VATAN KİTAP - Vatan Gazetesi VATAN KİTAP - Gazetevatan.com
Gazetevatan Anasayfa
15 Kasım 2013 Cuma | Anasayfa > Haberler > Kuşkudayım, kıpırdayamıyorum
Normal Yazı Boyutu Orta Yazı Boyutu Büyük Yazı Boyutu

Kuşkudayım, kıpırdayamıyorum

Sarah Bakewell’in, Fransız deneme yazarı Montaigne’in kara mizahı andıran yaşantısını adım adım okuyarak “Nasıl Yaşanır?” sorusuna cevap aradığı ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazanan bu biyografi, yalnızca Montaigne’e değil, bir dönemin Fransa’sına ışık tutuyor.

Tekin Budakoğlu

Dikkat edin, bizi bir çırpıda içine çeken; ruhlarımızı kahramanlar, olaylar, mekânlar ve fikirler arasında oradan oraya savurup darmadağın halde bırakan ve satırları arasında kaybolmaktan mutlulukla memnun olduğumuz kitaplar, yazarının hayatında ya da bizzat kitabın ucunda kıyısında kendi yaşantımızla özdeşlik kurduklarımızdır. Bize benzeyen bir kahramanın peşine korkusuzca düşmek, daha önce geçtiğimiz hissi uyandıran sokaklar arasında kaybolmak, bir gün kalbimizin bir köşesinde var olduğuna körkütük inandığımız bir duygunun veya fikrin gerçekliğine inanmak her zaman -sıcak bir rastlantının huzuruyla- bize daha kolay gelir. Bir an oturup, bize benzeyen yazarlar arasında adamakıllı bir liste yaptığımızı düşünelim: Sıralamadaki yeri değişmekle birlikte, hepimizin küçük listesinde Montaigne muhakkak kendine bir yer bulacaktır.
Aradan uzun zaman geçmesine rağmen hâlâ okunmayı sürdüren kitaplar çoğunlukla türünün güçlü örnekleridir: “Ulysses”, “Ses ve Öfke”, “Muhteşem Gatsby” gibi içinde yeni kavramları, teknikleri barındıran; sanat gücü ve iddiası yüksek metinler. Oysa Montaigne’in denemelerinde hiç de böyle bir iddia yoktur; hatta “Denemeler”i ilk okuduğunuzda, ruh çözümlemelerine hayran olduğum Stefan Zweig gibi düş kırıklığına uğrayabilir ve denemeleri, “bir soylunun tasasız yaşamının anlatımı” olarak görebilirsiniz. Bir süre sonra Zweig’ın verdiği tepki önemli: “Denemeler” ile yıllar sonra ikinci kez karşılaştığında, ilk okuduğuyla o an elinde tuttuğu kitabın aynı olduğundan bile şüphe duyuyor Zweig; çünkü Montaigne, kendi yaşamını, duygularını ve fikirlerini sıradan bir üslupla anlatırken, aslında hepimizin hayatında karşılaşacağı ikilemleri, zor kararları, paradoksları anlatıyordur: Kendi hayatına benzeme hissi. Montaigne’in oluşturduğu bu hissi, asırlar sonra Flaubert de şu sözlerle anlatacaktır: “Onu çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; hayır, onu yaşamak için oku.”
Yaşamak için okumakÖ Sarah Bakewell de bu benzerlik hissini yaşamış olmalı ki Montaigne’in yüzyıllara sığmayan yaşantısını araştırırken işte bu noktadan ilham almış ve Montaigne’in biyografisinden yola çıkarak günümüz insanının nasıl yaşaması gerektiğine dair, onun verebileceği yirmi cevabın peşine düşmüş.

ÖLÜMÜN KIYISINDA
Yüksek ağaçların çevrelediği devasa bir şatoda yaşayan soylu Montaigne, dünyayı dilediği gibi yaşama özgürlüğüne sahip olanlara özgü tavırla önceleri ölümden korkuyor olmalı. Bu korku ister istemez yaşantısını sınırlandırıyor ve onu çoğu zaman, kabuğuna çekilmeye itiyor. Enteresan bir biçimde, yaşamayı ölümden öğreniyor Montaigne: Bir gün ata binerken düşüyor ve ciddi biçimde yaralanıyor. Ölümün kıyısında gezinirken, bunun öyle korkulacak bir şey olmadığına, aksine ruhun bir anlık süzülme hali olduğuna kanaat getiriyor. Böyle olunca da ölümün korkusunu içinden atıyor ve iyileştikten sonra, sonunda karşılaşacağı belirsizliğin çok da kötü olmayacağını deneyimlediği hayattan, daha çok zevk almaya başlıyor. Montaigne’in “ölümünden doğduğuna” inanan Sarah Bakewell da nasıl yaşanır sorusuna ilk cevabını bulmuş oluyor aslında: Ölümü dert etmeyin!
Sulh hâkimliği, şarap üreticiliği ve belediye başkanlığı da yapan Montaigne’in, neredeyse bütün ömrü iç savaş döneminde geçiyor: Bu yüzden psikolojisi bozuk, bıkkın bir jenerasyonun içinde bitmek bilmeyen ölümler, insafsız idamlar ve katliamlar arasında büyümüş. Yine de güleçliğini, sevecenliğini hiç kaybetmemeye çalışan, konuşmayı ve okumayı seven biri; Bakewell’e göre “Bordeaux’nun gelmiş geçmiş en tasasız, en neşeli, en babacan belediye başkanı.”
Elbette böylesine bir kıyım atmosferinde, üstelik iki dönem belediye başkanlığı sorumluluğunu üstlenen Montaigne’in zihnini ve kişiliğini sağlam tutmak için yapması gerekenler vardı; çabuk unutmak ve yavaş davranmak gibi. Montaigne olaylara vereceği reaksiyonlarda yavaş davrandı ve böylece daha etraflıca düşünme ve daha çok çözüm üretebilme şansı oldu; yaşanan kötülükleri unuttu, iyileri hatırlamaya, kararlarını bu doğrultuda vermeye çaba gösterdi. Tembelliği, geç anlamayı huy edindi: “Ona göre yavaşlık, bilgeliğin yanı sıra, aşırılıkların ve bağnazlıkların hâkim olduğu dönemin Fransa’sında, dengeleyici bir unsur olarak ölçülü ruha giden yolu da açıyordu. Montaigne şanslıydı, aşırılıklara da bağnazlıklara da doğuştan dirençliydi; başkalarının yatkın olduğu coşkulara kapılacak biri değildi.” Montaigne’in, nasıl yaşanır sorusuna vereceği bir cevap da bu olabilirdi: Kararlarınızı ağırdan alın, kötülükleri çabucak unutun, bayağı sözleri anlamazdan gelin ve mutlu olun.
Montaigne’in hayatının kırılma noktalarında hep, can dostu La Boétie görünüyor. Yirmili yaşlarının ortasında tanıştığı La Boétie’yi yüzyılda bir yaşanabilecek bir dostluğun mimarı olarak anlatıyor Montaigne, ona karşı sarsılmaz ve derin bir yakınlık duyuyor bu yüzden ve koşulsuz sevginin aforizması haline gelen cümlesini de onun için kullanıyor: “Onu niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim.”
Çok geçmeden La Boétie’nin veba salgını sırasında kıvrana kıvrana ölmesine tanık olur Montaigne, şüphesiz bu onun için anlatılamaz bir acı. Fakat ne olursa olsun, dayanamayacağı bu acıya rağmen, dostu son nefesini verene kadar yanı başından ayrılmıyor. Onun ölümünden sonra da hayatın, Montaigne adına gittikçe değerini kaybettiği söylenebilir: Aslında bir açıdan La Boétie’nin ölümüyle “Denemeler” doğuyor: Dostunun ölümünü anlata anlata, kendini denemeler yazarken buluyor Montaigne.

