VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Haziran 2013 Cumartesi | Anasayfa > Haberler > Kuşaklar arası değişmeyen tek şey, aşk…
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kuşaklar arası değişmeyen tek şey, aşk…

Yirmi bir dile çevrilen ve Booker’a aday gösterilen “Aşkın Coğrafyası”, iki ayrı zaman ve mekanda geçiyor: 19’uncu yüzyıl Mısır ve İngiltere’si ile 20’nci yüzyıl sonu ABD’sinde. Mısırlı bir kadın araştırmacının eski bir sandıkta bulduğu belgeler ve onları izleyerek çıktığı bir yolculuğun ve aşkın hikayesi bu.


Levent Tülek
leventtulek@gmail.com

İnsanın orta yaşını aşmasındaki en belirgin kırılmalardan biri de tarihe merak salması galiba. Gençlik geleceğe merak duyar. Yaş ilerledikçe “gelecek” flulaşır ve tarihe ilgi başlar. Bu hipermetropik (!) görüş daha çok okumalar için geçerlidir. Bu konuda kendimi denek olarak kullandım. Gençken tarih kitapları veya tarihle ilgili kurguya pek de yüz vermezdim. Ancak orta yaştan sonra gözlerim raflarda yakın tarihle birlikte antik tarihe kadar uzanan kitapları aramaya başladı. Kurgu kitaplarda bu ilgi daha da belirginleşmeye başladı. Yavaş yavaş yaşlandığımı reddedecek aforizmalar içinde buldum kendimi. “Gelecek bilimse geçmiş gerçektir.” Ya da: “Ben bilim kurguyum, tarih ise yaşamın kendisi”… Falan filan… Tarihe merakın ya da edebiyatta geçmişe ilginin artmasının yaşlanma ile örtüşmesinin kişisel bir algı olduğunu ve de bunun naçizane yazarınızın bir takıntısı olduğunu bir kenara koyarak devam edelim…
Daha önce birkaç kere Avrupa ve Amerikan tarihi fonunda geçen romanları yazmıştım. Şimdi ise elimde İngiliz ve Mısır (daha çok Mısır) tarihi manzarasında geçen ilginç bir roman var: “Aşkın Coğrafyası”. 1999 yılında Booker ödülüne aday olan ve yirmi bir dile çevrilen bu sürükleyici roman biraz geç de olsa Zeliha Babayiğit’in Türkçesi ile raflardaki yerini aldı. Aslen Mısır’lı olan ve tüm okur-yazar Mısırlıların neredeyse yavru vatanı olan İngiltere’de doktorasını yapmış olan Ahdaf Soueif romanını İngilizce yazmış. Daha çok politik yazıları ve çalışmaları ile tanınan yazar Londra ve Kahire’de yaşıyor. Ve bu iki coğrafyaya hakim olduğunu romanında daha da iyi anlıyoruz.
Roman iki ayrı zamanda iki ayrı ülkede geçiyor. 19. Yüzyıl başında Mısır ve İngiltere… 20.yüzyılın sonları, yani milenyuma birkaç yıl kala yine aynı iki ülke ve biraz da Amerika… İngiltere sömürgesi ve Osmanlı Hıdiv’liği altındaki Mısır’da -birçok kitap ve sinema ile aşina olduğumuz- oryantalist, masalsı bir çöl manzarası fonunda Lady Anna Winterbourne’nun izini sürüyor roman… Mısırlı bir araştırmacı kadının yüz yıl önce yaşamış olan Lady Anna’nın sandığını ve sandığın içindeki bölük pörçük güncelerini bulması, ardından da bu belgeler ışığında Lady Anna’nın torununun kızı Amerikalı Isabel’in günümüz Mısır’ına yolculuk yapması ile devam ediyor. Lady Anna’nın Mısırlı Şerif El Baroudi ile yaşadığı aşk sonrasında Isabel’in seyahatinde Şerifin yeğeninin torunu Ömer’le devam ederek kuşaklar arasındaki bir yüzyılda değişmeyen tek şeyin aşk olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Bir kadın yazarın dilinden, kendi coğrafyasının kadınları ile batılı kadınları buluşturarak erkeklerin kanlarla dolu yazdığı tarihi sorguluyor. Günceler ve belgelerin rehberliğinde iki ayrı yüzyılda bize Mısır’ı, o büyülü coğrafyayı gezdiriyor ve tarihiyle, gizemiyle, insanlarıyla tanıştırıyor bizi yazar.
Kitabın uzun uzadıya özetini çıkarmadan kısaca şunu söyleyebilirim; yaz geldi ve tatil mevsimi başladı. Bu kitap kurtları için farklı bir seyahatin de başlangıcıdır. Kışın alınmış ve bir kenara konmuş ikincil kitapların okuma mevsimidir genelde. Kışın iştahla aldığımız kitapların yanında raflarda gördüğümüz ve “bir ara okurum” diye sepete attığımız kitaplar mevsimidir… Burada bir dışlama ve ezikleme değil daha çok sürprizlere açık heyecan duygusu uyanır bende bu kitaplarla ilgili. Bilmediğim romanları, tanımadığım yazarları ve anlamadığım yeni tarzları tanıma mevsimidir. Aşkın Coğrafyası’nda da bu duygu uyandı bende. Ve bence bu kitapla ilgili en dikkat edilmesi gereken ayrıntı ise, yazın özellikle kadın okuyuculara hitap eden ve başlığında “Aşk” yazan kitapların plaj kumları ile halvet olan hafifliklerinin aksine bu kitap çarpıcı bir coğrafyada fantastik ve hazsal bir aşkı değil, emperyalist dünyanın maddi ve manevi olarak yüzyıllardır sömürdüğü bir kıtanın ağırlığında, kadınların başrolündeki bir macerayı anlatıyor. Soueif’in kendi coğrafyasına, Filistin’e, batı sömürgeciliğine, kadın haklarına ve daha bir çok insani meseleye halen aktif bir yazar olarak katkıda bulunduğunu düşünürsek, yazdığı kurgu romanlarda da bunun rüzgarı olacağı apaçık. Ancak bundan didaktik bir ağırlık anlaşılmasın, roman son derece akıcı ve masalsı bir dille yazılmış. Zaten masallar diyarı ve mitlerin kökeni olan Mısır’ın bir geleneği olarak görebiliriz bu akıcı anlatım tarzını. Kısaca yazın palmiyelerin altında, piramitlerin yanı başında ve egzotik kumların çekiciliğinde destansı bir öyküyle baş başa olmanın edebi hazzını yaşamak isterseniz bu roman tam sizin için.
Aşkın Coğrafyası sadece kendi topraklarının, emeğinin ve geleneklerinin yaşaması için savaşan, çaba gösteren insanların ve onların altın çöl kumlarının parlattığı bronz tenlerinin güzelliği ve cazibesi ile değil, binlerce yıldır çözülememiş gizemi ile nasıl yapıldığına hala şaşırılan tonlarca kayadan oluşmuş piramitlerin bilgeliğini ruhlarında taşıyan insanların aşklarının heybetini de kusursuz anlatıyor. Bu ruhlar batılıları nasıl cezp ediyorsa artık, kendi genç uygarlıkları ve kusursuz kuralları ve yaşamlarının tek eksiği olan saf aşkın peşinde durmadan savruluveriyorlar Doğu’ya doğru. Tıpkı yüz yıl önce konforlu dünyasından vazgeçip sıtmaların, böceklerin, savaşların ve yakıcı sıcağın hüküm sürdüğü Mısır’a giden Lady Anna Winterbourn gibi… Eee, aşk bu… Ne dili önemli, ne coğrafyası… Kutupta olsa donma pahasına, çölde olsa yanma pahasına peşinden koşulan, yaralanılan, parçalanılan, ölünen, çölde bir vaha görmüşçesine zahiri olduğunu anladığımızda bile serabından vazgeçmediğimiz tek tutku. Lady Anna’nın mektuplarındaki o muazzam duyguyu yeniden yaşamak için aynı yolları geçmek, aynı sıcağı hissetmek, aynı acıları yaşamak, en önemlisi de aşkın coğrafyasını keşfetmek… Gazeteci Isabel’in tam da yapmak istediği şey bu işte. Ama bu keşif atalarının izini buldururken kendini kaybettiriyor bu kumlu yolda. İşte kitabın kabaca özeti bu.
Aşkın Coğrafyası’nı okurken Arabistanlı Lawrence’den Hollywood’un ünlü film serisi “Kamçılı Adam”a kadar birçok öyküyü anımsayıverdim. Bertolucci’nin “Çölde Çay” filminden “İngiliz Hasta”ya kadar birçok, roman, öykü, film hep bir çöl egzotizmi sunarken batılı olmanın seçkinliğini de hissettirirler inceden inceye. Sanki Afrika’yı, Arabistan yarım adasını Asya’yı kısaca “3.Dünya”yı sömüren, yakıp yıkan, yağmalayan, köleleştiren ve medeniyetsizleştiren onlar değilmiş gibi. Evet, hep bir özeleştiri dalgasını vurur yüzümüze, samimi olmaya çalışır ama bir yere kadar. Batı edebiyatı Doğu’ya bakarken ne kadar mükemmel olursa olsun bu ızdırabı hep duyacaktır. Ama Doğu kendini ve Batıyı anlattığında her şey bambaşka olacak ve de oluyor da zaten…
Ne kadar talan etseniz, sömürseniz, hizmetkarınız yapsanız ve renginden, ırkından dolayı aşağılasanız bile onların en önemli cevahirine, aşklarına ulaşıvermeniz için bunların topundan fazlasını feda etmenizi ne de güzel anlatıyor Aşkın Coğrafyası… Everest’ten çıkan kitap bu yazın “ne okumalı?” sorusunun en net yanıtlarından birini veriyor. Kaçırılmaması gereken, şimdiden klasik olmuş tertemiz bu kitabı es geçmeyin!


Paylaş

Bir VatanKitap’ın perde arkasıBu ay üç özel röportajla çıkıyoruz okur karşısına. Bunlardan ilki Türk tiyatro tarihine sahneleye çıkan ilk kadın oyuncu Afife Jale'nin yaşamını romanlaştıran Osman Balcıgil'le bu büyük değer üzerine Ece Erol'un yaptığı şöyleşi oldu. Diğer bir özel röportajımızı Cemre Nur Meleke, Aslı Perker'le yeni romanı Flamingolar Pembedir üzerine gerçekleştirdi. Sinemaya da uyarlanan Kocan Kadar Konuş kitabıyla büyük çıkış yakalayan Şebnem Burcuoğlu ise özlenen sıcak mahalle özlemimizi, Cemal Süreya'ya gönderme yaparak Cemal ve Süreyya aşkı üzerinden giderdiği yeni romanı Süreya Kuaför Salonunu anlattı.

Devam