VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
14 Nisan 2016 Perşembe | Anasayfa > Haberler > Kürk Mantolu Madonna’nın sırrı
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kürk Mantolu Madonna’nın sırrı

Büyük yazar Sabahattin Ali’nin ölümünün 68’inci yılı. Vahşi bir şekilde öldürülen yazarın 1943’te yani 73 yıl önce kaleme aldığı “Kürk Mantolu Madonna” ise altı yıldır çok satanlar listelerinde. 2010 yılında birden listelere giren ve o günden bu yana hiç inmeyen, 78 baskı yaparak 1 milyon 192 bin satan kitabın yıllar sonra gördüğü bu ilgi ise tam bir muamma.

MAHİR ÜNSAL ERİŞ

Gördüğü tarife gelmez ilgi nedeniyle yakın zamanda sosyal medya paylaşımlarında, “Bu kadar çok kahveyle fotoğrafı çekildiğine göre bu kitapta ağız kuruluğu yapan bir şeyler var herhalde,” diye espri konusu edilen “Kürk Mantolu Madonna”nın yazarı Sabahattin Ali’yi kaybedişimizin üzerinden altmış sekiz yıl geçti. Bir yazarın, ölümünden neredeyse yetmiş yıl sonra bile “çok satanlar” rafını işgal etmesiyle ilgili konuşmak gerekiyor kuşkusuz. Ancak öncesinde Sabahattin Ali’ye ve edebiyatçılığına biraz bakmak şart.

Sabahattin Ali, bir asker çocuğu olarak dünyaya gelir ve eğitimini öğretmen olmak üzere tamamlar. Genç Cumhuriyetin coşkun idealizminin toplumun köyden kente tüm katmanlarını harekete geçiren eğitim ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma seferberliği sırasında Yozgat’ta görev yaparken Almanya’ya gönderilmiş bir ilkokul öğretmenidir Ali. “Çok satan” romanı Kürk Mantolu Madonna’nın baş kişisi Raif Efendi’yle paralellik kurulacak olunursa, bir takım zorlu bürokratik aşamaları katederek Almanya’ya gitmiş ve döndüğünde de yine öğretmenliğe bir süre devam etmiştir. Ancak genç Cumhuriyet’in idealist kadroları mevcut iktidarın sürekliliğinin korunması refleksiyle kimi konularda abartılı bir duyarlılık içindedir ve Sabahattin Ali, Konya’da, bir dost meclisinde “Paşa Hazretleri”ni yeren şiirini okuyunca jurnallenir.

Bunu takiben tutuklanarak cezaevine gönderilir ve cezasının bir kısmını orada, bir kısmını da “Dışarıda deli dalgalar, gelir duvarları yalar” diye andığı Sinop cezaevinde çekerken imdadına yine genç Cumhuriyet’in bizzat kendisi yetişir ve bir yıllık hapisliğinin ardından “Cumhuriyet’in Onuncu Yılı Affı“ ile serbest bırakılır. Hapisten çıkınca yeniden Milli Eğitim’de çeşitli görevlerde çalışmaya ve öğretmenlik yapmaya döner. Ta ki “İçimizdeki Şeytan” romanını yazana kadar.

NİHAL ATSIZ’IN YAKTIĞI ATEŞ

“İçimizdeki Şeytan”, İkinci Dünya Savaşı öncesinin popüler ideolojisi faşizme gönül verenlerin dünyalarını sosyal ve psikolojik boyutlarıyla ele alan, incelikli bir roman. Faşizmin henüz şimdiki kadar “korkunç“ addedilmediği ve sadece bir ideolojik varoluş biçimi sayıldığı bu yıllarda Nihal Atsız, romanın hemen ardından konuyla ilgili üzerine alınır ve, kendi ifadesiyle, “Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum. “ diyerek Sabahattin Ali’nin açıkça kişiliğine hakaret eden bir broşür hazırlar. Bu broşür birbirini takip edecek birçok olayın da başlangıcı olur. Hakaret davaları, Sabahattin Ali’ye fiziki saldırı, Atsız’a verilen ama ertelenen hapis cezası, Ali’nin görevinden uzaklaştırılması, ırkçı-Turancı gençlerin Sabahattin Ali kitaplarının yakıldığı eylemler düzenlemesi...
Devletteki işi sona erince Sabahattin Ali, tabiri caizse gazetecilik yapmaya atılır. Türkçe mizahın efsanelerinden biri olan Marko Paşa ve onun kapatılmasıyla ortaya çıkan muhtelif paşalar da bunun hemen peşinden gelen döneme rastlar. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi kıymetli isimlerle birlikte hazırladığı Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa gibi kimi dergilerden de başına gelmedik kalmaz elbette. Davalar davaları kovalar ve 1948 senesinde bu davalardan birinin sonucu olarak Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde yatar. Üç aylık bu kısa mahkumluk Sabahattin Ali’nin hayatını olduğundan da güçleştirmeye yetecektir. Çıkınca iş bulamaz, çalışamaz, maddi imkansızlıklara teslim olur. Yurtdışına çıkmak, çalışıp durumunu düzeltmek ister ama kendisine pasaport verilmez. O da çareyi, sınırı yasal olmayan yollardan geçmeyi denemekte bulur. Ancak bu teşebbüsü, kendisini sınırdan geçirsin diye anlaştığı adam tarafından “milli hisleri tahrik ettiği” gerekçesiyle öldürülmesiyle sonuçlanır.
Sabahattin Ali oldukça verimli bir öykücüdür. Her ne kadar yazmaya şiirle başlasa, bugün sıklıkla romanlarıyla anılsa da toplumcu gerçekçi öykücülüğün en iyi örneklerinden bazılarını kaleme almış parlak bir yazardır. Günümüzde “Kürk Mantolu Madonna” kadar ilgi görmese de öykü kitapları “Değirmen”, “Kağnı“, “Ses” eşsiz eserlerdir. Sade ve konuşma diline yaklaşan anlatımı, güçlü gözlemleri ve insanı, içinde bulunduğu türlü halleriyle incelikli bir şekilde kaleme alarak meydana getirdiği vurucu öyküler, birer öykü dersi niteliğindedir. Bununla birlikte, Varlık Dergisi’nde yayımladığı, “Esirler” adlı bir de oyunu bulunur. Yazının hemen tüm mecralarında oldukça bereketli bir yazar olarak kendini gösteren ve ardında hacimli bir külliyat bırakan Sabahattin Ali’yi bugün, “Kürk Mantolu Madonna” (belki biraz da “İçimizdeki Şeytan”) ile anıyor oluşumuz onun romancı yanını öne çıkarsa da o, her zaman, kalemin oynadığı her zeminde ince zekası ve yeteneğini gösteren bir yazar olmayı başarmıştır.





70 YIL SONRA ÇOK SATAN

Peki, her zaman belli bir okuyucu kitlesine hitap eden ve çoğunlukla da o kitle içinde elden ele dolaşarak üzerindeki ilgiyi hiçbir zaman kaybetmeyen Sabahattin Ali’yi, yazılışından yetmiş küsur yıl sonra çok satanlar rafına taşıyan ve oraya mıhlayan “Kürk Mantolu Madonna”nın sırrı nedir? Bambaşka bir zamanın bambaşka insanlarının anlatıldığı bu hikayede bir ‘çok satan’ olarak ilgi odağı olmayı sağlayan ne gibi bir güncellik olabilir? Yayıncısının, toplamda satılan kopyanın bir milyon adedi geçtiğini söylediği bu kitabın esrarı nerede gizlidir? Bu soruya elbette cevap arayanlar oldu. Sabahattin Ali’nin eserlerini eleştirel basıma hazırlayan Sevengül Sönmez’in ve Erdinç Akkoyunlu’nun da konuyu ele alıp tartıştığı, internetten kolaylıkla ulaşılabilen yazıları mevcut. Burada, orijinal olmayan bu soruya yalnızca kendi fikrimi öne sürerek cevap aradığımı özellikle belirtmek isterim.
Kürk Mantolu Madonna’nın yalın ve içtenlikli dili kadar konusuyla da oldukça ilgi çekici bir roman. Platonik ve uzaktan uzağa başlayan bir aşkın, arzu nesnesinin elde edilemezliğiyle keskinleştiği ve imkansızlığıyla unutulmaz olmayı başardığı hikayesini ele alan bu eser tıpkı yazarın kendisi gibi okumak üzere Almanya’ya giden Raif Efendi’nin macerasını anlatır. Arzu edilen kişi ya da şeye ulaşamamanın hikayesi edebiyatın temel meselelerinden biridir şüphesiz. Bu bağlamda, kavuşamayan aşıkların hikayesinin Romeo ve Jülyet’ten Leyla ile Mecnun’a hem doğuda hem batıda ilgiyle karşılandığı, edebiyatın en büyük eserleri sayılan birçok yapıtta karşımıza çıktığı bilinen bir gerçek. Öte yandan, bir röportajında kızı Filiz Ali’nin de dediği gibi, “Kürk Mantolu Madonna’da, diğer Sabahattin Ali kitaplarına benzemeyen bir yan var”. Belki de bunca ilgi görmesini ve bu ilginin azalmadan sürüp devam etmesini, eserin işlediği temanın evrensel ölçekte ilgi gören bir meseleden seçilmiş olmasında değil burada aramalıyız. O halde, nedir Madonna’yı Sabahattin Ali’nin diğer eserlerinden ayıran?

SINIF ANALİZİ

Başta da dile getirdiğim gibi, Sabahattin Ali Türkçenin en başarılı toplumcu gerçekçilerinden biri. Elbette bunda kullandığı dil ve bu dile hakimiyeti kadar tüm toplumcu gerçekçi yazarlar gibi yazdığı temaları toplumun içinden, yoksulların arasından çekip çıkarması, karakterleri kendi sınıfsal kimlik ve diliyle hikayelemekteki yetkinliği oldukça baskın bir rol oynuyor. Diğer yandan, toplumcu gerçekçiliğin politik boyutunu göz ardı edemeyiz.
Sabahattin Ali, hem yazar hem de bir düşünce adamı olarak uğrunda çok ciddi bedeller ödemek zorunda kalacak kadar politik duruşunu eserlerine ve hayatına yansıtan bir edebiyatçı. “Kağnı“dan “Ses”e, şiirlerinden “Kuyucaklı Yusuf”a, “İçimizdeki Şeytan”a kadar tüm eserlerinde, sahip olduğu ideolojik bilinci doğrudan gözlemlemek mümkün. Başka bir ifadeyle, Sabahattin Ali’nin tüm eserleri oldukça politik eserler, dünya görüşünü doğrudan alabildiğimiz siyasi metinlerdir. Ancak “Kürk Mantolu Madonna” için, -henüz Raif Bey’in hikayesine geçmeden önceki girizgah bölümündeki ufak tefek göndermeleri saymazsak- politik tonu en düşük eseridir denebilir. Bu şekilde daha da geniş kitlelere ulaşma imkanını elde eden romanın elbette bu kadar çok sevilip, bunca çok insanın elinden eline geçmesinin sebebi sadece “daha az politik” olması değil.
Karakterleri ve aşkı ele alış biçimiyle de oldukça özgün bir eserdir “Kürk Mantolu Madonna”. Doğuyla batının buluşmasının, doğulu erkekle batılı nispeten özgür kadının karşılaşmasının da oldukça iyi işlendiği eserde, çizilen erkek tipi de günümüz popüler yazınında da oldukça tutulan bir tip. Şimdilerde popüler yazının yerlere göklere sığdıramadığı “tutunamayan-kaybeden”, gözü yaşlı, hüzünlü, sinik ve oryantal (ve dolaysıyla maço) görüntüsünün altında bir kadın duygusallığı yaşatan erkek tipi göz önüne getirildiğinde belki de Raif Efendi bu türün bilinen en erken örneklerinden biridir. Bu naif erkek tipinin, bu aşkı vuslata eremeyince kendi kabuğuna çekilmiş erkek modelinin şimdilerde “çok satanlar” raflarında sıklıkla rastlanan kitaplarda kolaylıkla bulunabildiğini düşünecek olursak, bundan yetmiş yıl kadar önce bambaşka niyet ve duygularla yazılmış “Kürk Mantolu Madonna”nın bunca zaman sonra neden böyle sevildiğini anlamaya biraz daha yaklaşırız diye düşünüyorum.





Bir Sabahattin Ali okuru olarak romanlarını en çok sevdiğimden başlayarak bir sıraya koyacak olsam “Kuyucaklı Yusuf” ve “İçimizdeki Şeytan”dan sonra “Kürk Mantolu Madonna”ya gelirdim muhtemelen. Romancılığı düşünüldüğünde Kuyucaklı‘nın, politik duruşu bakımından “İçimizdeki Şeytan”ın benim için yeri eşsizdir.
Ama yine de Sabahattin Ali benim için her şeyden önce çok iyi ve öyküleri çok ihmal edilen bir öykücüdür. Elbette Kürk “Mantolu Madonna”nın bir milyon kopya satmış olmasını, ortalama bir zevke hitap eden herhangi bir kitapmış gibi görülmesini yadırgamıyorum. Tam tersine, en az bir milyon kişinin eli Sabahattin Ali’nin eline değdi diye çok da seviniyorum. Ama bence, Sabahattin Ali’nin öbür elinde tuttuklarına da bakmak lazımdır.
Sosyal medyada kahve fincanının yanına koyarak çekilen fotoğrafı paylaşılacak diye bu büyük öykücünün öykülerinden, şiirlerinden ve diğer iki romanından da mahrum kalınmamalıdır.


GÖRÜŞLER

Metin Celal
Yayıncılar Birliği Başkanı


“Kürk Mantolu Madonna” modern klasiklerin önemli örneklerinden.
Sosyal medyada, okurların birbirine önermesi sayesinde tekrar ve bu kadar çok okunmaya başlamış. Okundukça da beğenilmiş ve okur sayısı artmış. Bunda sanırım konusunun ve anlatımının önemli etkisi var. Büyük usta Sabahattin Ali son derece sade ve özenli bir dille, içten bir anlatımla kırık bir aşk öyküsü anlatıyor. Kolay okunan ama büyük bir derinlikleri olan bir roman. Klasiklerin kalıcı ve her zaman okunan eserler olduğunun somut bir kanıtı.

Filiz Ali
Sabahattin Ali’nin kızı


Ben babamın “Kürk Mantolu Madonna” kitabının bu kadar popüler olmasını “Allahım yarabbim!” diyerek karşılıyorum. Babam hayatta olsaydı kitabın bu kadar ilgi görmesine eminim hayret ederdi. “kürk Mantolu Madonna” kült bir eser haline geldi diyebilirim. Yazılışından yüz yıl sonra bu kadar popüler olması beni çok mutlu etti. Eserin içindeki hikaye esasında saf bir aşk hikayesi. Bu aşk hikayesinin içindeki sevgi mesajı genç insanlara dokundu, kalplerine değdi. Çünkü oradaki bir çok insanın özlediği fakat ulaşamadığı bir duygu.

Selim İleri
Yazar


“Kürk Mantolu Madonna”nın çok satanlar listesinden yıllardır düşmüyor olması bende de merak uyandıran bir durum. Bunu Sabahattin Ali’nin yıllar geçse de çok etkili bir yazar olmasına bağlıyorum. Çünkü “Kürk Mantolu Madonna” edebiyatımızın en acı romanlarından biridir. İkinci sebebin ise okurların birbirlerini kışkırtarak bir modaya dönüştürmesi olduğunu düşünüyorum.

Prof. Dr. Handan İnci

Bir dersimde edebiyat ve hayat arasındaki bağları sorgularken söz alan bir kız öğrencim, “keşke romanlarda gördüklerimiz hayatta da olsa, keşke Raif Efendi gibi sevebilen bir erkeğin yaşadığını bilsem” deyiverdi. Kitaba tutkuyla bağlanan gençlerin ortak duygusu bu olabilir. İşin içinde Raif Efendi’nin sevme biçimine duyulan özlemin olduğunu düşünüyorum. “Kürk Mantolu Madonna” sevgisini, çağımızın maddiyatından bunalan gençlerin romantizme dönüş hareketi olarak görmek mümkün. Ya da “romantizmin” hüküm sürdüğü gençlik dönemine denk düşen bir roman olduğu söylenebilir.

Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam