VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Eylül 2013 Pazar | Anasayfa > Haberler > Küçük hayat derslerim
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Küçük hayat derslerim

Bir hafta sonu elime aldım, birkaç sayfa sonra kitap beni kendi büyüsüyle kuşatmıştı, elimden bırakamıyordum, bırakılacak gibi değildi. Başka bir kitapta, içimde bu kadar çok duygunun bir araya geldiğine tanık olmamıştım.

İLKNUR ÖZDEMİR

"Onca Yoksulluk Varken"i Emile Ajar takma adıyla yazan Romain Gary, 1980 yılında intihar ederek yaşamına son verdiğinde Fransa’nın en önemli edebiyat ödüllerinden olan Goncourt’u iki kez kazanmıştı, ne var ki iki ödülü, iki farkla adla kazanmıştı. Bu romanı Goncourt’a değer bulan jüri, Ajar’ın aslında Romain Gary olduğunu bilmiyordu ve yazar ölene kadar da bu ikisinin aynı kişi olduğunu kimse öğrenemedi.

90’lı yılların başlarıydı. Yazarın kitaplarını okumamıştım, ancak kitabın adı beni kendine çekmişti. Yarım kalmış bir cümleydi ve ne çok imge barındırıyordu. Cümleyi herkes kendine göre tamamlayabilirdi. "Onca yoksulluk varken aşka yer yok" denebilirdi, örneğin. Ya da "Onca yoksulluk varken, özgürlük daha güzel" , "Onca yoksulluk varken acılar hissedilmez" de olabilirdi cümlenin gerisi. Daha onlarca şekilde tamamlanabilirdi. Kitabı elime alıp kapağına uzun uzun baktığımı, kapaktaki resimle kitabın adını bağdaştırmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Olmadı, pek bir bağ kuramadım. Sonra çoğunlukla yaptığım gibi, kitabı okumaya başlamadan önce yazar ve kitap hakkında biraz bilgi edindim, Emile Ajar’ı tanımaya çalıştım. İntiharı seçen yazarlardandı; Sylvia Plath, Virginia Woolf, Klaus Mann, Cesare Pavese, Primo Levi, Stefan Zweig gibi. Yaratıcılık, pek çok yazarı olduğu gibi sonunda onu da bu noktaya götürmüştü.

İnce sayılacak bir kitaptı, bir hafta sonu elime aldım, birkaç sayfa sonra kitap beni kendi büyüsüyle kuşatmıştı, elimden bırakamıyordum, bırakılacak gibi değildi. Başka bir kitapta, içimde bu kadar çok duygunun bir araya geldiğine tanık olmamıştım. Kâh gülüyor, kâh hüzünleniyordum. Cümlelerin altını çiziyordum, yazarın ustalığı her sayfada yeniden şaşırtıyordu beni. Ödülü boşuna vermemişlerdi. Son sayfaya geldiğimde kitabı kapattım, boğazımda bir yumruyla, buruk, garip bir duyguyla kalakaldım. Önümde bilmediğim dünyalar açmıştı, tanımadığım âlemlere gitmiştim. Kullanılan dil, betimlemeler, hayat hikâyeleri ve onca yoksulluk…

Vivet Kanetti’nin olağanüstü çevirisini ve yazarın kullandığı sokak dilini, argoları ustalıkla uyguladığını anmazsam haksızlık etmiş olurum.

"Onca Yoksulluk Varken", Arap asıllı Müslüman küçük Momo ile Hitler’in zulmünden kurtulmuş yaşlı bir Yahudi olan Madam Rosa’nın sıra dışı, grotesk, yürek burkan hikâyesi. Birbirine sevgiyle, dostlukla ve vefayla bağlı bu iki dostu, Paris’in, yoksulların yaşadığı bir arka mahallesinde bir araya getiren neden hiç de alışıldık değil. Madam Rosa, yetmişine yaklaşmış eski bir fahişe. Ellili yaşlardan sonra mesleğini bırakır ve bu yoksul mahalledeki kira evinde kendisi gibi fahişelik yapan, babaları çoğunlukla belli olmayan çocuklar doğuran kadınlara yardımcı olmak için bir bakımevi açar, para karşılığında bu çocukların bakımını üstlenir. Her milletten, her yaştan çocuk kalır o evde.

Bunlardan biri de Madam Rosa’nın Arap olduğunu söylediği on yaşındaki Momo’dur. Momo, Madam Rosa’nın gözdesidir, ama ne kadar ısrar etse de annesinin ve babasının kim olduğunu öğrenemez ondan. Hatta, “Madam Rosa’nın sadece ay sonunda gelen bir havale için bana baktığını önceleri bilmiyordum. Bunu öğrendiğim zaman artık altı ya da yedi yaşımı doldurmuştum, parayla bakıldığımı bilmek beni iyice sarstı. Madam Rosa’nın beni bedavaya sevdiğini, birbirimiz için bir anlam taşıdığımızı sanıyordum. Bütün bir gece ağladım; ilk büyük kederimdi bu,” der Momo. Yine de çok bağlanır ona. Ancak Madam Rosa hastadır ve ölümü yakındır.

Çocukla kadın arasındaki inanılmaz dostluk çok etkilemişti beni. Çocuk onun için neler yapmıyordu ki. Kiloları yüzünden yerinden zor kalktığı için besliyor, daha güzel görünsün diye yüzüne makyaj yapıyor, altı kat merdiveni indirip çıkartıyor; mutlu etmek için ona yalanlar söylüyor; tabii bütün bunlar naif ve dünyayı sadece yaşadığı mahallenin sınırlarının içinde, oradaki insanların bakış açısından tanıyan, fahişelerin, kadın satıcılarının, işsiz-güçsüzlerin, Afrikalı göçmenlerin arasında yaşayan, onların diliyle konuşan on yaşındaki bir çocuğun ağzından anlatılınca ortaya trajikomik bir şey çıkmıştı. Fahişelerin yaptığı işi ‘kendini savunmak’, ötenaziyi ‘kürtaj olmak’, eroini şeker hastalığından kurtulmak için kullanılan ‘bir ilaç’ diye bilen, yani nasıl duyuyorsa ona inanan bir çocuktu sonunda. Bulunduğu ortamı, çevresindekilerin yaşamlarını doğal kabul ediyor, büyüklerle arkadaşlık ediyordu.

Gerçekleri şöyle kabulleniyordu ve itiraz etmek aklından geçmiyordu: “Uzun zaman Arap olduğumu bilmedim, çünkü kimse beni aşağılamıyordu.” Ya da: “Önceleri annem olmadığını, hatta bir annem olması gerektiğini bile bilmiyordum.” Hayaller kurar, düşler görür, King Kong’u görebilir isteyince, Frankenstein’ı bile, bir tek annesini göremez, “çünkü bu konuda yeterince imgeye sahip değilim,” der tevekkülle. Madam Rosa ona aslında on değil de on dört yaşında olduğunu da söylemez, çünkü Momo’nun büyümesini, kendinden kopmasını istemez. Ta ki bir gün babası çıkıp gelene kadar. O zaman gerçek yaşını öğrenir Momo ve bir günde dört yaş birden büyüdüğüne inanır, ona uygun düşünmeye, davranmaya başlar. Bu kabulleniş sırasında kurduğu cümleler inanılmaz güzel.

Farkına varmaktan vazgeçtiğimiz küçük ayrıntıları, ya da üzerinde düşünmediğimiz pek çok şeyi Momo’nun kendi naif bakış açısıyla ortaya koyması, olaylara normal insandan daha farklı bir açıdan bakması, "Onca Yoksulluk Varken"in kendini bana sevdiren bir başka yanı. “Doktor Katz beyaz giysiler içinde içeri girip de saçımı okşayınca kendimi daha iyi hissediyordum, işte bu yüzden tıp diye bir şey vardır,” diyor bir yerinde. Momo tıbbı, insanların kendisini iyi hissetmesi için var olan bir şey sanıyor, ona bu duyguyu veriyor doktor. Bunu hangimiz düşünürüz ki. Madam Rosa kanserden korktuğu için, öleceğini bilmesine rağmen doktorun her gelişinden sonra Momo’nun kadını, “Merak etmeyin kanser değilsiniz, demek ki korkacak bir şey yok,” diye avutmasına ne demeli. Ne zaman Madam Rosa’dan uzaklaşıp başka bir yerde hoş vakit geçirse vicdan azabı duyar Momo, böylesine garip bir bağ vardır
aralarında.

“Mutluluk, özellikle yokluğuyla tanınan bir merettir,” der Momo. Doğru. Küçük bir filozoftur, “İnsanlar, serseri olacak yaşa varmamış bir çocuk gördükleri zaman kendilerini hep güven altında hissederler,” deyince hak veririz ona. Bıçkındır, batakhane denecek bir ortamda yaşamaktadır, oranın kurallarını benimsemiştir, ama çok saf, çok iyi yüreklidir.
"Onca Yoksulluk Varken", unutulmaz bir roman kahramanı olan küçük Momo’nun, kendisine sahip çıkan yaşlı Madam Rosa’yla olan dostluğunu anlatırken küçük hayat dersleri de vermişti bana.




Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163