VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Haziran 2015 Pazar | Anasayfa > Haberler > Komplolar değişmiyor
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Komplolar değişmiyor

Edebiyat tarihinin en önemli casus romanları yazarı ve eski casus John Le Carré, iki yıl önce 82 yaşında yazdığı ve yeni Türkçeye çevrilen son romanı “Nazik Bir Durum” ile yine okurlarının aklını başından almaya hazırlanıyor.

MİNE AKVERDİ DENKTAŞ



Usta işi bir romanı hemen fark edersiniz: Daha ilk cümlelerden yazar sizi avucunun içine alır ve kurguladığı dünyanın içine atıverir. Bu anlamda casus romanlarının usta kalemi John Le Carré‘a da direnmek neredeyse imkansızdır. Yazarlık kariyerinde 50 yılı, hayatta ise 80’ini çoktan devirmiş ünlü İngiliz yazar, casus romanlarında çıtayı öylesine yükseltmiştir ki, sadece heyecan yaratan iç içe geçmiş karmaşık casusluk hikayeleriyle değil, akıcı ve edebi dili, capcanlı karakterleri, gerçek dünyaya ayna tutan çarpıcı alt metinleriyle de soluğunuzu keser. Le Carré‘ın ustalığının sırrıysa hayat hikayesinde saklıdır.

CASUSTU YAZAR OLDU

1931’de David John Moore Cornwell adıyla Dorset, İngiltere’de dünyaya gelen John Le Carré, küçük yaşta anne ve babasının yarattığı hayal kırıklıkları ve güvensizliklerle yüzleşmiş biri. Henüz 5 yaşındayken annesi onları terk etti. Büyük bir dolandırıcı olan babasıyla kimi zaman lüks villalarda, kimi zamansa babası hapse düşünce yoksul dairelerde sürdürdüğü, inişli çıkışlı ve tutarsız hayat onu yıprattı. “Büyük kurumlardan birinin kanatları altına girmeye ihtiyaç duyuyordum, tıpkı gizli dünyalara adımını atan pek çok diğer insan gibi...” diyen Le Carré, 1952 yılında Oxford’da okurken İngiliz Gizli Servisi MI5 için istihbarat toplamaya başladı. 1958-64 yılları arasındaysa MI5 ve MI6’da kadrolu eleman olarak casusluk yaptı. Bu dönemde, yaşadıklarından ilhamla John Le Carré takma adıyla romanlar da yazmaya girişti.

1961’de ilk romanı “Call For the Dead”i yayınlayan Le Carré‘ın yazar olarak büyük çıkışı 1963 tarihli üçüncü romanı “Soğuktan Gelen Casus / The Spy Who Came in the Cold” ile oldu. Okuyucuya yalanlarla kurulu bir dünyanın gerçeklerle dolu hikâyesini anlatan “Soğuktan Gelen Casus”, Sovyetler Birliği ile sürmekte olan soğuk savaşın zirve yaptığı bir zamanda, İngiltere’nin ruhunu açıkça ortaya koymasıyla da dikkat çekiyordu. Ünlü yazar Graham Greene tarafından “gelmiş geçmiş en iyi casusluk romanı” ilan edilen ve Somerset Maugham Ödülü‘nü kazanan roman sonraki yıllarda da Publishers Weekly tarafından “Tüm zamanların en iyi casus romanı” seçildi, Time dergisi tarafından da “Tüm zamanların en iyi 100 romanı” listesinde gösterildi.

Bu başarının ardından kendini tamamen yazmaya veren Le Carré “Köstebek / Tinker Tailor Soldier Spy”, “Son Casus / A Perfect Spy”, “Panama Terzisi / The Tailor of Panama” gibi pek çoğu sinemaya da uyarlanan müthiş romanlara imzasını attı. Ian Flaming’in meşhur James Bond romanlarının abartılı olayları ve kahramanlarının aksine, Le Carré romanlarında ihanetler, çift taraflı çalışan casuslar, örgüt içindeki köstebekler derken İngiliz istihbarat örgütü (nam-ı diğer Sirk)’in iç çatışmalarını, hesaplaşmalarını, müthiş entrikaları, devletler arası değiş-tokuşları, üstte ve altta var olan ilişkileri, stratejileri gerçekçi bir dille anlattı; dünya politikaları üzerine derinlemesine analizlerini de eksik etmedi.

Bu olağanüstü dünyanın çevresinde yaşanan gerçek hayatları, duygularıyla var olan kanlı canlı gerçek insanları ve insan psikolojisini “efkarlı ve dünya yorgunu casus” tiplemeleriyle gözler önüne sermesiyse romanlarının en vurucu özelliği oldu. 50 yıldır yazan biri olarak dünyadaki pek çok değişime tanıklık eden Le Carré‘ın romanları da zaman içinde değişim gösterdi. Sovyetler Birliği ve soğuk savaş ortadan kalktıktan sonra yüzünü tamamen Batı‘ya dönen Le Carré ‘in son dönem romanlarında artık düşmanlar, kötü adamlar casuslar değil, büyük ilaç firmaları, dev bankalar, kötü kalpli çok uluslu şirketler ve onlar tarafından satın alınan zayıf iradeli politikacılar oldu. Ve işin tuhafı bu kötüler eskilerinden de daha kötü olarak karşımıza dikildi. İki yıl önce, 82 yaşındayken yayınladığı ve bu ay Kırmızı Kedi Yayınevi’nden Türkçe olarak çıkan 23. ve en son romanı “Nazik Bir Durum ” da Le Carré ‘in bu yeni nesil romanlarından.

“Nazik Bir Durum”, 2008’de Cebelitarık’ta gerçekleştirilen ‘çok gizli’ “Wildlife” operasyonuyla açılıyor: Silah satın almak üzere gelen cihat yanlısı azılı bir teröristi yakalama operasyonunda İngiliz Gizli Servisi, CIA, kiralık özel kuvvetler ve bakanlığın gözü-kulağı olarak Anderson yer almaktadır. Operasyonun ardındaki isimlerse İngiltere Dışişleri Bakanı ve Bakan’ın yakın arkadaşı olan bir silah üreticisidir. Ancak operasyona katılanlara görevin başarıyla tamamlandığı söylense de bir şeyler fena halde ters gitmiş, masum bir kadın ve çocuk öldürülmüştür. Aradan üç yıl geçtikten sonra, Anderson emekli bir diplomat olarak hayatını sakin bir şekilde sürerken bir askerin kendisiyle bağlantıya geçmesi sonucu bu korkunç gerçeği öğrenir. Hükümet yetkilileri olayı örtbas etmiştir. Öte yandan Bakan’ın Özel Kalem Müdürü olmasına rağmen bu operasyondan haberdar edilmeyen Toby Bell de şüphelenip araştırmaya girişmiştir.

Probyn ve Bell gerçeği açığa çıkarmak için biraraya gelir. Ancak bu durum ikisini de hiç beklemedikleri bir şekilde etkileyecektir. Le Carré, “en İngiliz ve en otobiyografik” romanı olarak tanımladığı “Nazik Bir Durum”da, iki baş karakterin farklı açılardan kendisini anlattığını söylüyor: Otuz yaşlarındaki hırslı, kariyerinde yükselmekte olan devlet yetkilisi Toby Bell ve emekli olsa da devlet işlerinden uzaklaşamayan, kendisi gibi İngiltere’nin kırsalında yaşayan Sir C. Probyn. Kahramanları, kanlı canlı karakterler olarak okuru anında yakalıyor. Ancak romanı çarpıcı yapan Le Carré‘ın siyasetin parayla kol kola gezdiği, politikacıların finansörlerle gizli işbirliklerine imza attığı günümüz dünyasına ışık tutması.

“Nazik Bir Durum”, devletlerin karanlık bürokratlarıyla, derin ve acımasız komplolarıyla mücadeleye girişen bireylerin hikayesini anlatıyor. Ve bunun kazanılması neredeyse imkansız bir savaş olduğunu bize hatırlatıyor.



Paylaş