VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
11 Kasım 2016 Cuma | Anasayfa > Haberler > Komiser Maigret’nin İstanbul maceraları
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Komiser Maigret’nin İstanbul maceraları

500 roman, sayısız kısa öykü yazan, eserleri en fazla tercüme edilen yazarlar arasında on yedinci sırada olan, Komiser Maigret’nin yaratıcısı, çok üreten ve yaşarken çok kazanan Belçikalı Georges Simenon’un Türkiye izlenimleri ve ülkemizden esinlenerek yazdıkları, tek bir kitapta toplandı.

ÖZLEM AKALAN



Bu ay Everest Yayınları’ndan çıkan “Simenon Türkiye”de, dünyanın en çok satan yazarlarından Georges Simenon’un yazarlığının yanı sıra gazetecilik tecrübelerini ve gözlem gücünü de gözler önüne seren bir derleme. Ahmet Ümit’in yazarın Türkiye macerasını tüm detaylarıyla kaleme aldığı önsözle başlayan kitap, Simenon’un gazeteci kimliğiyle röportaj yapmak üzere o dönem Büyükada’da yaşayan Troçki ile buluşmasıyla devam ediyor. Ardından, “Boğazın Gangsterleri”, “İstanbul’un Polisi”, “Mare Nostrum veya Uskunayla Akdeniz”, “Avrenos’un Müşterileri” ve “Karşı Penceredeki İnsanlar” öyküleri peş peşe sıralanıyor.

Simenon, günde onlarca sayfa yazmasıyla ünlü ama ünü bununla sınırla değil; iki düzineye yakın takma ad kullanması, polisiyenin en gözde dedektiflerinden birini yaratması, sipariş üzerine yazıp, onlarca öyküsünün film haklarını satarak yaşarken zengin olmasıyla, 2. Dünya Savaşı’ndaki suskunluğu ve elbette, kadınlara olan düşkünlüğüyle de ünlü. Bütün bunlara birazdan döneceğiz, ama önce Georges Simenon’un Türkiye’de ne işi vardı, Ahmet Ümit’in kaleminden öğrenelim.

Troçki ile buluşma
“Tarih 1 Haziran 1933... Henüz 30 yaşındaki, Belçikalı genç polisiye yazarı Georges Simenon, eşi Régine ile birlikte, Marsilya’dan kalkan ‘Ankgor’ adlı gemiyle İstanbul’a ulaşır. Amacı 4 yıldır Büyükada’da sürgün hayatı yaşayan Troçki ile Paris-Soir için röportaj yapmaktır.
7 Haziran günü, Simenon, konakladığı Pera Palas’tan çıkarak Seine nehri kıyılarına benzettiği Büyükada’ya, Troçki’nin Rus Devrim Tarihi’ni ve yaşamöyküsünü yazdığı Sivastopol Köşkü’ne ulaşır.”

Troçki ile yaptığı röportajın (röportajı ve İstanbul izlenimlerini kitapta bulabilirsiniz) ardından Simenon, Odessa’ya, Batum’a ve Trabzon’a oradan da tekrar İstanbul’a döner. Bu arada trenle Ankara’ya da gider. Sovyet kıyıları hakkında bilgi toplamak amacıyla Karadeniz’de bir gezi yapar. “Türkiye bu genç yazarda derin izler bırakacak, iki roman, bir öykü, iki röportajda yankı bulacaktır” diyor Ahmet Ümit ve ekliyor: “Komiser Maigret, İstanbul’un suç dünyasını merak etmektedir, gittiği her yerde olduğu gibi. Bu yüzden doğruca İstanbul polisini ziyaret eder. Tozlu, kasvetli, yeşil dosyalarla, sararmış kağıtlarla dolu resmi dairelerden birinde, kehribar tespihini çeken bir başkomiser, etrafında kalabalık bir insan kitlesi, konuşmaktadır. Satıcılar, dilenciler, gazeteciler, deliler, düzenbazlar rahatça girip çıkmaktadır buraya.

Her şey uluorta konuşulmaktadır. Başkomiser, Simenon’a, sigara ve kahve ikram eder, İstanbul’un yeraltı organizasyonlarının kökünün kurutulduğundan, cinayet, hırsızlık, fuhuş, kumar ve uyuşturucu suçlarının sıfıra yaklaştığından bahseder gururla. Simenon bu anlatılanlara inanmaz ve kendisini gecelere bırakır, kenti keşfe çıkar. Pera’daki gece kulüplerine gider. Yıkık dökük evlerin olduğu eski mahallelerde, esrar satılan kahvelerde, batakhanelerde, limanın öteki tarafında, Galata’nın karanlık sokaklarında dolaşır, fahişelerle, kaçakçılarla tanışır, konuşur.”

Türk kahramanlı polisiyeler
Türkiye, Georges Simenon’u etkilemiş olacak ki, kahramanları Türk olan polisiyeler yazar ülkeden ayrıldıktan sonra. Bunlardan en önemlilerinden biri, 1992 yılında Jesus Garay’ın yönettiği bir filme de konu olan “Karşı Penceredeki İnsanlar” romanıdır. 1932 yılında Batum’da geçen romanın kahramanı Stalin döneminde Gürcistan’a atanmış Türk konsolosu Adil Bey’dir. Genç diplomat, dilini bilmediği ve sürekli tedirginlik yaşadığı ülkedeki yeni görevinde on sekiz yaşındaki sekreteri Sonya ile bir gönül ilişkisi yaşar. Ne var ki kendisinden önceki konsolosun öldürüldüğünü ve büyük bir komplonun içinde olduğunu anlaması uzun sürmez.

“İstanbul’un Polisi”nde ise Amerikalı milyoner Bay Burns’ü korumakla görevli Türk polisi Ali başkahramandır. Ali, tehdit mektupları alan, bu nedenle izini kaybettirme umuduyla arkadaşı ve özel dedektif Bay Smit ile dünya turuna çıkan Burns’ün sırrını çözer. Parası olan tüm yabancılara hizmet veren, İstanbul’un en olmadık yerlerine girip çıkmalarını sağlayan çevirmen sayesinde bu hikâyeye yine İstanbul sokakları, gece hayatı hatta Eyüp mezarlığı eşlik eder.
“İstanbul’un Gangsterleri”nde ise Simenon, Türk polisinin “Her türlü suçu bitirdik” demesine inanmaz ve araştırmacı gazeteci kimliğiyle kendini gece hayatına bırakır. Fahişler, uyuşturucu satıcıları, türlü dolaplarla polisi atlatarak esrar satılan, içilen kahveler… Simenon gözlemlerini polisiye tadında bir makale ile okurlarına sunar. “Mare Nostrum” ise Simenon’un Akdeniz kıyılarını deniz yoluyla şehir şehir gezerek kaleme aldığı bir izlenim makalesidir.

Abidin Dino’nun oyunu
Kitabın en ilgi çeken hikâyelerinden biri olan “Avrenos’un Müşterileri”ni yine Ahmet Ümit’ın sunumundan okuyalım:
“Simenon’un 1934’te yazdığı ‘Avrenos’un Müşterileri’, yazarın tamamına yakını Türkiye’de geçen tek romanıdır. Rahmetli Çetin Altan, bu romanı 1949 yılında ‘Eminönü’nde Avrenos Meyhanesi’ adıyla çevirmiş, Zafer gazetesinde tefrika olarak yayınlamış. Roman 90’lı yıllarda bir de TV filmine konu olmuştu. Fransız Büyükelçiliği’nde çevirmenlik yapan Bernard de Jonsac ile gece kulüplerinde konsomatrislik yapan 17 yaşındaki Nouchi’nin öyküsü Ankara’da bir gece kulübünde başlar, İstanbul’da devam eder. Bu roman, henüz çok genç olan Cumhuriyet’i her yönüyle betimlemesi açısından son derece kayda değerdir.

Romanın hikâyesi kadar arka planında yatan gerçek bir olay da son derece ilginçtir. Onu da Ahmet Ümit’ten öğreniyoruz:
“Abidin Dino anılarında Simenon’la ilgili çok ilginç bir anekdota yer verir. Simenon’u, Türkiye’ye geldiğinde, Kandilli’den her geçeni kıpkızıl rengiyle, ihtişamıyla çarpan Kont Ostrorog Yalısı’na davet etmişler. Davet gecesi Dino’nun da aralarında bulunduğu hınzır bir grup, yazarı uydurma bir esrar tekkesine götürüp yalandan bir polis baskınını içine sürüklemişler. Simenon komployu yutmuş mudur bilinmez. Dino o gece başarılı olduklarını dile getiriyor ama eklemeden de edemiyor, ‘Avrenos’u intikam almak için yazmış olabilir,’ diye!”

Yazdı, yazdı, yazdı…
1903-1989 yılları arasında yaşayan Belçika’nın başka dillere en fazla çevrilen yazarı olan Georges Simenon, 500 roman, sayısız makale yazdı. Üç yaşında okumaya başlayan, babasının kalp rahatsızlığını bahane ederek eğitim hayatına 16’sında son veren Simenon irili ufaklı tuhaf işlerde çalıştıktan sonra ona dünyanın ve şöhretin kapılarını açan mesleği bulur: Gazetecilik. Gazette de Liège’deki günleri sayesinde şehrin karanlık yüzünü, politikacıları, polisleri ve suçluları tanıma, barları, ucuz otelleri keşfetme imkânı bulur.
İlk romanı “Au Pont des Arches”i 1921 yılında “G. Sim” mahlasıyla yayımlanır. 1921 - 1934 yılları arasında 17 değişik mahlasla 358 roman ve kısa hikâye yazar.

1922 yılında babası ölünce ressam sevgilisi Régine Renchon ile Paris’e yerleşir. Elbette bu şehrin de barlarını, otellerini, bohem hayatını, işçi sınıfını keşfeder. Farklı isimlerle yazmasının ona finansal bir özgürlük getirmesi uzun sürmez. 1923 yılında Régine Renchon ile evlenirler. Ancak karısı asla onun tek aşkı ve eşi olmaz. Özellikle evlerinde çalışan hizmetkârlar ve fahişeler, Simenon’un aşk hayatının vazgeçilmezleri haline gelir. Takvimler 1930’u gösterdiğinde Simenon’un ve polisiye tarihinin en önemli figürlerinden bir olan Komiser Jules Maigret “doğar”. Dünya Savaşı’ndaki yansız tutumu nedeniyle sıkça eleştirilen Simenon’u kimileri Alman işbirlikçisi olarak görürken, kimileri de apolitik ve oportünist olarak niteler. Bu arada Gestapo da soyadından ötürü Yahudi olabileceği şüphesiyle araştırma başlatır. Neticede romanlarının film haklarını bu dönemde Almanlara sattığı için beş yıl boyunca yeni kitap yayımlaması yasaklanır. Bu ceza halktan gizli tutulur ve pek de etkili sonuç vermez.

Simenon ve Nobel
Günde 60 - 80 sayfa yazma yeteneğine sahip olan Simeon’un otobiyografisi ve anıları dahil tüm çalışmaları bugüne kadar 550 milyon sattı. Arada Fransızların “romans durs” (sert roman) adını verdiği psikolojik romanlar yazsa da, 75 roman ve 28 kısa öyküye konu olan Komiser Maigret sayesinde üne kavuştu. 42 yıl boyunca Komiser’e hayat veren Simenon son macerayı 1972’de yayımladı. Simenon, kendisi kadar ünlü bir diğer Belçikalı, Hercule Poirot gibi polisiye edebiyatının yeri doldurulamaz şahsiyeti olsa da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanamadığı için hep buruktu. Çoğunlukla para için yazmış olmasına rağmen Nobel’in kendi hakkı olduğuna yürekten inanmıştı. Öyle ki pek çok röportajında boş bulunup bunu yineler. Hatta söylenen o ki, Albert Camus’nun Nobel kazandığı gün sarhoş olup karısını dövmüş.



Yazarlık meslek değildir
1955 yılında The Paris Review’da yayınlanan bir röportajında Georges Simenon, yazın tarzının temellerinin Colette tarafından atıldığını anlatıyor: “Bir yazarın bana verdiği bir tavsiye çok faydalı oldu. O, Colette’ti. Le Matin için kısa hikâyeler yazıyordum ve Colette de editörümdü. Ona iki öykü verdim ve bana geri gönderdi. Tekrar tekrar yazdım. Sonunda “Bak,” dedi bana; “Yazdıkların çok edebi, hep çok edebi.” Onu dinledim. Sıfatları, zarfları ve sadece etki etmek için yazıda geçen tüm kelimeleri attım. Sadece güzel bir cümle olduğu için orada olan cümleleri kestim, attım.”
Aynı röportajda Simenon, yazarlığın bir meslek olmadığını da savunuyor: “Yazarlık bir meslek olarak görülür ancak ben öyle olmadığını düşünüyorum. Yazar olmaya ‘ihtiyaç duymayan’, başka bir şey yapabileceğini düşünen herkes o başka şeyi yapmalı. Yazarlık bir meslek değildir ama bir mutsuzluk uğraşıdır. Bir sanatçının asla mutlu olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü sanatçı olma dürtüsü taşıyan birinin öncelikle kendisini bulmaya çalıştığını düşünüyorum. Her yazar yarattığı karakterler ve yazılar yoluyla kendini bulmaya çalışır. Öncelikle kendisi için yazar.”

Sipariş yazılar üzerine
Döneminin pek çok yazarı gibi Simenon da ticari kaygılar nedeniyle sayısız sipariş yazı-öykü yazmış. Ticari yazı ile ticari olmayan arasındaki fark sorulduğunda Simenon şu yanıtı veriyor:
“Belli bir kesim, yayın ya da belirli bir koleksiyon için yapılmış her işi ‘ticari’ olarak nitelendiririm; sadece edebi olanları değil, müzik, resim, heykeli de. Elbette ticari yazıda farklı dereceler vardır. Çok ucuz ya da çok iyi işler çıkabilir. Mesela ‘ayın kitapları’ ticari yazılardır; ama bir kısmı neredeyse mükemmel işlerdir. En büyük fark ise tavizlerdir. Ticari amaçla yazılan yazılarda mutlaka taviz verilir. Bazı kodları kabul etmeden ticari yazı yazamazsınız. Her zaman bir kod vardır; Hollywood’un da, televizyonun da, radyonun da kodları olduğu gibi.”


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam