VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Eylül 2015 Pazartesi | Anasayfa > Haberler > Kurgulanan dünyayı değil kurguladığımı yaşıyorum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kurgulanan dünyayı değil kurguladığımı yaşıyorum

“Ölü Zaman Hikâyesi” ve “Aşk Yüzleri” kitaplarının yazarı Tekin Budakoğlu yeni romanı “Ölümsüz Hüzünler Kitabı“nda bireyin varoluş sancısı ve dünyayla olan savaşını anlatıyor.

İPEK CEYLAN ÜNALAN



"Ölü Zaman Hikâyesi” romanı sonrasında “Aşk Yüzleri” adlı öykü kitabı şimdi ise yeniden bir romanla “Ölümsüz Hüzünler Kitabı“yla karşımızdasınız. “Ölümsüz Hüzünler Kitabı“ adından da anlaşılacağı üzere kalıcı hüzünlerle bezeli bir hikâyeyi mi anlatıyor okura?

“Ölümsüz Hüzünler Kitabı“nın dayanak noktası, bireyin varoluş sancısı ve dünyayla savaşı. Bu savaşın belki de farkında bile olmayan modern bireyin, dünyaya tutkuyla bağlanma çabasını açık ve sert bir tavırla eleştirmeyi hedefledim. Hepimiz, kendimiz olmaya çabalarken toplum, yasa, devlet gibi bize bizden üstün oldukları öğretilen kavramların kalıplaşmış kuralları altında, varlığımız ezile ezile yok ediliyoruz. Her gün bizi sisteme bağlayan okullara gitmek için can atıyor, hep daha çok çalışıyor, bize dayatılan yaşam formatına mutlulukla bağlanıyoruz. Bunun, insanı ne kadar gülünç duruma düşürdüğünü göstermeyi istedim. Kendi istediğimiz hayatı yaşadığımızı sanırken bizim varlığımızdan beslenen bir sistemi farkında olmadan büyütüyor ve tutup bir de bu acının üzerine kimi zaman ölümsüzlük hülyaları kuruyoruz. Oysa ölümsüz olan, bireyin varlığını umursamayan toplumun yine bizzat bireyi kullanarak yarattığı ve sonsuza kadar sürecek olan hüzün.

Böyle bir roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

Neredeyse bütün ömrüm boyunca kurallara bağlı yaşadım. Doğduğum andan itibaren bana suçun kötülüğü, yanlışlığı anlatıldığı için suç işlemekten çok korktum sözün gelişi. Derken suç işlemekten korka korka, yapmayı tasarladığım her eylemden önce bunun suç olup olmadığını düşünmeye başladım. Burada da kılavuzum, bütün insanlar gibi yasalar ve toplum oldu. Bir zaman sonra baktım ki kendi isteğime göre değil, toplumun isteğine göre yaşıyorum. O halde ben birey olarak ne kadar önemliyim ya da toplumun içinde birey diye bir kavrama yer var mı, bunu sorgulamaya başladım.

Yaşadığımız coğrafyada, toplumun kendi varlığını sürdürmek için bireye yaşam şansı vermediğini sanırım uzun uzun anlatmama gerek yok. Siyasetin günübirlik, yalnızca kendini önceleyen, ikiyüzlü yapısına tanık oldukça da yasalara olan inancım sarsıldı. Fakat ne yazık ki bu baskı merkezlerinin oluşturduğu hasarı tamir etmenin bir yolu yok. Romanda da geçen ‘genetik kodlandırma’ işte bunun karşılığı: yarın kendilerine yapılan ilk eleştiride eminim ki yasaların ve toplumun yanında yer alacağım. O halde, mademki beni yok eden yaşam dinamikleriyle gerçek hayatta baş edemiyorum, ben de bu romanı yazmaya karar verdim. Burada kurmaca, benim gerçek olandan intikam alma aracım. Benim için kurgulananı yaşamaktansa, kendi kurguladığımda yaşamayı tercih ediyorum.

Romanınızda yer yer okurla konuşuyor, sorular sorup cevaplıyorsunuz. Önceden yazdığınız makalelerden aforizmalar da alıyorsunuz. Bu yazın biçimini nasıl tarif edersiniz bize?

Bahsettiğim baskın ve değiştirilemez kurallar yalnızca toplumsal hayatın dinamikleri için değil, bizzat edebiyatın kendisi için de geçerli. Yazmaya başladığım ilkgençlik yıllarımda, yazdıklarım hakkında fikirlerini aldığım insanların hep belirli itirazları vardı: bir öyküde bu olmaz, romanın yapısına uygun değil, bu dil yapısı olağandışı…

Yani belirli sınırlandırmalar, yeniliğe açık ve biricik olması gereken sanatta da var. O nedenle yazdıklarımda inatla kuraldışı olmaya çalıştım. Dipnot makalede olurdu, romana koyup bol bol güldüm sözün gelişi; bölümler belirli sıralamaya tabi olmalıydı, yerlerini değiştirdim; Türkçede sözdizimi sabitti ama ben hep zorladım, değiştirdim, eğip bükmeye çabaladım. Kaldı ki “Ölümsüz Hüzünler Kitabı”, toplumun katı kurallarını yıkmaya çalışan içeriğe sahipken, tutup da yazı alanında çok önceleri belirlenmiş kurallara baş eğemezdim. Öyle olsa içerik ve yapı örtüşmez, her şeyden önemlisi kendimle çelişirdim.

Romanınızda kitapçıların artık tozlu raflarının gizemli havasından vazgeçip yeni mobilya kokan, oturup kahvenizi yudumlarken bir yandan da kitapları inceleyebildiğiniz dükkânlara dönüşmelerini eleştiriyorsunuz. Neden?

Bu aslında bir örnek: belirli bir yaşam felsefesi olan kitapçının, kendisine dayatılan yeni yaşam felsefesine hiç düşünmeden, bir çırpıda geçiverişi. Kimliği olanın kitsch’e dönüşmesi. Toplum her zaman, kendine benzetme, tektipleştirme furyasını, meşru gösterdiği bu ‘moda’ algısı sayesinde gerçekleştiriyor. Giydiğimiz kıyafetler, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler; her şeyi yönlendiren moda. Üstelik bu modanın dışında kalmaya çalıştığımız zaman da geride kalmak, yeniyi yakalayamamak eleştirilerine maruz kalıyoruz. Oysa ben, sürekli reklamları dönen filmleri izlemeyen, her köşe başında karşısına çıkan kitapları okumayan insanları seviyorum. Yani aslında eleştirdiğim kitapçıların dönüşümü değil, bir yaşam tarzının, toplum tarafından dayatılan yeni bir şeye sorgusuz sualsiz evrilmesi.

Romanda çokça toplumsal eleştiri yapıyor, çocukluğumuzdan başlayarak tektipleştirildiğimizi söylüyorsunuz. Sorgulayamayan, dışarıdan yönlendirmelerle yolunu bulmaya çalışan bireylerden oluşan toplumlar ne kadar gelişim gösterebilir? Tektipleştirilmeye bakışınız nedir?

Bu soruyu cevaplamadan önce toplum ve birey kelimeleri üzerine düşünmek gerek sanırım. Toplum, bana devletlerin sözlüğünden çıkan, yönlendirici, kuşatıcı ve her şeyden önemlisi siyasi bir kavram olarak görünüyor. Oysa birey, insanı, insanî olanı anlatıyor. Ben bir toplumda yönetici konumundaki bir siyasi olsaydım, tektipleştirmeye mümkün olduğunca özen gösterirdim.

Kaldı ki genel anlamda siyasetin de böyle bir çabası olduğuna inanıyorum. Romanda da geçtiği ifadeyle, siyasetin hayran olduğu vatandaş tipi ‘kurallandırılmış, sistemlendirilmiş, devletlendirilmiş‘ vatandaştır. Kavrama bu yönden baktığınızda, tektipleştirilmiş vatandaşlardan oluşan bir toplum, otorite merkezleri tarafından ideal ve gelişmiş bir toplum olarak görülebilir fakat insani olamaz. Çünkü özünde, toplum kavramı insani değildir.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam