VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2014 Pazar | Anasayfa > Haberler > Kötü şair, sıkı futbolcu çok iyi yazardı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kötü şair, sıkı futbolcu çok iyi yazardı

Bereketli Topraklar Üzerinde, 72. Koğuş, Eskici ve Oğulları romanlarının unutulmaz yazarı Orhan Kemal'in 100'üncü yaşı oğlu Işık Öğütçü'nün hazırladığı fotoğraf albümü içeren bir kitapla kutlanıyor. İşte kitaptan önemli satır başları ve özel fotoğraflar





FUTBOLCULUK YILLARI
Orhan Kemal, 1928 ve 1936 yılları arasında futbol dünyasının içindedir. Adana’da Adana İdman Yurdu ve Seyhanspor’da top koşturmaktadır. Takımdaki yeri sağ açıktır. (Soldan İkinci)


Eşiyle...

BİR İŞÇİ KIZI SEVDİM

Malik Ağa Milli Mensucat’ta çalışırken dokumalarda çalışan işçi bir kızı sevmeye başlar. Hâlâ dışarıdaki sakıncalı adamın oğludur. Kızı istemeye babaannesini bir türlü razı edemez. Yakın dostu İzzet Usta’dan yardım ister. İzzet Usta işçi kızın babasını tanımaktadır. Usulünce onunla konuşur, kâtibin babasından, siyasi partisinden söz eder. Kayınpederin dedemin ismini duyunca yüzü güler. Şunu söyler: “Bir değil, beş kız feda olsun öyle bir adamın oğluna!” Babam bunu duyunca irkilir, “Aman ustam, kızını bana verecek, babama değil, bir yanlışlık olmasın!” Babam birkaç gün sonra evine gidip işçi kızı, Cemile kitabının kahramanı olan annem Nuriye’yi babasından ister. Kendi deyimiyle, “acıklı, fakat müthiş doğru şeyler yumurtlayarak” kayınpederi coşturur, adam ayağa kalkıp alnından öperek, “Aşk olsun bre! Verdi ben sana bu kızı! Getir bir çul, sar götür… İstemem hiçbir şey!” diyerek annemi verir.


HAPİSHANE YILLARI
Yirmi dört yaşında, 1 Mayıs 1938’de, Niğde’de askerlik görevine başlar. Garnizonda asker çantası içinde Nâzım Hikmet’in
şiirlerini, gazetelerden kesilmiş birtakım kupürleri taşıyarak bunları çeşitli yerlerde okurken, genelde içkili yerlerde tartıştığı kişiler sivil memurlar olurmuş. Bu mekânlarda yaptığı ateşli konuşmaların raporlarını babamı takip eden memurlar bir taraftan tutarlarmış.
Tutulan raporların sonucunda babam sakıncalı bulunarak tutuklanmış, askeri mahkemeye verilmiş. 11 Ekim 1938’de Kayseri Askeri Mahkemesi tarafından beş yıl hapse mahkûm edilir.
Babası gibi politik bir meseleden dolayı tutuklanmış olması gururunu okşar, kendisini devletin uğraştığı önemli bir adam gibi görmeye başlar. Hazır o sıralarda Nâzım Hikmet de tutuklanmıştır. Öyleyse onun kadar olmasa bile artık ona yakın bir siyasidir. Kayseri’de cezasını çekmeye başlar. 10 Nisan 1940 tarihinde cezasının geri kalan kısmını çekmek üzere Bursa’ya gönderilir. Bu arada kaldığı tüm cezaevlerinde defterler dolusu şiir yazmıştır.
Hayatın tesadüfü müdür, bir sanatçının yıldızının parladığı ânın gelmesi midir, kader dediğimiz alınyazısının yazıldığı gün müdür bilinmez, tarihler 5 Aralık 1940 Perşembe gününü gösterdiğinde Nâzım Hikmet Çankırı Cezaevi’nden, sağlık nedeniyle Bursa Cezaevi’ne nakledilmiştir. İlk karşılaşmalarında Nâzım
Hikmet elini uzatarak kendini, “Ben Nâzım Hikmet,” diye tanıtır.

Yalnız kalmayı sevmediği için babamla birlikte 52. koğuşta karşılıklı ranzalarda kalmaya başlarlar. Ortak arkadaşları Raşit’in şiir yazdığını söyler. Şiirlerini dinlemek isteyen Nâzım Hikmet, ilk şiirin sonunda “Yeter kardeşim, yeter,” der. Raşit ikinciyi okur, “Berbat,” der. Bir başka şiirini okur, “Rezalet,” tepkisini alır. Artık iyice ümidi kırılan babam son bir gayretle bir şiirini daha okur, Nâzım Hikmet, “Peki kardeşim, bütün bu laf ebeliklerine, hokkabazlıklara, affedin tabirimi, ne lüzum var? Samimiyetle duymadığınız şeyleri niçin yazıyorsunuz? Bakın aklı başında bir insansınız. Duyduklarınızı, hiçbir zaman duyamayacağınız tarzda yazıp komikleştirmekle kendi kendinize iftira ettiğinizin farkında değil misiniz?” Bu eleştiriler karşısında babamın morali bozulur, şiir yazmamaya karar verir.
Bir gün koğuşta masanın üzerinde Raşit’in bir roman başlangıcını görür. Okur. Ayağında takunyalar koşarak avluya çıkar.


Orhan Kemal, oğlu Işık ile birlikle...

Raşit’e soluk soluğa sorar, “Siz mi yazdınız bunu?” Babam çekinerek, “Evet,” der. Nâzım Hikmet büyük bir coşkuyla, “Birader, neden bahsetmediniz bundan. Siz nesir adamısınız! Hikâye yaz, roman yaz!” diyerek o gün bir romancının doğuşunun müjdesini verir. “Ne hikâyeden haberim vardı, hele ne de gözü yaşlı, sulu romandan. Bana Fransız, İtalyan, Rus hikâye ve romancılarının kitaplarını buldurdu. Okudum. Gerçekten de ben düzyazı adamıydım. Bu suretle realist yolu kendime seçtim. Hikâyeler yazıyordum artık. Hem de büyük bir coşkunlukla. Nâzım Hikmet bütün yazdıklarımı sabırla dinler, eleştirilerini yapardı. Kısa süre içinde çok büyük bir gelişme gösterdiğimi söyledi.”



Nâzım Hikmet’in beğenmediği şiirlerinden biri:

KIZIMA

Bir parçacık et gibi dünyaya gelen kızım,
Yaşamışsın, ölmüşsün ne kadar kayıtsızım.
Çünkü baban bilir ki ölmek de yaşamaktır,
Bu ilahi eserde kopup parçalanmaktır.
Ben sana bu sahnede acıklı bir rol verdim.
Ve “kızım al çöz..” diye bir kördüğüm gösterdim.
Nasıl çözerim diye yüzüme bakma yavrum,
Ben de her aktör gibi bu sırrı bilmiyorum.
Sen gelmesen babanın günahı daha azdı,
Şayet varsa o melek bir sayfa daha yazdı.
Çünkü baban bu türlü günahı çok severdi.
Yaradan seni bana zaten o yüzden verdi.
Onun için korkma kızım sen mutlaka yaşarsın,
Merak edip geldiğin bu yolları aşarsın.
Hem bil ki yaşayanlar günahı sevenlerdir,
Her gün biten yaprağı çevirebilenlerdir.
10 Mayıs 1940, Bursa
BİR CEVAP
Kim sakladı kalbinde ebediyen bu kuşu,
Kim tırmandı sonuna kadar bu dik yokuşu?
Ezellerden uzayıp ebetlere gidiyor,
Ey yolcu, senin gibi ben neler gördüm, diyor.
Bir gün sende kalbimin kapısını açarak,
Yıllardır sakladığın kuşunu alacaksın..
Amma o gün hayatın manasını anlayıp,
Kafanı taştan taşa vurup ağlayacaksın.


4 Haziran 1940, Bursa


Zaman zaman zararsız mahkûmlar hapisten jandarma eşliğinde çıkarılarak devletin inşaat, yol, temizlik gibi işlerinde çalıştırılır. Babam da, Nâzım Hikmet de bu şekilde dışarı çıkar, hem çalışır hem de hapishane ortamından uzaklaşmış olurlardı. Böyle günlerden bir gün babam küçük bir çocuğun elinde tavşan yavrusu tuttuğunu görmüş. Çocuk satmak istiyor, fakat diğer mahkûmlar sadece oynuyor, alıcı olmuyorlar. Babam elli kuruşa tavşanı satın alır. Hapishaneye getirir. Nâzım Hikmet’in yanına kadar sokulur. Hayvanı fark eden Nâzım Hikmet onu elinden kapar. Yavruyu koynuna sokar, öper, sorular sorarak koğuş koğuş dolaşmaya başlar. Sonunda hayvanı bir kutuya yerleştirip önüne süt, yonca, su koyar. Hayvan bunları yemeyince üzülür. Nâzım Hikmet’in bu coşkulu davranışı diğer mahkûmları güldürür. Bu arada adını “Mercan” koyar. Sonra tavşan yavrusunun erkek mi, dişi mi olduğunu merak eder. Bu işten anlayanları bulup getirtir, sonunda hayvanın erkek olduğu meydana çıkar. Bu seferde “Buna karı lazım,” diyerek başka bir mahkûma fikir sorar. O da, “İlahi üstadım. Elimde olsa karıyı kendime bulurdum ilkönce,” diye cevap verir. Gel zaman git zaman Mercan büyür, Piraye Hanım, Bursa’ya bir gelişinde tavşanı alıp götürür.***


YETER YAHU VIR VIR VIR

Babam, hapishane dışına çalışmaya çıktığı bir gün ne olmuşsa olmuş bir olaya kafası bozulmuş. Bu ruh haliyle çalıştığı mıntıkada ne kadar meyhane varsa hepsine girmiş, körkütük sarhoş oluncaya kadar içmiş. Bu içme faslı akşama kadar sürmüş. Artık ayakta duracak halde değil. Arkadaşları iş dönüşünde karga tulumba sırtta taşıyarak 52. koğuşa getirip yatağına yatırmışlar. Nâzım Hikmet bu durumu görünce aşlamış babama kızmaya. “Sen geleceğin çok büyük bir sanatçısı olacaksın, çok iyi yazıyorsun, çalışman gerekirken kendini içkiyle mahvediyorsun. Bu böyle devam edemez, bir gün tükenirsin, yok olur
gidersin,” diyerek çeşitli nasihatlerde bulunmuş. O sırada babam ayılır gibi olmuş, bakmış Nâzım Hikmet sürekli konuşuyor, akıl veriyor, ne yapması gerektiğini anlatıyor. Birden patlamış, “Yeter yahu vır vır vır. Bıktım senin papaz nasihatlerinden, ben buradan gidiyorum,” demiş. Yalpalaya yalpalaya yastığını, yorganını ve döşeğini sırtına vurmuş, tam koğuştan çıkacakken Nâzım Hikmet önünü kesip koğuş kapısının eşiğine yere uzanmış, “Burdan çıkarken önce beni çiğne, öyle git,” demiş. Sanıyorum babam o sırada tamamen ayılmış, çünkü ne yaptığının farkına varmış. Burayı kendisinden duyduğum şekliyle aktarmak isterim: “Koca Nâzım Hikmet’i orda öyle görünce onu çiğneyip gidemezdim. Geri döndüm, yastığı, yorganı, döşeği divanın üzerine bıraktım. Onun nasihatlerini tutmak, ona layık olmak için iki kat daha fazla çalışmaya başladım.”

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam