VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
04 Şubat 2011 Cuma | Anasayfa > Haberler > Korkular konusunda iki yüzlüyüz, onlarla hesaplaşmıyoruz
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Korkular konusunda iki yüzlüyüz, onlarla hesaplaşmıyoruz

Hakan Bıçakçı, isimsiz bir fotoğrafçının gözünden anlattığı son romanı “Karanlık Oda”da gerçeklerle düşler arasına sıkışmış bir adamın hikayesini anlatıyor.

Canan Hatiboğlu

Karakterin fotoğrafçı olması bir tesadüf mü? Neden fotoğrafçı?

Kesinlikle tesadüf değil. Burada ben karakterin fotoğrafçı olmasını, kadraj duygusuyla bakmasını ve onun objektifinden görünmesini istediğim için tercih ettim. Bir de takıntılı bir karakter... Bir fotoğrafçının görsel ayrıntılara, normal bir insandan daha fazla dikkat etmesi duygusu, karakterin görsel takıntısını besliyor. Diğer taraftan da karakterin “Geçmiş kapanıp gitmiş bir dönem mi yoksa hâlâ sürüp giden bir süreklik mi?” takıntısı var. Fotoğraf da anları ölümsüzleştirmesiyle öne çıkan bir yapıyken bunu sorgulamaya yardımcı oluyor. Karakterin fotoğrafçı olması, varoluşunun en önemli noktalarından bir tanesi...

Fotoğraf, bir yanıyla gerçeklikten çok kopamayan bir sanat... Karakterin de içinde bulunduğu karabasan hâli de benzer bir şekilde ne gerçeklikten kopabiliyor ne tam rüyanın içine girebiliyor. İkisinin bir ilgisi var mı?

Biraz şizofrenik bir karakter ve bir yandan gerçeği arıyor. Fotoğrafın da gerçekten bir kopamama durumu var. O çelişkiyi de fotoğraf çok iyi vurguluyor. Rüya hâli çok hâkim... Zaten roman “uyuyakalmıştım” diye açılıyor. Ondan sonraki uyanıklık tartışılır bir durum esasında. Biraz rüyalarla gerçekler arasında, geçmişle bugün arasında gidip gelen bir yapısı var.

Gerilim oluşturmada neden rüyaları kullanıyorsunuz?

Ben sürreal olanı, fantastiği, belirsizliği; günlük nesneler, günlük hayatlar, insanlar çerçevesinde çizmeye çalışıyorum. İşin sürreal kulvarı da rüyalar oluyor aslında. Aslında biraz da teknik bir tercih rüyaları romana yerleştirmek... Gerçek hayata karıştırmadığım ama yer almasını istediğim, dışavurumcu ayrıntılar, metaforlar rüyalar yardımıyla ortaya çıkıyor.

Neden özellikle fantastik öğeleri tercih etmiyorsunuz?

Gerçek dışı olanla, gerçek dışı bir atmosfer yaratmayı ben daha az heyecan verici bulurum. Bire bir gündelik nesnelerden, ayrıntılardan yola çıkıp gerçek dışı bir dünya yaratma deneyimini seviyorum. O tekinsizlik ve belirsizlik duygusunu; bunlar gerçekten oluyor mu, olmuyor mu arada kalma durumunu en iyi gündelik ayrıntılar veriyor. Çünkü gerçekten, gerçek dışı bir varlığın boy göstermesi o tereddüdü yok edecek bir şey... Yani bir yerden aniden bir ejderha çıksa bu oluyor mu, olmuyor mu diye tereddüt etmeyiz.

O zaman sizi insanın kendi içindeki korkuları cezbediyor...

Evet, tamamen öyle bir durum var. Kendisiyle yüzleşmesi, yüzleşememesi hatta, onun gerilimi, kendi iç çelişkileri... Burada fotoğraf sanatçısı olmak isteyen bir karakter var ama aynı zamanda bir alışveriş merkezinde vesikalık fotoğraf çekiyor. Ama biz karakterin sadece yaşadığı hayatı takip etmiyoruz. Çünkü bence hayat sadece yaşadığımız şeylerden oluşmuyor. Hayal ettiğimiz bir hayat var, gerçekten yaşadığımız bir hayat var, olmasından çok korktuğumuz, kaçındığımız bir hayat var ve bu hayatlar zihnimizde bir paralel kurgu mantığında bir arada... Karakterin de şizofrenik yapısıyla birlikte bu hayatlar iç içe geçiyor ve hangisi onun hayatı, hangisi fantezi hayatı bilemez noktaya geliyor.

Alışveriş merkezi demişken, kitapta alışveriş merkezi aynı sesleri, benzer görüntüleri kullanan, yaratıcılık yoksunu bir mekân... Tek tip olmak bir yandan güven verirken, diğer taraftan herkesle aynı olmaya zorluyor. Karakteri besleyen şey bu kıstırılmışlık duygusu mu?

Alışveriş merkezi, yani etrafını saran o aşırı düzenli, aşırı plastik dünya yani mevsimlerin kartonlarla değiştiği, müziklerin kontrol altında olduğu dünya aslında bir tür karanlık oda... Hayatla hiçbir bağlantısı olamayan, eviyle işi arasındaki yolu metroyla gidip gelen, distopik bir kapsülü andıran bir hayatın içinde yaşıyor. Ve o kapsülden çıkma çabası var aslında. Vesikalık fotoğraf çekmeyi bırakıp doğru düzgün bir fotoğraf sanatçısı olma çabasıyla da örtüşen bir durum var. Biraz da onun fiziksel temsili aslında...

Ama bir taraftan da bu hayatın güven veren bir tarafı var. Kendi rutininin dışına çıkıp başka mahalleye gittiği zaman bütün dünyası yıkılıyor...

Kesinlikle, zaten o mahalleye gitmek bir anlamda da zihinsel bir süreç... Bütün o düzenli dünyanın dışına çıkma, yaratıcılığın sınırları... Oradaki bir son durak, bir sanat üreticisinin limitleri bir anlamda... O son durağa gelip ötesine geçmeye başladığında işin rengi değişmeye başlıyor. Bu onun sanatına iyi gelse de akıl sağlığına iyi gelmiyor.

Düğün imgesi karakter için neredeyse açı değiştiriyor. Daha önce düğünün içinde bir çalışanken sonrasında konuk hâline geliyor. Bu karakterin kendi içindeki evrimini de simgeleyen bir şey mi?

Bire bir öyle bir anlamı yok, ama bir dirsek teması var. Karakter bir şekilde kendi geçmişine konuk oluyor. Zaten her zaman tekrar eden bir süreç olarak bir düğünün fotoğrafçısı olmak romanda önemli bir mesele... Hayatımızda bir kere diye etiketlenen bir olayı her gün yeniden yaşayan birinin gözlerinden izlerken, o törenlerin ne kadar anlamsız olabileceğini, nereye kadar onlara yabancılaşabileceğimizi görmeye çalıştım ben orada...

Karakterle empati kurmak istemiyoruz

Türkiye’de psikolojik gerilim çok okunmuyor, daha çok da yazılmıyor. Değil mi?

Sanki karşılığı sinemada daha çok, benim gözlemim o yönde. Sinemada hem daha çok izleyicisi ve takipçisi var hem daha çok üretiliyor. Edebiyatta biraz kısır kalmış bir konu gerçekten. Bir taraftan gerilimi yüksek bir toplumuz. Diğer taraftan korkularla yüzleşmeme konusunda iki yüzlü bir tavır da var. Bir tek Allah’tan korktuğunu söyleyen ama korkuların içine gömülmüş bir toplum da var. O toplum yapısı da dışa dönük öyküleri, dışa dönük yolculukları okumayı daha çok seviyor. Birinin başından değil de başının içinden geçen olaylara, o içsel yolculuğa pek katlanmak istemiyor sanki. Hem kendi hesaplaşmamızda bunu yapmıyoruz hem de karakterle empati kurmak istemiyoruz.

Karakterde de bunu diyebilir miyiz o zaman: Kendiyle yüzleşiyor ama bir hesaplaşma yok.

Bir anlamda o da bizim toplumumuzun metropol hayatının bir parçası... O da bu toplumla benzer bir özelliği taşıyor aslında.

Paylaş