TUZ VERGİLERİ
Hayatının henüz ortalarında babasını, küçük kardeşini, doğumlarından sonra çok yaşamayan beş bebeğini kaybeden Montaigne, tuz vergileri yüzünden çıkan isyanlara, iç savaşlara, insanların yakılarak ya da kazıklara oturtularak öldürüldükleri cadı avlarına dahi zihinsel olarak dayanabilmeyi başarsa da; dostu La Boétie’nin ölümü, onun yaşamı tekrar sorgulamasına neden olur.
Aldığı iyi eğitim sayesinde klasik felsefenin öğretileriyle yetişen Montaigne, Stoacılık, Epikurosçuluk ve Pyrrhonculuk üzerine kafa yormaya başlıyor ve “Denemeler”in satırlarına da sinen katı kuşkuculuğun çekim alanına giriyor. Her şeyden kuşku duymaya başlayan Montaigne, bu yönü nedeniyle RenÈ Descartes ve Blaise Pascal’la, hiç çarpışmanın yaşanmadığı bir fikir savaşına girmiş gibidir: Montaigne’in hayattaki kuşkusu öyle bir dereceye varır ki sorulan sorulardan, soruların varlığından ve hatta kuşkulanıp kuşkulanmadığından bile kuşku duyar. Descartes ve Pascal, karşılarındaki belirsiz düşmanla savaşamayınca çıldıracak noktaya varırlar; buna karşın Montaigne halinden memnun gözüküyor. Öyle ki duvarına kazıttığı hayat felsefesi hem realist hem de mizahi bir anlam da taşıyor: “Kuşkudayım, kıpırdayamıyorum.”
O dönem sorulma şansı olsa, belki de başına gelebilecek bütün yıkımları, aksilikleri yaşadığını söyleyebilirdi Montaigne, oysa daha yaşayacak çok şeyi vardı. Katolik-Protestan çatışmalarının ortasında kaldı, sebebini bilmediği bir siyasi tutukluya dönüşüp hapishanede yattı, böbrek taşı yüzünden yataklara düştü. Böbrek taşına derman olur düşüncesiyle Almanya, İtalya ve İsviçre arasında tam 17 ay 8 gün süren yolculuğu sırasında, tıpkı hayatının kara mizahına uygun düşen haberi aldı ve kendisi olmadan, ikinci kez belediye başkanlığını kazandığını öğrendi. Hazzetmediği bu görevin yanında, istemeye istemeye bir de Kral IV. Henri’nin danışmanı olması, rahatlığına düşkün bu ufak tefek soylunun dünyada huzur bulamayacağını gösterir gibidir: Ne var ki, kara talih onun yakasını ölümünden sonra da bırakmayacak ve mezarı kimi zaman yanlışlıkla, kimi zaman kilisenin taşınması, yer değiştirme gibi sebeplerle oradan oraya taşınacaktır.
Burada Sarah Bakewell’in çalışması için ayrıca bir parantez açmakta fayda var: Yalnızca Montaigne’in yaşantısını önümüze sererek bize kendi hayatımız için ipuçları vermiyor. Montaigne’den yola çıkarak renkli bir fon halinde, bir devrin Fransa’sındaki çatışmaları, veba salgınlarını, cadı avlarını, savaşları, dönemin felsefesini ve daha pek çok şeyi ayrıntılarıyla okumamızı sağlıyor. Geride, şatosunun penceresinden göz kırpan ölümsüz Montaigne’in, nasıl yaşanır sorusuna vereceği en önemli cevabı bırakarak: “Eğer hayatımı yeniden yaşayacak olsaydım, tıpkı aynısını yaşardım.”




SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Paylaş

İtimatGaliba en iyisi bir çırpıda söylemek. Doktorların yaptığı gibi. Ekim’den beri kanser tedavisi görüyorum ve biraz daha yolum var.

Devam
15 Eylül 2017 Yıl : 13
Sayfa : 163