan ise Suadiye Çay Bahçesi... Ama bu çok tehlikeli bir geri dönüş, çok savurucu bir kavuşma olacaktı, hissediyordum.
"O ana dönmek..."

Ne güzel bir dilek bu. Ama bu dilek beni bir anaforun içine fırlatıyor, 80'li yıllara emanet ettiğim genç kız yüreğimi bugünün hoyrat duvarlarına vuruyor bir yandan da... Ne yapmalıyım?

O anın peşine düşmek dilendiği kadar eğlenceli olmayabilir. O günlerin kavgası bugünün huzurunu da yerlebir edebilir? Ya da tam tersi, o günlerin pırıltılı günleri şu anın yapış yapış karalığını yüzüme de vurabilir.
Ah Buket ah...

Tılsımlı okuma anlarını didiklemek güzel ama; aması var işte...

Neyse yine de yapacağım Buket'in istediğini, Gönderilmeyen Mektuplar'ı çantama koyup Suadiye sahiline ineceğim, kim bilir belki paslı bir çivide, kırık bir midye kabuğunda, Ada'dan kopup gelen ılık bir dalgada ya da topyekün hayatta bulurum gençlik yıllarımı... Sonrası Allah kerim.
(Bundan sonraki satırları Suadiye Çay Bahçesi'nde, önümde Gönderilmemiş Mektuplar, zihnimde bir kesif dumanla yazacağım.)
İşte sevgili okur, yazıma, neredeyse bir saat ara verdikten sonra devam ediyorum.

Geldim, Suadiye Çay Bahçesi'deyim. Elbette o zamanlar geldiğim değil. Eski Suadiye Çay Bahçesi'nin üzerinden Dalan'ın sahil yolu geçiyor şimdi. Bir balıkçı barınağından dönüştürülmüş bu mekan, ama hatıralar havada uçuşuyor ya gerisini boşverin...

Hava puslu. Etraf kalabalık. Plastik masanın beyazı çoktan griye dönmüş, plastik koltukların ayakları kamyonlarla ªile'den getirilip sahile boşaltılan kuma saplanmış. Bir de ben oturunca iyice gömüldü, masa yüksekte kaldı.

"Abla ne verelim" diyen çocuğun üstünden deniz akıyor, sırılsıklam. "Kurulan da bir çay getir" diyorum. Çay anında masada, çocuk anında denizde. İhtimal bir sonraki müşteri gelene ya da benim bardak boşalana kadar suda kalacak.
Ve "şu müziği biraz kısabilir misiniz?"diyeceğim kimse yok ortada şu an.

Bakıyorum da çoğunluk nescafe içiyor.
Ama o zaman.

70'lerin sonu yani...Masalar tahtaydı. Rengini pek hatırlamıyorum nedense, koyu kahve olabilirmiş gibi geliyor ve elbette sandalyeler de... Yine kuma basardık da kum halis mulis Suadiye'nin kumuydu, çakılı da vardı, denizminaresi de...
Sandalyenin arkasına hırkamızı asardık. Evden çıkarken, " yanına hırka al" diyenlerimizin olduğu zamanlardı.
Kitap ayracım kum taneleriydi o zamanlar, hala yosun kokar kimi sayfalar.
Unutmam, unutamam, 1977 idi yıl. Liseliydik. Dersleri boykot ederdik. Okul bahçesinde toplanıp forumlar düzenler, vatanı kurtarır, slogan atardık o yıllar. Bunu bizden başka yapacak kimse yoktu ki! Biz de yapmazsak bitip tükenecekti bu ülke, öyle bilirdik.
Tutku vardı hayatımızda.
Aşkta da kavgada da tutku.
Kahramanca severdik, kahramanca ölürdük.
Dedim ya liseliydik...
Suadiye Çay Bahçesi sığınağımdı. Ulu dut ve ıhlamur ağaçlarının göğün mavisini sakladığı, bozuk parke taşlar döşeli dar sokaklardan kıvrıla kıvrıla denize doğru inerdim. Bahçesinde sandalların dinlendiği köşkler ve elbette en yükseği dört katlı apartmanlar arasından... Her defasında başka sokaklardan geçip, Atlantik Sineması'nın dibinden yokuş aşağı, yosun kokusuna doğru gittim mi, tam karşımdaydı işte.
Henüz deniz mevsimi açılmamışken giderdim. Sessiz ve ıssız olurdu. Denize en yakın masayı kapmak isterdim. Zaten kaç masa vardı ki, durun hatırlamaya çalışayım... Yedi mi, sekiz mi? Önemli mi ki?
Mutlaka ince belli cam bardakta çay getirirdi çaycının çırağı. O zaman da ismini bilmez miydim, hatırlayamadım şimdi, ne ayıp.
Sonra gelsin Gönderilmeyen Mektuplar, Suvat Bey, Azem Dayı, Saksağan ve elbette "G".
"Saksağan... Devam ediyor budalalık. Otlar ve ihanetler büyümeye devam ediyor.
ªimdi bakıyorum da neredeyse tüm satırların altını çizmişim. Henüz 0.5 ya da 0.7 hayatımızda yokken, ucu kalınlaşmış bir kurşun kelemle.
Tahta sandalyeler elbette rahatsızdı ama saatlerce otururdum. Bir bardak çayı minik yudumlarla içerdim, buz gibi olurdu ama bardak önümde hep dolu dururdu. Öğrenci harçlığı vardı cebimde kolay mı?

"İnsan etten ve ihanetten... Acıkınca inançlarını bile yiyen."

Okur dururdum, düşünür dururdum.

Başımı kaldırıp Adalar'ı seyreder, durulurdum.
Kargalar bu kadar çok değildi o zamanlar, minik kırmızı gagalı martılar yüzerdi. Balıkçılar pancar motorlu ahşap tekneleriyle, livarları istavritle, izmaritle dolu dönerdi.
Balıkçıları kediler beklerdi.

"Kendini kurtarmanın tek yolu, başkaları için çabalamaktır." der Nikos Kazancakis.
Suat Taşer ise Gönderilmemiş Mektuplar'ın son satırlarında , "Zamanın dipsin kuyusuna attıklarımız. Sevinçler, kederler, anılarımız. Anıların içimi sızlatanını seviyorum. Pişmanlıklarımı da seviyorum. Sen benim pişmanlığımsın. Seviyorum."

Ah be sevgili okur... Eski zamanların en neşeli anıları bile yüreğini sızlatıyor insanın. Havadaki pus, yüreğime yapıştı sanki. Allah'tan Adalar hala yerinde ve ne vakit gelsem demli çay elbette...




Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam