VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Ocak 2018 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Korkularımızın daimi canavarı: Frankenstein
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Korkularımızın daimi canavarı: Frankenstein

Hem sinemaya hem tiyatroya defalarca uyarlandı, üzerinde hep çok konuşuldu “Frankenstein”. “Okuyanı etrafına bile bakmaktan korkutacak, insanın kanını dondurup kalp atışlarını hızlandıracak bir öykü yazmalıyım” diyerek yazmaya koyulan ve ortaya “Frankenstein’ı çıkaran Mary W. Shelley’nin bu ölümsüz eserini 200’üncü yılı vesilesiyle bir kez daha ele aldık.

TEKİN BUDAKOĞLU





Mary W. Shelley, henüz genç bir kadınken Frankenstein’i yazmaya koyuldu. Standard Novels’daki önsöze bakılacak olursa, onun romanı yazmaya başladığı anlarda çağını aşacak, kült bir metne imza atacağını güçlü bir şekilde düşündüğünü söylemek güç.

Mary, 1816 yılının yazında kocası Percy Bysshe Shelley’le birlikte Lord Byron’un yanına, İsviçre’ye gider. Vakitleri çoğunlukla göl kıyısındaki yürüyüşlerle geçerken ardı arkası kesilmeyen sağanaklar başlayınca zamanlarının çoğunu evde geçirirler. Bu sırada ellerine, Almancadan Fransızcaya çevrilmiş birkaç hayalet öyküsü geçer. Bu öykülerin arasında, evlendiği kadını kucakladığını sandığı bir anda, kendisini, terk ettiği kadının soluk benizli hayaletinin kollarında bulan adamın öyküsü History of Inconstant Lover ile yeniyetmeliğe ulaşan neslinin tüm oğlanlarına ölüm öpücüğü bahşeden günahkâr bir adamın hikâyesi de vardır.
Görüldüğü üzere korkutucu öyküler bunlar. Buna karşın yalnızca korkuyu tetikleyen ve insanın bu zaafından beslenen öyküler olmak yerine, adamın karısının kaybına olan hüznü ve diğer öyküde küçük çocukların ölüm öpücüğünün hemen ardından “dalından koparılan çiçekler gibi” solup gitmeleri aracılığıyla bir trajediyi, ruhsal bir yıkımı da içeriyorlar.

Yağmurun iyiden iyiye arttığı karanlık ve kasvetli günlerin birinde Lord Byron’un “Hepimiz bir hayalet öyküsü yazalım,” teklifi duyulur. Kabul ederler. Lord Byron anlattığı öykünün bazı bölümlerini “Mazeppa” adlı şiirin sonuna ekler, Percy Shelley geçmişte yaşadığı bir olayı anlatır, Polidori’nin klişe öyküsü de istenen etkiyi yaratmaz. Oysa Mary, sıradan bir öyküyle yetinemeyeceğinin farkındadır: “Ben ise bize bu işe kalkışma şevkini aşılayan öykülere rakip olabilecek türden bir öykü düşünmekle meşguldüm. Tabiatımızın esrarengiz kaygılarını dile getirecek, içimizde dehşet uyandıracak bir öykü. Okuyanı etrafına bile bakmaktan korkutacak, insanın kanını dondurup kalp atışlarını hızlandıracak bir öykü. Bunları başaramadığım takdirde hayalet öyküm ismine layık olamayacaktı.”

Hayat verebilme ihtimali
Mary öyküsü hakkında acele etmez. O’nun bu yaratım sancılarıyla geçen günleri arasında, dikkatini çeken bazı diyaloglar da gelişir. Sözgelimi bir gece Lord Byron ve kocası Percy, hayatın özünde nelerin olduğu ve bunların aktarılıp aktarılamayacağı üzerine konuşurlar. Söz, Doktor Darwin’in elektrik aracılığıyla kasları canlandırma ve cam bir kavanozda sakladığı eriştenin bir süre sonra olağanüstü bir nedenden dolayı hareket etmeye başlaması gibi çeşitli deneylerine gelir; Galvanistlerin cesetlere hayat verebilme ihtimali uzun uzun konuşulur.

Mary o gece yatağına uzandığında yarı uykulu yarı uyanık bir vaziyette rüya görür.

“Kutsallıktan uzak bir sanatın soluk benizli bir talebesini, kendi elleriyle birleştirdiği şeyin yanı başında diz çökmüş dururken gördüm. Boylu boyunca uzanmış dehşet bir yaratığı ve güçlü bir makinenin çalıştırılmasıyla onun hayat emareleri gösterişini, kesik kesik, cansız hareketlerle kıpırdanışını izledim. Korkunç bir şey olmalıydı bu, tıpkı dünyanın Yaratıcısı’nın muazzam mekanizmasıyla alay etmeye kalkışmanın sonuçlarının da akıl almaz derecede ürkütücü olacağı gibi. Başarısı sanatçıyı korkutacaktı elbette; büyük bir dehşete kapılarak iğrenç eserinden uzaklaşacaktı. Kendi haline bırakıldığı takdirde, ateşlediği o cılız hayat kıvılcımının söneceğini, böylesi kusurlu bir şekilde can bulan şeyin, cansız bir maddeye dönüşeceğini ümit edecek, ancak hayatın beşiği gözüyle baktığı hilkat garibesinin fani bedeni, mezarlığın sükûneti içinde sonsuza kadar yitip gider düşüncesiyle uykuya dalabilecekti. Gerçekten de uyudu; ama sonra uyandırıldı. Gözlerini açtı ve baktı; korkunç yaratık başucunda perdelerini araladı, ona sapsan, buğulu ama kuruntu dolu gözleriyle baktı.”

Mary de aynı korkuyla gözlerini açar. Yüzyılları aşacak, pek çok tiyatro oyununa ve sinema filmine uyarlanacak romanı Frankenstein’ın fikri, zihnine düşmüştür.

Ve bir canavar doğar
Her ne kadar başlangıçta bir korku öyküsü olarak tasarlansa da, tıpkı yazarının esinlendiği öykülerdeki gibi trajedi unsuru güçlü bir roman, bir arketiple karşı karşıyayız. Öykü malumdur: Victor Frankenstein, ölümü ve sonrasını anlamaya, ölümsüzlüğü yakalamaya çalışan hırslı bir bilim adamıdır. Bu sayede şöhrete sahip olmayı düşünür. Cesetleri, üzerlerinde gezinen solucanları dikkatle izledikten sonra yapacaklarının planını aklında tasarlar ve eyleme geçer. Ceset parçalarını birleştirerek bir yaratık, “ucube” çıkartır ortaya. Oysa onu ilk gördüğü andan itibaren meydana getirdiği bu ucubeden çarçabuk kaçar.

“Ucube”, yaratıcısının bu nefreti karşısında derin bir hüzne kapılır. Aralarındaki bu ‘dünyaya getirme’ sorununun, bir ölümle eşitleneceğini düşünür. Frankenstein’in kardeşini öldürerek ondan intikam almak ister. Bir süre sonra da Doktor Frankenstein’den uzaklaşarak insanların arasına karışır. Gel gör ki onu gören insanlar, yaratıcısına benzer tepkiler vererek ondan kaçar ve hiçbir sevgi göstermez. Romanın geri kalan kısmı, Frankenstein ve yarattığı devasa ucubenin birbirlerinin peşine düşmeleri şeklinde geçer.

Romanı için, “... ve şimdi bir kez daha çirkin evladıma, önün açık olsun, diyorum” der Mary Shelley. Bir anne dürtüsüyle yaklaşır ona. Aynı yaklaşımı Doktor Frankenstein’de de görmek mümkün; bir anne güdüsüyle, dünyaya getirmenin kudretini yaşar. Hatta bu kudreti biraz daha aşarak, “yaratıcı” rolüne girişmeye çalıştığını söylemek bile mümkün. Diğer yanda ucube, varoluşçuların dünyaya atılma düşüncesine benzer bir mutsuzluk içindedir, dünyaya getirilmesi yüzünden Doktor Frankenstein’a karşı öfkelidir.
Doktorun yarattığı ‘ucube’ üzerinde oluşturduğu baba imgesi, canavarın dünyaya öylece bırakılması, aynı zamanda romanın da en güçlü damarını belirginleştirir: Öyle ki ucube, insanlar arasına karışmaya çalıştığı her seferinde reddedilmeyle karşılaşır. Burada, toplumun kendisinden olmayana duyduğu öfkeyi, dışlanma tepkisini gözler önüne serer Shelley. Böylelikle, ‘ucube’ bir korkudan çok, trajedinin merkezinde bulur kendini.


Canavarın bilinmeyen yönleri
Daha önce Jane Austen ve Adab-ı Muaşeret kitabıyla karşımıza çıkan Özgür Çiçek ve Irmak Ertuna Howison bu sefer de “Babam Sağolsun”la sinema ve edebiyatın bu ölümsüz kahramanın izini sürüyor. Daha önce araştırmacıların görmediği, atladığı noktalara dikkat kesiliyor Çiçek ve Howison. Kimi zaman derinlemesine tahlillerle kimi zaman da ironik ve eğlenceli bir üslupla Frankenstein’in bilmediğimiz yönlerine odaklanıyoruz.


Paylaş

Yeni sayı yeni heyecanBu ay kapağımıza Türk edebiyatının yaşayan en büyük yazarlarından Selim İleri'yi aldık. Selim İleri, edebiyatta 51 yılı geride bıraktı ve bu yıl karşımıza iki yeni romanla çıktı.

Devam