VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Nisan 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Kocaman bir bakkal esareti
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kocaman bir bakkal esareti

“Varoş“ isimli ilk romanı için “Yaşadığım otuz sene sadece bir başlangıçtı. Büyük bir ustanın elinden çıkmıştı “Sinekli Bakkal”. Ve başka bir sinekli bakkaldan, ben bir kitap çıkarmayı başardım” diyen Mustafa Yurthan kendini ve edebiyatını anlattı.

BARIŞ EMRAH




Daha ortaokulda düzenli gazete alan bir çocuktum. Henüz çocuktum hani. Bir spor gazetesinin müdavimi bir çocuk.Belki de babamın ilkokulda beni çocuk dergisine abone yapması ile başlamıştır mecmualara olan düşkünlüğüm.
Okulla evin arası uzaktı iki araç değiştiriyordum. Küçük gözlerle bakıyordum kocaman dünyaya. Her gidiş gelişimde şehirler, ülkeler yer değiştiriyordu. Büyümeye hiç niyetim yoktu.

Sıramın altını mahallede yenmiş gofret ambalajları ve meşelerimle doldururdum. Zamanla yerlerini karikatür dergileri aldı. Ama ne yapsam yine de büyüyordum. Okuduklarım çok kısa ve sınırlıydı. Gerçek dünyanın dışında yeterince kalamıyordum. Uzun soluklu bir şeyler lazımdı. Konak’ta gördüğüm ilk kitapçıya girmiştim. Sıra sıra kitaplar ve kocaman abilerle dolu bir dükkân.Kibar bir abi eli omzumda bitivermişti. Boncuk boncuk terler vardı alnımda. Kalbimde ciddi bir orkestra tınısı. Sıcacık bir gülümseme vardı yüzünde. Kaçak olan bendim. Buraya birkaç kitabın arasına sığınmaya gelmiştim. Öylece susmuştuk. Ortaokuldan sonrası nasıldı? Hâlâ gofret ambalajları olacakmıydı? Allah, insanoğlunun büyümesine müsaade etmemeliydi. Bütün savaşların sebebi bu değil mi? Ve ilk kitabımı almıştım. Henri Charriere’den “Kelebek”. Devamı da geldi. Birçok kötü olayda başucumda hep bir kitap vardı.

Lisedeydim. Disiplinli bir hoca ortalıkta geziniyordu. Sınıfta çıt yoktu. Konuşmak yasaktı. En öndeki sırada oturan bir öğrenci, müfredata uygun bir şeyler okuyordu kitaptan. Ne ben ne de yanımdaki arkadaşım Alioradaydık. Önümüzde duran kâğıda yazarak konuşuyorduk. Olabildiğince çok ses çıkararak. Kalem sesi,silgi sesi. “İşte biz buradayız ve avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz hoca!” Ama kimsecikler bizi duymuyordu.

SİNEKLİ BAKKAL

Sonra sonra satırlar yoldan çıkmaya başladı. Hayali karakterler,eski Türk filmi replikleri ve birkaç küfür. İlk yazılarım onlardı. Yada ilk yazma denemelerim. Büyümemi durdurmak için yeni bir şey daha keşfetmiştim. Yazmak… Sonrası nasıl geçtiğini anlamadığımbir öğrenim hayatı. Lise bitti. Üniversite bitti. Tek bildiğim, o dönemlerde sadece okuyup, yazdığım.
Ne babam ne ben büyüdüğüme inanmamışken bir gün babam öldü. Ben kendimi bir odaya kapatıp oyuncaklarımla oynamaya karar vermişken, o büyümemi istedi. Tam on beş gün yoğun bakımda kaldı. On beş gün boyunca sabahları “Kuran-ı Kerim”, akşamları da Oğuz Atay okudum. Sabahları Allaha, akşamları Oğuz Atay’a sığındım. Babam Allah’ın yanına mı, Oğuz Atay’ın yanına mı gitti bilmiyorum.Geriye babamın yıllarca işlettiği bakkal dükkânı ve ailem kaldı. Artık evin babası bendim. Ama bakkal değildim. Olmayacaktım . Olmamalıydım. Oldum. Gerçek hayat sonunda beni kıskıvrak yakalamıştı.

Hayatımın ağrı kesicileri olan kitaplar ve yazmak artık yeterli gelmemeye başlamıştı. Ve ben büyüdükçe babama benziyordum. Biraz daha bakkal oluyordum. Altmış yaşında koca koca adamlar veresiyeleri veremeyecekleri zaman ricada bulunuyorlardı. Allahım nasıl bir dünyaydı babamın dünyası! Etrafımdaki her şey gerçekti. Buram buram insan kokuyordu. Sabah dükkânı aç. Akşam dükkânı kapat. Sonra gece üçlere kadar senaryo yaz. Dizi senaryoları.
Ucuz dizi senaryoları. Bakkaldan kurtuluş biletlerim. İstanbul’da önemli birkaç yapımcının ilgisini çekmiştim. Ta ki rotayı bağımsız sinemaya çevirene kadar. Ucuz olan daha çabuk paraya çevriliyordu. Yapımcılar teker teker yüzüme kapattı kapıları. Umudum azaldı. Önce kitapları bıraktım. Üstüne yazıyı. Sonrada bağımsız sinemayı. Geriye sadece ucuz Amerikan filmleri kaldı. Bakkalda müşteri arası durmadan dünyayı kurtardım. Allah bu Amerikalılardan razı olsun.

Sonrası derin bir boşluk. Kocaman bir bakkal esareti. Çok vakit almıştı. Paxera, ozaprin, duxet. Ama hep tok karna. Uyumayı bırakıyorsun. Düşünmeyi de.

Sadece yaşlandığını hissediyorsun. Kendimi bıraktım. Uzunca bir süre. Işıkları söndürdüm. Terli terli su içtim. Yemeyi kestim. Gülmeyi de. Sabah aç karnına paxera, akşam aç karnına ozaprin. Kepenk indir. Kepenk kaldır. Her gün bir insanın hayatını aç kapa. OrhanVeli dirildi. Dostoyevski dirildi. Nâzım Hikmet dirildi. Bir de Sergey Ayzenştayn.Sanrı bunlar. Biraz daha duxet biraz daha paxera. Artık elim yere değiyordu.
En dibi görmüştüm. Küçük bir mucize oldu. Başka bir kitabın konusu. İnsanları duymaya başladım. Bakkala gelen her insanı. Onları hissediyordum.


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam